‘’Selim öldü. Selimlik de ölmüştür.’’
Ve her başlangıç, taze bir yaşamla ortaya çıkarken,
Bir ölümden doğdu bu roman.
Bu ölümle doğuşun sebebi, Atay’ın her daim üzerinde düşündüğü ve ölene dek de bundan vazgeçemediği (yarım kalan kitabı, bazılarımız için hala kabuk bağlamaz bir yaradır) bir kavramdı. Bu kavram, bizzat Atay’ın da ifade ettiği üzere ve en yalın haliyle ‘insanı anlatmak’tı. Ya da insanlığın ölüşünü, onun nasıl yavaşça hiçliğe sürüklenişini anlatmak. Bunu da esasında bir ayna yardımıyla yaptı, bakanın kendisini en çarpıcı haliyle çırılçıplak gördüğü acımasız bir aynaydı bu. Ama aynayı tutan el Atay’ın eli olunca, razıyız bütün çarpıklığımızı, düşkünlüğümüzü seyretmeye.
Çünkü bizi bizden daha iyi bilir, sustuklarımızın söylediklerimizden daha çok olduğunun hayli ayırdındadır. Gizlerimiz, saklanışlarımız öyle dokunur ki ona, bütün susuşlarımızın intikamını almak istercesine kendisini ortaya koyar, en hassas ayrıntılarına varana dek anlatır kendisini. Hatta iş öyle bir raddeye varır ki, Atay’ın kendisini bu kadar açık etmesine bir noktada şaşırırız bile. Ama bana öyle geliyor ki, yazma sırasında eksik bir şeyler bırakmak istemiyor insan. Kendisini öyle bir veriyor ki, gerçek hayattaki eksik kalmışlığının onulmaz acısını sayfalarda da yaşamak istemiyor. Bari sayfalarda tamamlanayım istiyor.
Ve kendisini anlatırken, aynı zamanda da her birimizi anlatıyor bu anlamda. Türk aydınının yalnızlığından tek erdemi özenmek olan burjuvaziye, elin yabancısından yurdumun köylüsüne, dokunmadığı kesim kalmıyor. Tüm ikiyüzlülüklerini bazen hüzünle, bazen kıvrak bir alayla; ama her şekilde sertçe vuruyor yüzlerine. Bireyi anlatırken toplumsal konulara da asla yüz çevirmiyor. Amansızca saldırıyor devlet bürokrasisine, satır aralarından dem vuruyor gelir adaletsizliğine,