Bir tutkunun, güç savaşının, depresyonun ve hastalığın hikayesi; "Kızıl"
Stefan Zweig, ne zaman okuma alışkanlığımın azalmaya başladığını hissetsem elimin gittiği bir yazar. Hayata dair betimlemeleri öyle gerçekçi, öyle içten ve duygusal ki neredeyse size kitabın içinde nefes aldığınızı hissettiriyor. Ve bunu öyle uzun ve detaylı tasvirlerle yapmıyor. Çoğu zaman az ve öz ancak kelimelerin çok doğru yerlerde, doğru şekildeki kullanımıyla yapıyor. İş Bankası yayınlarının Zweig'in hikayelerinden gittikçe daha fazlasını basmasını anlayabiliyoruz bu şekilde. Çünkü bu yazarı elime aldığımda emin olduğum tek bir şey var; bir kaç saat içerisinde sonuna kadar gideceğim!
Zweig'ın kitaplarında hiçbir zaman duygular yalın olmaz. Çok tutkulu duygular hissedilir, her şeyin karakterin içindeki yansıması çok şiddetlidir. Hele ki aşk! Aşk öylesine derin işlenir ki bazen karakterin hayatında sadece o kadın ya da adamın olduğu ve bu duygunun karakteri bütünüyle ele geçirdiğini hissedersiniz. Ki bu anlatımın bize Zweig'in hayatına ve yaşayış şekline dair bolca ipucu verdiğini düşünüyorum. Ancak karakter, hiçbir zaman tek bir kitapta safi bir duyguyu hissetmez. Coşkulanır, sakinleşir, şaşırır, aşık olur ve bir şekilde depresif duygulara düşer.
"Kızıl" 'da bu hissiyatlardan farklı bir kitap çizgisi oluşturmuyor.
Önce uzun uzun Viyana'yı anlatan Zweig, bu şehrin hüznünü ve havasını anlatmak için;
"sanki dışarıda tüm dünya, derdini milyonlarca gözyaşıyla döküyordu"
diyor. Bu şüphesiz ki Viyana'dan ziyade, bu şehrin ana karakterimizin içindeki yansımasını anlatmak için kurulmuş bir cümle olmalı. Zira Berger okul okumak için geldiği bu şehre bakıyor ve Zweig söylüyor; "Yıllardır beklediği şey bu muydu?"
Doktorluk kariyerine Viyana'da devam eden Berger'in, benliğindeki çatışmaları,