Ben artık yokum bu oyunda. Kitabı bitirdim ama ben de bittim. Okuması çok zor ama dilinden değil dili çok edebi bir anlatıcılığa sahip ve akıcı. Yaşattığı duygular içerisindeki felsefe ve psikoloji, varoluş sancıları çeken benim gibi insanlar için okumasını zorlaştırıyor, insanın boğazında düğüm oluşturuyor. Hüzünlendiğim eserlerden biri oldu. Anlatması çok zor oğuz Oğuz Atay olsa beni anlardı yazacağım "kelimeler, kelimeler albayım. Bazı anlamlara gelmiyor." Tehlikeli Oyunlar
Yazar Wolfgang Borchert 20 yaşında ikinci dünya savaşı için askere alınır. Doğu cephesine gönderilir. Rus cephesinde ağır yaralanan yazar "bozguncu görüşleri" nden ötürü difteri ve sarılık hastalığına yakalanmış olmasına rağmen 8 ay hapis yatmıştır. Sonrasında tekrar 9 ay hapis yatarken hastalığı giderek ilerliyor ve kimseden bir yardım görmüyordu. Kabuslarıyla başbaşa hastalıklar sanrılar varoluşsal acılar çekiyor tanrıya olan inancını da yitiriyor. 25 yaşında yazdığı eserlerinden sonra Kapıların Dışında ilk tiyatroda sergilenecek günden önce 1947 yılında vefat etmiştir. Kitabı okurken şu cümleler dikkatimi çekti "Perde nihayet, nihayet kapandığı zaman biz kim bilir nerede yığılıp kalacağız; hangi karanlık köşede." İşte bu sözler yazarın oyunu tiyatroda sergilenmeden bir önce vefat etmesi bana çok manidar geldi. Belki de ölümün karanlık köşesine yığılıp kalacağını biliyordu oyunu oynanmadan ya da perde kapandığı zaman.
Kitabı yorumlamaya geçmeden önce bir de çevirisine değinmek istiyorum. Behçet Necatigil harika bir çevirmen kitabı okurken duygu yoğunluğundan okumak ağır geldi. Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok eserini de o çevirmişti ve o da muhteşem harikaydı. İki eserde savaş karşıtı olduğu için Behçet Necatigil bu türlere karşı acaba bir ilgisi var mıdır bilmiyorum. Alman edebiyatında bu tarz eserler ön plana çıkıyor bir diğer savaş karşıtı eserler de Heinrich Böll'ün Trenin Tam Saatiydi eseri ve Stefan ZweigMecburiyet olarak örnek verebilirim.
Kapıların Dışında eseri benim için çok ayrı bir yere sahip oldu. Kitabın girişinde tanrı ve ölümün konuşması edebi bir anlatımla bizi karşılıyor. Artık kimsenin tanrıya inanmadığını, insanların tanrısının artık ölüm olduğunu insanların sadece ölüme inandığı vurgulanıyor. Artık geriye ölümden başka gerçek kalmamıştır. Ölüm sürekli pis pis geğiriyor çünkü yedigi insanları hazmetmekte zorluk çekiyor.
İntihar felsefi olarak insanın hepimizin de bildiği öteki yani öteki benliğimiz ve sesimiz olan öteki ile bir savaş halinde bir yanımız insanların kötülüğünden ve umutsuzluktan bahsederken öteki onu motive etmeye çalışıyor.
Öyle bir dünya ki bu, savaşta ölenler daha şanslı. Kolunu bacağını kaybedip geri dönenler için artık bir kapı yoktur. Kapıların dışında kalmışsındır ve herkes sana kapılarını kapatmıştır. Gerçeği öldürmüşlerdir ve sokaklar karanlıktır. Bu karanlığın içinde ölümden ve çamurdan başka artık bir şey yoktur. Bir yaşında bombalarla ölen bebekler. Artık dayanamayıp intihar eden anne babalar ve savaşta bacağını kaybetmiş, kaybedecek de başka bir şeyi kalmamış insanlar. Ölümü cennet olarak görmeye başlıyorlar. Çünkü kendini hissetmemek de cennettir. Ama aynı zamanda yazar bir çift gözün bir demet sevginin kişiyi yaşama yeniden tutulması için yeterli olduğunu da söylüyor, ama yok..
Savaştan dönenler dönmeyenlerin elbiselerini giyiyor. Tekrar bir hayat kurmak için kapıları çalıyor ama kapılar yüzüne çarpıyor. Üsttekiler emrindeki ölen askerlerin vicdanı ile uyuyamıyor bu sorumluluğu üstüne alan kimse yok. Her kapı çalışmasında insanlar kişiyi öldürüyor. Kapılar bir bir yüzüne kapanıyor. Her şey duman içinde ve bütün bunlar muhteşem edebi bir dil ile anlatılıyor.
Yazar savaşı başkasının evine dalmak olarak tanımlıyor. Savaşı başlatanlar sıcak evlerinde yemeklerini yerken masum insanlar soğuk, açlık ve hastalıkla mücadele ediyor. Savaşı başlatanlar havyar yerken geride kalanlar kurşun yiyor. Bunların yanında kendini sanatçı ve aydın sanan insanların hiç öyle olmadıklarını da eleştiriyor. Savaşırsın donarsın bacağını bırakırsın ve geri döndüğünde iş için senden tecrübe isterler. Bacağını yanında getirirsin çünkü savaş çabuk unutulur. Bacağın yanında hatıra olunca kolay unutulmaz bu iyidir.
Ölümün kol gezdiği karanlık sokaklarda iki ölü nedir ki? Bunlar senin anne ve baban olsa bile.. intihar ettikleri gaza yazık bir ay insan o gazla yemek yapardı.. işte böyle bir dünyadan bahsediyor yazar. Kendisinin intihar etmemek için çok çalıştığını anlatıyor aslında.
Bir çarpıcı sahne de karakterimiz, Beckmann'ın tanrıyla konuştuğu sahnedir. Burda kötülük felsefesine değinen yazar. Aynı Albert Camus'un Veba eserindeki gibi tanrı bir çocuktan ne isteyebilirdi sorusunu sormakla kalmayıp farklı bir bakış açısı da sunuyor. Malesef günümüzde insanlar bunları tanrı yapmıyor diye çok sevdikleri tanrısına laf ettirmek istemezler kabul etmek istemezler. Burada tanrı kendi de böyle söylüyor "senin bir yaşındaki çocuğunu bombalarla ben öldürtmedim" diyor. "Doğru. Sen sadece göz yumdun. Bir bebek bağırırken bombalar patlarken sen kulaklarını kapadın." Günümüzdeki insanların bir diğer söyledikleri şey "insanların ona hakkıyla inanmadıkları" tanrı da böyle diyor. Peki onca acı çekip tanrıya inancını yitirenler mi haklı yoksa kendisine inanmadıkları için tanrı mı?
Eskiden.. eskiden ama eskiden dediğin hangi zaman? Her zaman insanlar öldü. İnsanlık da öldü. Tanrıyı da Friedrich Nietzsche öldürdü. Biz de şimdilik ölümüne kadar hayattayız. Keyifli okumalar.