Bu neticeyi elde edebilmek için de Padişah, evvelâ Kanun-i Esasiyi ilâna zorlanmış; o işde olup bitmiş, fakat çetecilerin programları bitmemişti. Zirâ Sultan Abdülhamid gibi iç ve dış düşmanlara göz açtırmamış bir otorite hâla tahtının üstünde oturmakta idi. İşte hükümdarın büyük suçu buydu. Şu halde el çabukluğuna getirerek bu işi de halletmek gerekiyordu. Fakat yalnız el çabukluğu kâfi değildi. İftira etmek, lekelemek lâzımdı. Çünkü belki elli, belki yüz sene sonra tarih, hükmünü verirken, otuzüç yıl İmparatorluğun mukadderatına hâkim olmuş bu adamın iyilik ve kötülüklerini elbette ölçüp tartacaktı. Meşrutî idâre ve Kanun-i Esasi paralosıyla umumî efkârda yaratılmış sun'î sis şüphesiz ki o zamana kadar dağılacak ve gerçekler, bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacaktı. İktidârı ele geçirmek mücadelesinde olan İttihatçıların, işte bu noktaya dikkat etmeleri lâzımdı. Evet ne yapıp yapıp Padişahı bir despot bir kanlı canavar bir Kızıl müstebit olarak halka kabul ettirmek yolundaki yaylım ateşine hız verilmeliydi. Çünkü iktidarın peşine düşmüş, içine sızmış ve yollarını bizzat tâyin etmiş Jüdacı kuvvetler böyle istiyordu. Böyle istiyordu; zîrâ Filistin emperyalizmi adına yıllardır Padişahdan koparamadıkla toprakları, bu câhil, bu alaylı, bu gafil adamlardan kolaylıkla alacaklarını biliyorlardı. Onun için de bir an evvel karar ve teşebbüslerin neticelendirmeleri lâzımdı. Padişahı devirmek mevzuunda muvaffak olmak, sonra da memleketi batırmak, gerek Jüdacıların gerek Garbın plânları ve menfaatleri icabıydı. Ne yazık ki iktidar partisi olsun, kalbur üstü gençlik olsun, bu gerçekten, habersiz bulunuyorlardı.