selim koç

selim koç
@grabowski
Vatani ahlakın yüksel olması, milli dayanışmanın temelidir. Çünkü vatan, üstünde oturduğumuz toprak demek değildir. Vatan, milli kültür dediğimiz şeydir ki üstünde oturduğumuz toprak onun ancak dış görünüşünden ibarettir. Ve onun dış görünüşü olduğu içindir ki kutsaldır. O halde, vatani ahlak, milli ideallerden milli görevlerden oluşmuş bir ahlak demektir.
Reklam
Geriye kalanların, yani uydu ağları ya da kablolu televizyonlarıyla, ekranın iki tarafı arasında bir simetri talep etme hakkı iddiasında bile bulunmadan baş başa kalanların payına düşen ise salt ve su katılmamış bir seyirdir. Peki ama, seyrettikleri nedir? Çok, azı seyrediyor. Seyredilen o bir avuç insan ünlülerdir. Ya politika, spor, bilim ve şov dünyasından gelirler ya da yalnızca meşhur enformasyon uzmanlarıdırlar. Ne var ki, her nereden gelmiş olurlarsa olsunlar, çok tarafından ve yerkürenin her köşesinden seyredilen, seyredilme kapasitesi açısından küresel olan ünlüler dünyasını —ki bu dünyanın ayırt edici özelliği tam olarak, seyredilir olma niteliğidir— vitrine koyarlar. Yayındayken, hangi konuda konuşurlarsa konuşsunlar, bütün bir hayat tarzı mesajı verirler. Bu, kendi hayatlarına, kendi hayat tarzlarına dair bir mesajdır.
Kürt liderlerinden Baytar Nuri’nin “Dersim Tarihi” kitabında anlattığına göre, 1930 “Ağrı Ayaklanması” 1927 yılında Lübnan’da kurulan “Hoybun” adlı Kürt örgütünce hazırlanmış, ayrıca Ermeni “Taşnak Cemiyeti”, Hoybun ile iş ve eylem birliği yapmıştır. Yine Baytar Nuri’den öğrendiğimize göre Koçgiri ve Dersim ayaklanmalarının liderlerinden Alişan, 1914’te Rus Çarlığı’nın koruması altında “Özerk Kürdistan Devleti” kurmak istemiş, Sevr Anlaşması’nın uygulanması için de başvurularda bulunmuştu.
Dört Halife sonrasındaysa, Mekke-Medine kökenli İslam Medeniyeti derebeyleşmiştir. Yani o toplum bozulmaya, çürümeye, insanları ezmeye, onlara zulmetmeye başlamıştır. Tefeci-Bezirgânlar iyice azmışlardır yani... Dört Halife’den üçünü de alçakça ve haince katledenler de zaten Tefeci-Bezirgân Sermayenin ajanları-kiralık katilleridir... Daha açığı Tefeci-Bezirgânlardır...
Roma siyasetinin hiç de tekin olmayan dünyasında yer alan imparator-filozof Marcus Aurelius, Düşünceler (M.S. 167) adlı eserinde, karakteri ve başarılarıyla ilgili etrafta söylenenlerin, benlik imgesine sirayet etmesine izin vermeden önce mutlaka sağduyunun süzgecinden geçirilmesi gerektiğini hatırlatıyordu kendine. "Dürüstlüğünüz ve nezaketiniz kesinlikle başkalarının tanıklığına gerek duymamalıdır" diyordu filozof-imparator; bu sözlerle toplumun "onur"u merkeze alan değerlendirmelerine de çomak sokmuş oluyordu. "Her övülenin ille de daha iyi olduğunu kim söylemiş? Zümrüt övülmediği zaman değer mi kaybeder sanki? Peki ya altın, fildişi, bir çiçek ya da bitki?" Marcus' a göre insan, adından övgüyle söz edildiğini duyunca baştan çıkmak ya da hakarete uğrayınca acılar içinde geri çekilmek yerine, kendini nasıl biliyorsa öyle olmalıydı: "Biri beni hor mu görüyor? Kendi bileceği iş. Ama ben, hor görülmeyi hak ettiğimi düşündüğüm bir şey yapar ya da söylersem, işte o zaman bu benim bileceğim iş."
Reklam