• 147 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Fakir Baykurt kuşkusuz edebiyatın mihenk taşlarından. Romancılığı cidden harika. Dili çok açık anlaşılır. Eşekli Kütüphaneci yazarın son kitabı kendisi hasta yatağında bile bu kitabın düzeltmeleriyle ilgilenmiştir. Son enerjisini bu kitapta harcıyor. Yazarın son kitabı ama Baykurt kalemiyle tanışmak için uygun bir kitap.. Okumak isteyen olursa hiç düşünmeden okuyabilir.
    Kitap farklı iki ırka sahip arkadaşın hikayesi Yunanlı Dimitritosve Ürgüplü Aziz Baba'nın arkadaşlığı.. Dimitritos'un büyükleri mübadelen önce Ürgüp'te yaşarmış. Mübadeleyle birlikte Yunanistan'a dönmek zorunda kalmıştır. Dimitritos büyüklerinin yaşadığı toprakları ziyaret etmek ister ve burada Aziz Bey 'le arkadaşlık kurar. Daha sonra Mustafa Güzelgöz ile tanışır ve onun hikayesini dinler. Mustafa Bey' in hikayesi tam anlamıyla azmin hikayesi. Mustafa Bey yaşadığı topluma faydalı olabilmek adına, insanları okumaya teşvik etmek için köylere eşeklerle, katırlarla kitaplar taşıyor. Çocukları ve kadınları okumaya teşvik etmek için pek çok çalışmalar yapmış. Harika bir sistem oturtarak onşarca köye yıllarca kitaplar taşımış kütüphaneler kurmuştur. Mustafa Bey çok naif bir insan kendisine yapılan tüm çirkin eleştirilere, iftiralara, tehtidlere rağmen yaptığı işten asla vazgeçmemiş yüzlerce insana örnek olmuş doğru yolu göstermiştir. Yaptığı tüm iyi işlerin sonucunda gördüğü muamele eminim benim gibi tüm okurların içini burkmuştur ama biz Mustafa Bey'i çok sevdik varsın siyasiler sevmesin değil mi.. Mustafa Bey 'in hikayesi gerçek bir yaşam hikayesi.. Bir yandan iyi ki derken hikayeyle ikgili diğer yandan iyiliğin sonucu bu mu olmalı demeden geçemiyor insan..
    Okumayı sevdirecek kitaplardan Eşrkli Kütüphaneci tavsiyemdir...
  • 200 syf.
    ·9/10
    Spoiler vardır
    Ölümle kolkola yaşamanın öyküsüdür bu kitap,hekimlik aşkından yazarlık aşkına doğru giden bir hayat...
    Dr paul,hayatının çoğunu yaşamı anlamlı kılmanın formülünü arayarak geçirmişti ve bu kitapta bu arayışın keşif gemisidir.
    Kusursuzluğa yaklaşabiliriz ama asla ulaşamayız
    Gerçek yaşam hikayesi,merAkla beklenen sayfalar,
    Beğenerek okudum,zaman çok kıymetli ama zaman vermeye değer bir kitap.
  • 152 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitap Birinci Dünya Savaşında casuslukla suçlanıp idam ettirilen Mata Hari'nin avukatı ile mektuplaşmasından yola çıkılarak kurgulanmış.Kapaktaki fotoğraf ona ait. Kaderini değiştirmeye çalışan özgür ruhlu bir kadının hikayesi olarak başladı kitap fakat sonlarına doğru biraz değişti.Sanki lüks yaşam ve boş hevesler için tüm bunları yapıyormuş gibi bir düşünce oluştu bende. Yani "Tüm bunlar bunun için miydi? "diye bir hayal kırıklığına uğramadım diyemem. Aklımda soru işaretleri oluşunca internetten biraz araştırdım ve yazarın kendi kurgusu yoğunlukta olduğundan yanlış aktarımlar olabileceği sonucuna vardım. Ama ne olursa olsun en gerçek olan şey Mata Hari'nin kanıtsız idamı!Bu bile tüm düşünceleri silmeye ve ona hak vermeye yeter.

    🎗
    Bu dönemde bile değişmeyen kadına karşı olan adaletin yetersizliği. Hangi kadın özgürlüğü için savaşsa, hangi kadın sürekli gidilen yolu değiştirmeye çalışsa engellere takılmadı ki ? Ne zaman Dünya'da kadın adalete güvenebildi ki ? Biz hep "böyle ülke mi olur?" diyoruz ama dünyada böyle. O yüzden herkes üzerine düşeni yapmalı ve önce kadınlar, birbirlerini ayıplamayı, dedikodu yapmayı, damga vurmayı ve peşin hüküm vermeyi bırakmalı.

    🎗

    Yazarın diğer kitapları gibi bu kitabı da çok akıcıydı çok rahat okuyup bitirebileceğiniz bir kitap. Herkese tavsiye ederim.. En sonunda muhakkak düşüneceğiniz bir soru " Mata Hari gerçekten bir Casus muydu ? " benim hala net bir cevabım yok, aranızda daha önce okuyanlar varsa düşüncelerini merak ediyorum Keyifli Okumalar herkese...

    #paulocoelho #casus #matahari
  • 302 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle çocuk kitabı. Büyükler filan okusun tamam da yine de çocuk kitabı, ama çok güzel bir çocuk kitabı. Okurken yer yer çok sıkıldım, yine de değindiği muazzam noktaların ve değinme şeklinin hatırına yok sayabilirim o sıkıcı kısımları. Neydi mesela sıkıcı gelen? Momo, Hora Usta'nın evine gidiyor, burada zaman çiçeğini görüyor filan. Bir sayfada geçilecek bir şey ama zamanın ne kadar değerli ve önemli bir şey olduğunu anlatmak için anlamsız, gereksiz tasvirler okumaya başlıyoruz. Şöyle güzel çiçek, böyle güzel çiçek vs. vs. Ya tamam değerli işte anladık! Hikaye ve karakterler benim çok umrumda değiller, benim için Momo hayranlık duyulacak biri filan değil zira fazlasıyla gerçeküstü ama kitapta hayranlık duyulacak müthiş yerler var tabii.

    Her şey bir yana distopya kabul edilebilecek ögelere sahip kitap. Hani bir 1984 kadar yoğun olmasa da yer yer muazzam bir modern zaman/düzen eleştirisi var kitapta. Zaten bana tavsiye eden de bu yüzden tavsiye etmişti. Duman Adamlar! Kim onlar? Aslında her şey. Instagram mesela, Twitter mesela... Sosyalleşmek adı altında aslında senin arkadaşlarına ayıracağın zamanını, senin gerçek yaşamını çalıp da seni bir sanallığa mahkum eden her şey bir duman adam.

    İstanbul'da insanlar metro beklerken bile aceleyle bekliyorlar. O nasıl oluyor demeyin, bakın anlarsınız. Hiçbir şey yapmıyorlar, sadece bekliyorlar ama o sırada bile telaşlılar; sakin olamıyorlar bir türlü. İşte duman adamlar da bize bunu yapıyor. Bana yapıyorlar yani de sizi bilemem; ben mesela, cumartesi akşamı evde olduğumda bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi geliyor, kendimi dışarı atmak istiyorum. Yok öyle barda hatunla tanışmak için falan değil, yani olsa güzel olur da ben asosyal biriyimdir, bara gider sote bir yere geçer müzik dinler, içerim, bazen kitap okurum falan. Cidden lan ben barda da okuyorum. Ama yine merak etmeyin, kızlar etkilensin diye okumuyorum. Yani yine etkilenseler güzel olur da daha bir kez bile bir kız ''aaaa kiap okuyan erkek, çok tatlı yerim'' demedi, Keşke deseydi, ama demedi, Neyse Momo diyorduk...
    Kitabın modern zaman insanına, yaşayışına yaptığı eleştiriler muazzam; bunu seneler önceden bu kadar net görebilen yazarın ileri görüşlülüğü muazzam, gönül istiyor ki biraz daha bilimsel temalı bir 'zaman' romanı olsaydı lakin Hawking bile zamanı anlatabilmek için kitap yazdığında pek anlaşılır olamazken, sürükleyici bir kurgunun içerisinde modern zamanların eleştirisini yapıp da bir de bunu sağlam bir bilimsel zemine oturtmanın yapılabilirliği olsa ben yapar ve alınmadık ödül de bırakmazdım, çok net.

    Ben demiştim ki bir süre önce yazdığım bir yazıda; ''yalnızlık, seçilebilir olduğu sürece sevilen, mecbur kalındığı sürece ise nefret edilen bir durumdur.'' Hani 'yalnızlık da yalnızlık, huzur da huzur'' diyorsunuz ya arada, alın size yalnız bir Momo... Geberiyor yalnızlıktan, hiç de mutlu olmuyor, aksine birilerine ihtiyaç duyuyor ve Duman Adamlara pazarlık moduna giriyor. Git filme, Cast Away... Tom Hanks adada yalnızken, bir topa kaş göz çizip onunla konuşuyor. Kolay mı lan öyle yalnızlık. Kimin sözü bilmiyorum da yalnızlığı beceremediğimiz için acı çekmeye mahkumuz gibi bir şey demiş bir abi. Dünyada tek kalan ve gitar benim yaşam biçimim diyen bir gitarist, dünyada tek kalırsa bir gitar değil de bir insan dilerdi mesela, çok net. O yüzden bu yalnızlık romantikliğine de bir son versin artık insanoğlu. İnanın bu devirde bile yalnızlıktan kolay şey yok aslında.

    Momo da yalnız olmuyor, olamıyor. Olamadığı için kahramanlığa soyunuyor. Bu uzun paragrafı sadece size sitem olsun diye yazmadım, kitapla çok alakalı aslında bu yazdıklarım. Kitap diyor ki: Modern dünya düzeni sizi sürekli bir karmaşanın, kalabalığın içerisine çekiyor olsa da aslında gün be gün yalnızlaştırıyor sizi. Sizin yalnızlık ve huzur demenize hiç gerek yok o yüzden, bu sistem içinde zaten yalnızsınız çünkü. Kalabalık içindeki yalnızlık klişesi buraya cuk diye oturuyor mesela.

    Bu arada, kitapta Duman Adamla berberin arasında geçen diyalog kitabın özü bir bakıma, rakamları es geçerek orayı dikkatlice bir okuyun derim.

    Genel bir iki şeyle bitireyim; vermek istediği mesajı çok net şekilde veren, bu kadar net bir mesaj kaygısına rağmen -gereksiz tasvirleri saymazsam- sürükleyici hikayesi sayesinde sizi içine çekerek kendini rahat rahat okutan bir kitap. Muhtemelen bundan 3-4 sene önce okusam hayatımın en iyi kitaplarından biri filan derdim ama bana farkında olmadığım pek de bir şey vermedi kitap. Yine de iyi kitap, sevdim.
  • 520 syf.
    ·10 günde·10/10
    Ah Martin! Kitap boyunca salaklıkların yüzünden böyle yapma Martin dedirttin.

    Merhaba Kitapsever dostlarım. Bugün beni aşırı etkileyen Martin Eden kitabından biraz bahsedeceğim.

    Sanırım başlarda bu bir aşk hikayesi deyip yanılan çok olmuş. Bende onlardanım. Şimdi ise tam tersi bir aşk hikayesi değil daha farklı bir yaşam hikayesi diyebilirim. Kitapta sürekli Martin şunu yapma Martin bunu yapma dedim. Sanırım kitabı fazlasıyla yaşadım. Kitabı biraz uzun süre zarfında okudum ama çok güzeldi. Sadece nedense başları sarmadı. Ruth'a hepimiz kırgınızdır. Ben baya sinirlendim. Parası olmadığı için bıraktığı Martin'i, parası olunca yanına koşması sinirimi bozdu. Kitap boyunca Martin akıllanmadı ama sonunda tam akıllandı diyecektim ki sonu beni öldürdü. London böyle bir son vererek beni biraz kırdı. Sanki biraz Mutlu yaşasaydı ne olurdu dedim. Hayatın gerçek yüzünü görerek böyle bir son vermesi çokta iyi değildi. Yine de severek okudum ve severek bitirdim. Tekrar okumayı isterim ama hem Martin'e hem Ruth'a hem de London'a çok kırgınım. Özür dilerim London ama sonu beni çok üzdü.

    Evet kitapsever dostilerim bir sonraki incelememde görüşmek üzere.
  • 173 syf.
    ·Puan vermedi
    Nazi zulmünden kaçarken umutlarını ve gelecek hayallerini bir çantaya koyarak bindikleri gemide, son yolculukları olacağını bilmeden aylarca yaşam mücadelesi veren 769 kişinin hikayesi Struma. Karanlıkta bir ninni. Unutulmaya yüz tutmuş tarihte bir leke...
    12 eylül; Yapılan işkencelerin ayyuka çıktığı, geri dönülmez izler bıraktığı, insanlık adına utandıran bir zaman diliminden yükselen çığlıklar...
    .
    Bir yanda Struma’yı ele alırken bir yanda 12 eylül işkencelerini yaşayan Aka’nın hikayesini ele almış yazar. İkisinde de siyasi çıkarlar ile insanlığın hiçe sayıldığı, keşke gerçek olmasa dediğim fakat tüyleri diken diken eden gerçeklerle yüzleştiren sarsıcı bir eser. .
    .
    "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”
    .
    “Yakın ama uzak, dost ama düşman, gerçek ama Hayalet bir gemiden gelen kahkahalar, çığlıklar, şarkılar, ninniler, haykırışlar... O kadar yakındılar ama uzak olmalılar. Düzeni bozmamalılar."
    .
    Keyifli okumalar.
  • 360 syf.
    ·2 günde·9/10
    Zecharia Sitchin. 10 kitaplık dünya tarihi serisiyle herkesi şaşırtmıştı, araştırma ve incelemeleriyle de şaşırtmaya devam ediyor bizleri. Toplam 13 bölümden ayrılan bu yazılar da 12. Gezegen kitabı kadar etkileyeci. Hatta o kitaptan o kadar bahsediliyor ki, iyi ki önce o kitabı okumuşum diye de düşündüm. Şöyle bir bölümlere ve neler içerdiğine de hafiften bakalım istiyorum. Ayrıca şunu da belirteyim ki okurken aşırı derecede yorulacaksınız, kolay bir okuma olmayacak hepimiz için de.
    1.Bölüm: Göklerdeki Ordu, Sümerler üzerine de sık sık dokunan kitabın ilk bölümde özellikle tabletlerinde keşfettikleri Uranüs ve bunu nasıl tanımlayıp anlattıklarına değiniyor. Dünyanın bir bilinmeyenin keşfi yerine bilinen yeniden keşfini nasıl yaotığını açıklıyor MÖ. 4000 ve MS. 1980li yılları karşılaştırarak aradaki 6000 yılın ne kadar manidar olduğunu anlatıyor.
    2.Bölüm: Dış Uzaydan Geldi, bölümünde az evvel bahsettiğimiz 12. Gezegen olaya dahil oluyor. Modern gökbilimi ve keşiflerin aslında binlerce yıllık hikayeyi nasıl desteklediğini anlatıyor. Yörüngemizin tamamlanmasının 3600 yıl sürdüğünden; Güneş, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüton ve Dünya ile Ay üzerinden bunların hepsini son şekline sokan Nibiru/Marduk gezegeninden oluşan güneş sistemini açıklıyor. Bunun dışında Neptün’ün keşfiyle devre dışı kalan Bode Kanunu’da değiniyoruz.
    3.Bölüm: Başlangıçta, bizleri 17. yüzyıla götürüyor Tekvin kitabının açılış dizelerinden hesaplayarak dünyanın yaratıldığı kesin günün MÖ. 4004 olarak hesaplandığını ve Kitabı Mukaddes’in bile halen bu hesabı yapan Ussher’in kronolojisini taşıdığını; yaratılış metinlerini bir araya getirip 1876’da yayımlayan George Smith’in çalışmalarını, Babil lehçesinde yazılan Akadça Yaratılış Hikayesi mevcudiyetinin saptanmasını ve 1902-1914 arası yapılan kazılarla yaratılış destanının Asurca yazılmış tabletlerinin bulunuşunu anlatıyor. Bu da aslında Sümerlerin yaklaşık 6000 yıl önce bildiği şeyleri modern bilimin 200 yıl kadar geçmişe dönük biçimde açığa çıkarmasını ortaya koyuyor.
    4.Bölüm: Yaratılışın Habercileri, oldukça önemli bir bölümdür. 1720lere, Edmud Halley’e götürür bizleri. Yani Halley Kuyruklu Yıldızının peşine. Periyodik olarak saptanması, 1531 ve 1607’de de gözlemlenmesine, 75-76 yılda bir kez gözlemlenmesine, ayrıca her çıktığında bir felaket yaşanmasına ve bunu milattan önceki tarihlere kadar götürülmesine de hayran kaldım.
    5.Bölüm: Gaia - Oyulmuş Gezegen, dünyamıza ve oluşumuna değinen bir bölüm. Tektonik plakalar, sular ve karalar üçgeninde gelip gittiğimiz bu metinde oldukça ilgi çekici.
    6.Bölüm: Yaratılışın Tanığı, Apollo astronotları tarafından Ay yüzeyinden getirilen taşlardan birinin 4.1 milyar yaşında olduğunun ortaya çıkması ve buna Yaratılış Taşı adı verilmesiyle başlayan, Ay’ın durumunun incelenmesine ön ayak olan, nasıl oluştuğunu inceleyen hatta bir düşünceyle ve etkili bir düşünceyle de dünyanın dönüş hızına bağlı olarak bir çarpma sonucu yahut hızlı dönüş neticesinde dünyadan kopan bir parçanın mı buna neden olduğunu inceliyoruz.
    7.Bölüm: Yaşam Tohumu, insanoğlunun bilgiyi arama çalışmaları, karşısına çıkan en büyük gizem olan “YAŞAM” üzerine üretilen teoriler, dünyanın evrimi ve buna dair yapılan çalışmaların herkesin malumu olduğunu ancak hiçbirinin de dünyadaki yaşamın nasıl başladığı, sorusuna cevap veremediğini anlatır. Yalnız mıyız, sorusunun da ötesinde daha temel bir soru vardır aslında. Güneş sisteminde yahut galakside de gerçekten tek miyiz? Açıkçası tek olduğumuza inanmıyorum. Bana öyle geliyor ki yakında Marsta falan hayat da bulurlar. Biz hala 2. el araç kavgası yaparken hem de!!! Bunun dışında Tekvin’de yaratılış konusuna da değiniyor.
    8.Bölüm: Ademoğlu - Yaratılan Köle, bölümünde daha çok modern mikrobiyolojinin geldiği noktalar; üreme, gen aktarımı, dna ve rna üzerinden ilerleyen bir bölüm görmekteyiz.
    9.Bölüm: Havva Denilen Ana, oldukça ilginç bir bölümdür. İlk kadın Havva, cennetteki hikayeleri, kadınların nasıl ortaya çıktığı, yapılan incelemelerde kadınların tarihi geçmişlerinin nereye kadar götürüldüğü konu ediliyor aslında bu da oldukça ilgi çekici bir konudur.
    10.Bölüm: Bilgelik Göklerden İndirildiğinde, adından da anlaşılacağı üzere, insanoğlıu ilk bilgileri nereden edindi, sorusuna cevap arıyoruz. Misal beraber yaşama, hayvan evcilleştirme, konuşmayı nasıl öğrendiğimiz ve yazıya nasıl geçtiğimiz gibi muammaları konuşuyoruz ki çok ilgimi çekti bu. Şu an nasıl konuşup yazacağını bilmeyen, dilimizi katleden bir yığın insan olduğunu gözlemliyoruz.
    11.Bölüm: Marsta Bir Uzay Üssü, Benim de inandığım bu görüşe göre Mars'ın yaşanabilir olduğuna karar verildiği, geçmişte de yaşanabilir bir gezegen olduğu, üzerindeki şekiller ve yapılan incelemelerle çekilen yüzey resimlerinin de bunu desteklediği anlatılıyor. Ayrıca yapay bir Mars ortamı oluşturulduğu, bu ortamda hayvanların birkaç saat yaşarken bitkilerin uyum sağladığının görülmesi beni etkiledi. Ancak ne hayvanlar ne de bitkiler üreyemediler. Hoş, üreselerdi şimdi de cennetten arsa yerine Mars'tan arsa satışı yapılırdı.
    12.Bölüm: Phobos, oldukça ilgi çekici bir bölümdür. Phobos adlı 2 uzay aracının uzayda kaybolmasının gerçek bir kayıp mı yoksa yok edildiklerine kanıt mı olduğu tartışmasından ufolara, Mars'tan gezegenimize, aranılan bir hayat belirtisi ve bulunursa illa savaş mı olacak gibi konulara bilimsel açıklık getirilmeye çalışılıyor. Ben uzun zamandır evrende yalnız olmadığımıza inanıyor ama bunu kanıtlayamıyorum. Hiçbir şey yok ama kesin bir şey var, durumu. Tanıdık geldi mi? 
    13.Bölüm: Olacakları Gizlice Beklerken, kitabımızın son ve en uzun bölümlerinden biridir. Yalnızlık ve yalnız olmadığımız vurgusuyla başlıyoruz. Uzaylılar varsa ve çok gelişmişlerse neden iletişime geçmedik sorusu gündeme oturuyor ki haklı bir soru aslında ama. Madem bu kadar gelişmiş bir formdan bahsediyoruz, sürekli ölüm, savaş, istila düşünen bir toplumla belki ileri bir gelişmişlik seviyesi ve savaşın değil barışın huzurunu tatmış bir form iletişime geçmek istemiyordur. Kendi aramızda bile bahsedecek olursak kim savaş olsun, sevdikleri kaybolsun ister ki? Hepimiz yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybettik. Kim bunun acısını yaşamak ister ki sürekli. Hepsi bir yana kaçınız rahatını bırakıp savaş bölgesine gidip orada yaşamayı göze alabilir. Gerçekleri konuşalım arkadaşlar, savaş iğrençtir barışsa bunun tam tersi. Huzurdur huzur. Hele bizim milletimizin oldukça fazla huzura ihtiyacı var.

    Böylelikle kitabımız son buluyor arkadaşlar. Gerçekten çok büyük bir emek ve araştırma var. Hayran kalmamak yahut görmezden gelmek mümkün değil.
    Böylelikle güzel bir araştırma eserini daha geride bıraktık. Keyifli okumalar, mutlu geceler dilerim..