Cinnas meyvesini çıkarıp koklarken Elodin'e bakıyordu. "Bunun içinde ne var?" diye sordu ona.
"Gün ışığı," dedi Elodin rahatça, bu soruyu beklermiş gibi. "Üstelik sabah erken saatlerdeki gün ışığı."
Türkiye Komünist Partisi, kendisinden tamamen ayrı ve müstakil olarak başlamış olan Jön Türkler hareketine sahip çıkmak istemiş, bunun için Türkiye'den çıkarken Sevim'e verilen Jön Türkleri çekip çevirme ödevi, bize de, onlara farkettirmeden Jön Türkleri idare etmeye çalışmak şeklinde tekrarlanmıştı. Fakat, bu idare işi nasıl düşünülmüştü, bilemiyorum. Zira, biz bu kez Paris'te partililer olarak bulunduğumuz için, Jön Türkler hareketine katılmamız, parti yönetimince uygun görülmemişti.
Bazı insanlar, onları bekleyen kimse olmadığını gördü. Kampta sadece anılarından cesaret bulduğu insanın artık var olmadığını öğrenen insanın vay haline! Düşlediği gün sonunda geldiğinde, onu hayal ettiği gibi bulmayan insana vahlar olsun! Belki bir trene binmiş, yıllardır zihninde canlandırdığı ve sadece o haliyle gördüğü eve gitmiş, zile basmış ve tam da binlerce kez düşlediği şeyi yapmaya hazırlanırken kapıyı açması gereken kişinin artık orada olmadığını ve bundan sonra hiç olmayacağını öğrenmiştir.
Her zaman bir seçim yaparız. Her gün, her saat bizi özvarlığımızdan, içsel özgürlüğümüzden soyutlamakla tehdit eden güçlere boyun eğmeye ya da eğmemeye yönelik bir tercih sunulur bize ve bu da özgürlük ve onurumuzdan vazgeçerek, tipik bir kamp sakinine dönüşüp koşulların oyuncağı olup olmayacağımızı belirler.
"Halkımın sana iyi bakmasını sağlayacağım. Belki evine dönmen için Astrofaj yaparlar!"
"Evet..." diyorum. "O mesele... ben eve dönmeyeceğim. Dünya'yı böcekler kurtaracak. Ama ben bir daha Dünya'yı görmeyeceğim."
Mutlu hoplamaları kesiliyor. "Niye, soru?"
"Yeterli yiyeceğim yok. Seni Erid'e götürdükten sonra öleceğim."
"Sen... sen ölemezsin." Sesi pesleşiyor.
"Ölmene izin vermem. Seni eve göndereceğiz. Erid minnettar olacak. Sen herkesi kurtaracaksın. Seni kurtarmak için her şeyi yapacağız."
"Yapabileceğiniz bir şey yok," diyorum. "Yiyeceğim yok. Erid'e gidip birkaç ay kalacak kadar yiyeceğim var. Hükümetin evime gideyim diye bana Astrofaj verse bile o yolculuktan canlı çıkamam."
"Erid yiyeceği ye. Aynı yaşamdan evrildik. Aynı proteinleri kullanıyoruz. Aynı kimyasallar. Aynı şekerler. İşe yaramalı!"
"Hayır, senin yiyeceklerini yiyemiyorum, unuttun mu?"
"Sana kötü geldiğini söyledin. Çözüm buluruz."
Ellerimi kaldırıyorum. "Bana kötü gelmekle kalmıyor. Beni öldürür. Sizin ekolojiniz ağır metal kaynıyor. Onların çoğu da benim için zehirli. Ânında ölürüm."
Rocky titriyor. "Hayır. Sen ölemezsin. Sen dostsun."
"Önemli değil. Kararımı verdim. İkimizin de dünyasını kurtarmanın tek yolu bu."
Geriliyor. "O zaman evine git. Şimdi git. Ben beklerim. Erid belki bir gün başka gemi gönderir."
"Saçmalama. Irkının canını bir tahmin üzerine riske atar mısın gerçekten?"
Birkaç saniye bir şey demiyor, ardından cevap veriyor. "Hayır."
Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla
Ahmet abi sen de bağışla.
Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden böyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konya'nın beyaz
Antep'in kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
V e sözlerine
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
Ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer
Sorarken sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
Öyle bir cıgara yakışına, birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gece kondularına
Hasretine, yalanına benzer