bazen rüyalar o kadar canlı, o kadar sahici ki, dakikalarca ve kimi zaman bir saat hayata dönemiyor, bilinçli halinin kendi gerçek hayatı olduğuna aklı ermiyor. bazen uyandığında kendinden fazlasıyla uzaklaşmış olduğu için kim olduğunu dahi hatırlayamıyor. "neredeyim ben?" diye soruyor çaresizce, sonra "ben kimim? kimim ben?"
sonra kulağının hemen dibinde, sanki kafasının içindeymiş kadar yakında willem'in fısıltısını duyuyor: "sen jude st. francis'sin. en eski, en sevgili dostumsun. harold stein ve julia altman'ın oğullarısın. malcolm irvine, jean-baptiste marion, richard goldfarb, andy contractor, lucien voigt, citizen van straaten, rhodes arrowsmith, elijah kozma, phaedra de los santos ve henry young'ların arkadaşısın.
new yorklusun. soho'da oturuyorsun. bir sanat örgütü ve bir aşevi için gönüllü çalışıyorsun.
yüzücüsün. fırıncısın. aşçısın. okursun. güzel sesin var ama artık şarkı söylemiyorsun. mükemmel bir piyanistsin. resim koleksiyoncususun. ben uzaktayken çok güzel mesajlar yazıyorsun bana. sabırlısın. cömertsin. tanıdığım en iyi dinleyicisin. her bakımdan tanıdığım en akıllı kişisin. her bakımdan tanıdığım en cesur kişisin.
avukatsın. rosen pritchard ve klein'ın yönetim kurulu üyesisin. işini çok seviyorsun, çok çalışıyorsun.
matematikçisin. mantıkçısın. bana kaç kere ögretmeye çalıştın.
çok kötü muameleye maruz kaldın. sağ salim kurtuldun.
sen her zaman sendin."
willem böyle uzun uzun onu ona anlatıyor, o da gündüzleri -bazen günler sonra- willem'in söylediklerinden bazı parçalar hatırlayıp onları bağrına basıyor, onun için söyledikleri kadar söylemediklerini de, onu tanımlamadığı şekilleri de bağrına basıyor.
ama geceleri bunu fark edemeyecek kadar korkmuş, sersemlemiş oluyor. telaşı fazlasıyla gerçek, yakıcı. "peki sen kimsin?" diye soruyor onu kucaklamış