Şunu bir düşün: televizyonda bir deprem haberini izliyorsun. Enkazdan çıkarılan küçük bir çocuğun yüzünü görüyorsun... tozlu, yaralı, gözleri korkuyla dolu. O an içinde bir şey kırılıyor, gözlerin doluyor, hemen bir şey yapmak istiyorsun. Ama aynı haberde "37.000 kişi evsiz kaldı" yazısını okuyorsun ve tuhaf bir şekilde... o ilk duyguyu hissedemiyorsun. Rakam çok büyük, zihnin onu bir yere koyamıyor. İşte Paul Slovic tam olarak bu paradoksun peşine düştü.
Slovic'in deneylerinde insanlara "Rokia" adında yedi yaşında bir kız tanıtılıyor...Mali'de açlıkla boğuşan, adı ve yüzü olan tek bir çocuk. Bir başka gruba ise milyonlarca insanın etkilendiği kıtlık rakamları veriliyor. Sonuç her seferinde aynı: Rokia'yı tanıyan insanlar ceplerini açıyor, bağış yapıyor, harekete geçiyor. Rakamları okuyanlar ise sayfayı çeviriyor. Daha da acısı şu: Rokia'nın hikâyesiyle istatistikleri bir arada sunduğunda bile bağışlar düşüyor. Sanki rakamlar, duyguyu zehirliyor gibi.
Slovic buna "psişik uyuşma" diyor. Beynimiz bir insanın acısını hissetmek için evrilmiş ama bin kişinin, on bin kişinin, bir milyonun acısı karşısında çaresiz kalıyor. Şefkatimiz ölçeklenmiyor. İlk kayıp yüreğini dağlıyor, ikincisi biraz daha az, üçüncüsünden sonra hissizleşmeye başlıyorsun. Bu bir ahlak eksikliği değil, bilişsel bir sınır...zihnimizin trajediye verdiği duygusal yanıt, sayı büyüdükçe logaritmik olarak çöküyor.
Şimdi gelelim bu mekanizmayı kimlerin, nasıl kullandığına.
Siyasetçiler bu zaafiyeti içgüdüsel olarak bilirler. Bir savaş başlatmak istediğinde kamuoyunu ikna etmen gereken şey rakamlar değil, tek bir hikâyedir. Kuveytli bir kızın Kongre'de ağlayarak anlattığı sahte tanıklık, Irak işgalinin duygusal zeminini hazırladı. Suriyeli Aylan bebeğin kıyıya vuran bedeni, yıllardır süren istatistiklerin