• 176 syf.
    Edebiyat; insanın yaşadığı devrin toplumsal, siyasal, ekonomik, düşünsel atmosferinden etkilenerek, bunların etkilerini kendi ruh dünyasında özümseyip farklı bir bakışla estetik bir dokusu güçlü bir ürün ortaya koyması demektir. Yaşadığı devir ifadesi bizi yanıltarak sanatçının sadece kendi devrine odaklandığı hatasına götürmemelidir; zira her devir kendinden öncekilerin üzerinde yükselir. Bu açıdan da aslında kendi devrimizin yapı ve özelliklerine baktığımızda, bizden önceki binlerce yıllık insanlık devrine de bakmış oluyoruz.

    Edebiyat organik bir canlılığa sahip olmasa da düşünsel bir canlılığa sahiptir. Sürekli değişir, gelişir. Aynı zamanda çevresini de değiştirir. Buna, o dönem Fransa’sında yıkılması kararı alınan Notre Dame Katedrali’nin, Victor Hugo’nun yazdığı eserler neticesinde oluşan kamuoyunun sayesinde bu sondan kurtulmasını örnek verebiliriz. Bir başka örnek, Rus toplumunu yazdıkları eserlerle bilinçlendiren ve akıbetlerine doğrudan etki eden Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy gibi büyük yazarların eserlerinin bu gücüdür. Bu açıdan Emel Kefeli, edebiyat akımlarını gelgit olarak niteliyor.

    Edebiyat akımlarının doğuş yeri Avrupa kültürüdür. Özelde ise Almanya’da doğan romantizmi bir kenara koyacak olursak, Fransa ön plana çıkıyor. Uzun yıllar Avrupa’da Fransızca’nın egemenliğini bu çerçevede de değerlendirebilir, etkisini gözümüzde canlandırmak açısından ise Rus romanlarında sürekli geçen Fransızca kelimeleri aklımıza getirebiliriz. Türk edebiyatının da etkilendiği ve beslendiği ana kaynak Fransız edebiyatı olmuştur. Fransız edebiyatının ve genel olarak Avrupa kültürünün beslendiği kaynaklar ise Antikite ve Hristiyanlık olmuştur.

    Antikiteye baktığımızda Homeros’tan önce ilk edebi eserlerin dini nitelikte olan ‘hymnos’ adı verilen şiirler olduğunu görüyoruz. Din adamlarının bu etkisi, Troia Savaşı ile kırılarak, tanrıya yakarının ve dileğin salt tema olduğu şiirlerin yönü, ‘rhapsodos’ adı verilen gezici şairlerin elinde kahramanlık temalarına kayıyor. En tanınmış rhapsodos ise İliada ve Odissea’nın yazarı olarak kabul edilen Homeros’tur. İliada, kahramanlık ve savaş temalarının önceli; Odissea ise modern romanın başlangıcı, baş kahramanı ile modern kahramanın prototipi oluyor. Odysseus karakteri, Troia Savaşı’nda kilit rol oynayan oldukça zeki ve kurnaz bir askerdir. Savaştan sonra kendi krallığına dönüş yolculuğu oldukça çetrefilli olmuştur. Bu esnada başından geçen zorluklar aslında insanın doğaya karşı üstünlük mücadelesini simgeler. Doğanın tüm yıkıcı güçlerine karşı Odysseus’un aklıyla kurduğu oyunlar gelecekteki insanın doğaya karşı nispi zaferinin ilanı ve bu yönde ilk ateşin yakılmasıdır. Aynı zamanda bu iki eserde ve diğer Antikite eserlerinde, öğretici ve ahlaki yönde verilen mesajlar klasisizmin temel yapılarını da oluşturacaktır. Bundan evvel ise araya Ortaçağ girecektir.

    Ortaçağ düzeninde insan, birey olarak kendine yer bulamaz; üst bir insanlar topluluğu içinde bulunması zorunludur. Bu topluluğun kimlik özellikleri insanın otomatik olarak özelliği olur. Bu aynı zamanda insana çizilen oldukça katı sınırdır. Çünkü eğer bu sınırı aşmak isterse Ortaçağın katı hiyerarşik düzeninin lideri ve muhafızı kilise devreye girerek insanı ateşe atabilir, kazığa oturtabilir. Skolastik felsefe bu noktada kilisenin elindeki kılıçtır. Bilginin Tanrı tarafından kesin, değişmez ve evrensel manada verildiğine duyulan katı inanç etkisiyle Ortaçağ filozofu, kendisine kalan tek şeyin bu bilginin temellerini sağlamlaştırmak olduğunu düşünür. Daha sonra insanların yavaş yavaş sömürüye ve baskıya karşı seslerini yükseltmeleri ve keşif ile icatların etkisiyle insanı temel alan bir düşünsel akım olarak doğacak Rönesans’ın filozofu ise “yeni bir teklif getiren” kişi olarak kendini konumlandıracak. Artık bilginin önündeki engeller yıkılıyor ve hazır yemek ortadan kalkıyor. Rönesans, dünya edebiyatına görecelik ve hoşgörüyü kazandırarak günümüze kadar birçok sanat akımının temelini atar. Diğer özellikleri ise şu şekilde sıralanabilir: Antikite’yi örnek alma, akıl ve dengeye önem verme, dil ve üsluba önem verme, insanı merkez alıp evrensel bir insan profili ortaya koyma çabası ve bu esnada ise milli olmaktan uzaklaşmadır. Aslında birazdan göreceğimiz üzere bunların çoğu klasisizm akımının da özellikleri olacaktır. Bu ara geçiş sürecindeki önemli isimler olarak şunlar verilmiştir: Dante, Petrarca, Boccacio, Rabelais, Montaigne ve Cervantes. Bunlardan, insanı genel özellikleri ile anlamak isteyen ve bunun için kendinden yola çıkarak Denemeler’ini yazan Montaigne’i, klasik tenkitin kurucusu Sainte-Beuve “klasisizmin müjdeleyicisi” olarak isimlendirir.

    Latincede “classicus” kelimesi seçme anlamında kullanılıyormuş. Daha sonra mana gelişmiş ve neticede, Yunan ve Latin edebiyatına klasik eserler denilmeye başlanmış. Antikite’de ve ondan sonraki dönemlerde insanın temel arayışı olan, değişenin altında değişmeyen özü arama arzusu edebiyatta da temel hedef olarak görülmüş ve bu da onların Antikite’yi ana kaynak benimsemelerinin yolunu açmıştır. Klasik devir diye adlandırılan 17. Yüzyılın tarihi ve sosyal arka planında ise şunlar bulunuyor: Derebeylik yıkılmış, krallıklar hakim, Protestan vs mücadelesi sürüyor, dini inançlarda hürriyet çok az, her şey unvanlara ve belli kurallara göre düzenlenmiş ve bu kurallara uymak zorunlu, birey bilinci yok, herkes bir kalıptan çıkmış gibi, birbirlerine benzerdir. Bunların edebiyata da doğrudan etkisi mevcuttur.

    Bu etkiler şu şekildedir: Klasik, birey üzerinde değil, genel insan tipi üzerinde durur. Duygular öne çıkarılmaz, akıl hep ön plandadır; dilde asalet ve mükemmeliyet arayışı hakimdir. Genel insan tipinde temel sınır, insanın üçgüdülerine teslim olmayan tam tersi onun hakimi olan yüce bir yaratık olmasıdır. Bunun yansıması ise edebiyatta insanın içgüdülerine yer vermeme veya yer verilse bile bunların kötü olarak gösterilip aklı önceleyen bir karakterle içgüdünün hakimiyetinin kırılarak insanın ‘olması gereken’ hale getirilişi şeklinde olmalıdır. Bu insan tipinde temel olan akıldır, genel olarak da akıl değişimin ardındaki değişmeyendir. Haliyle evrensel olarak konumlandırılan akla bağlı olarak denge, sadelik ve his dünyasının geri plana itilmesi ve Aristo’nun altın ortası sağlanmalıdır. Bunun içinse bu konuları zaten işlemiş olan Antikite örnek alınmalı hatta taklit edilmelidir, zira sanat taklit etmektir. Tabi bu taklit insanı, insan tabiatını taklittir, yoksa klasik devirde doğaya ilgi yok denecek kadar azdır. Geneli önceleyen bir akım olmanın doğal sonucu olarak millilik, yerellik geri planda bırakılmıştır. Devrin simge özelliği; olay, zaman ve mekanda birlik, yani üç birlik kuralıdır. Buna göre sanatçı, yıllar sürecek olayları iki-üç saat sürecek bir temsile sığdıramaz, haliyle eser basit ve konuları belirli zaman ve mekan dahilinde ele alıp, işlemelidir. Altın ortaya dönecek olursak, eserlerde insanların ahlaki ve sosyal konumlandırmaları yapılır ve bunda ölçüt kendi doğalarıdır. Örneğin; kadının doğası kabul edilen özelliklerini terk etmesi eleştirilir vb. Bu akımı özetleyen söz ise şudur: “Sanat bir fantezi değildir. Öğretici ve ahlaki olduğu oranda değer kazanır.” Klasisizmin önde gelen isimleri olarak şunlar verilmiş: Corneille, Racine, Moliere, La Fontaine, Boileau.

    Tarihler 1789’u gösterdiğinde Fransa’da devrim rüzgarları esmekte ve insanlar otorite ile geleneklere karşı isyan halindelerdir. Bu dönemde bireycilik, hürriyet, eşitlik, demokrasi olguları dillerden düşmüyordur. Keza kölelik, milliyetçilik ve ulus kavramları yoğun tartışma konusudur. Sosyal ve siyasi hayatı bu kadar derinden etkileyen bu düşüncelerin kendisini edebiyatta da hissettirmemesi imkansızdır. En başta, otoritenin yıkıldığı bir dönemde, sanatta klasisizmin katı ve kuralcı anlayışı hedef alınmadan olmazdı. Victor Hugo, doğan romantizm akımını boşuna “edebiyatta liberalizm” olarak nitelemez. Daha önce de denildiği üzere romantizm akımı Almanya’da klasisizme tepki olarak doğmuş, sonra da Fransa’ya gelmiş ve yoğun ilgi görmüştür. 1800’den 1843 dek üç farklı dönemde yaşanan Fransız romantizmi, 1830’un siyasi atmosferinde iki kola ayrılır: Bunlardan ilki, “Sanat sanat içindir” romantizmidir ve bu ileride parnas, sembolizm ve gerçeküstücülük ile neticelenecek; ikincisi “Toplum için sanat” romantizmi ise ileride ortaya çıkacak realizm ve natüralizme zemin hazırlayacaktır. Peki bu romantiklerin derdi ne?

    En başta aklın sınırlarından bir kaçıştır. Onu elinde bir kılıç olarak kullanarak insanları genel insan tipinin içinde birbirine benzer kılarak farklılığı dışlayan klasisizme tepkidir. Bu açıdan romantizmin en önde gelen özelliği bireye verdiği önemdir. Artık insan, benzer özellikleriyle değil, farklı özellikleriyle ele alınır. Bu bireyin oluşumunda mevcut sosyal yapının etkisi doğrudandır, buna kanıt olarak Rousseau’nun “insan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur” sözüyle “ben”e vurguları gösterilebilir. Bu ben, salon ve şehir hayatının katı sınırlara ve kurallara sahip atmosferinden kendisini kır hayatına ve uzak memleketlere atmak isteyen hüzünlü bir bendir. Bunun sonucunda aynı zamanda klasisizmin dışladığı doğa, insanın ilgi odağı olur ve ilk olarak Rousseau’yla edebiyata giren doğa tasvirleri, romantizm akımın karakteristik özelliği halini alır. Bu tasvirler daha çok, hüzünlü kişinin arkasındaki bir fon ve süs olarak kendini gösterir. Rousseau’nun “Julie ya da Novella Heloise(1761)” eseri bu konuda ilk özelliği göstererek edebiyat dünyasında önemli bir yere sahiptir. Uzak memleketlerdense romantiklerin ilgi odağı, klasisizmin değişimin içindeki değişmeyeni aklın yerine duyguyla birlikte konumlandırdıkları egzotik, gücünü zıtlıkların bir arada olmasından alan Doğu’dur. Ama bu Doğu tahayyülü, gerçeklerden ziyade onların zihinlerinde ürettikleri bir tahayyülden ibarettir. Bundan dolayı ne kadar romantik varsa o kadar Doğu vardır denir. Uzak memleketlere kaçamadığı noktadaysa romantik, idealler yaratarak hayal dünyalarına sığınır. Çünkü, melankolinin kendilerine mahsus bir özellik olduğu romantikler, içinde bulundukları hayattan memnun değillerdir. Öyle ki bu hüzne “mal du siecle”(Asrın hastalığı) adı verilmiştir. Asrın hastalığına sahip bu insanlar; bedbaht, nasıl mutlu olacağını bilmeyen, dertleri zevk edinen, acı çekmekten hoşlanan bir duyuşa sahiptirler. Öte yandansa birer dava adamıdırlar. Bunlardan önde gelen romantik şairlerden Lord Byron, işi abartarak Yunan İsyanına katılmış ve burada da hayatını kaybetmiştir. Hugo ise klasiklerin iktidara bağlı duruşuna zıt olarak döneminde halkın yanında olmuş önde gelen bir romantiktir. Bununlar birlikte Hugo’nun Notre Dame Kamburu eserindeki yoğun tasvirleriyle birlikte Katedral adeta romanda bir kahraman hüviyeti kazanır. Bu tarz gerçekçi tasvirler nedeniyle romantizm aynı zamanda kendisine tepki olarak doğacak olan realizmin de zeminini hazırlar.

    Romantik için din duygusu da ön plandadır ama bu, dogmatik şekilde kendini göstermez daha çok mistik bir duyuştur. Bu duyuş onların ideal alem yaratımlarını besleyen bir başka etmendir. Sürekli bir kaçış ve arayış duygusu içinde olan romantikler, klasisizmin görmezden geldiği yerel unsurlara, milli kültüre ve tarihe de ilgi duymaya başlarlar. Rönesans’ın hor gördüğü Ortaçağ onların ilham kaynağı olur. Yine Notre Dame Kamburu bu konuda iyi bir örnektir. Tarihe bakışlarındaki temel farklılık ise savaş hikayeleri odaklı olmayıp, devrin insanlarını merkeze almalarıdır. Hugo’nun Sefiller eseri bu konuda önemli bir örnektir. Geçmişe duyulan ilgiyle her millet milli eserlerini derleyip toplamaya başlar ve bunun sonucunda Antikite’nin yanında yeni bir kaynak doğar. Öte yandan milli bilinç kuvvetlenir, milliyetçilik uluslararası bir olgu haline gelir. Tiyatroda ise Victor Hugo’nun eseri Hernani’nin gösterimi sırasında çıkan tartışmalar tarihe Hernani Savaşı olarak geçer ve romantizmin klasisizme karşı zaferinin simgesi olur. George Sand’ın şu sözü ise romantizmin yasası olarak kabul edilir: “Biz bahtsız bir soydanız, bunun içindir ki kendimizi sanatın yardımıyla hayattan uzak tutmaya şiddetle muhtacız.”

    Birinci tekil şahıs romanları/anılar, seyahatler, mektup-romanlar, tarihi dram ve tarihi roman bu akımın başlıca türleridir. 19. Yüzyılda sanayi devrimin yarattığı yeni koşullar ve pozitivizmin etkisiyle yerini realizme bırakmıştır.

    A.Comte’nun insanlık tarihinin üçüncü aşaması olarak konumlandırdığı pozitivizmde, insan kendi aklının değişimin ardındaki değişmeyeni anlayamayacağına ikna olmuş ve istikametini deney ve gözlemle var olan kanunların arasındaki ilişkileri anlamaya çevirmiştir. Ampirizm önem kazanmış, buna ek olarak Sanayi devriminin sonucunda makinelerin ekonomik sistemin temelini teşkil eder hale gelerek anamalcılık zirveye doğru ilerlemiş; maddi değerler öne çıkmış ve materyalizmin etkisi kendini iyice göstermiştir. Bu ortamda romancılar, gerçeği olabildiğince nesnel bir şekilde yansıtma amacıyla yazmaya başlamışlar. Bunlardan dolayı realizm, pozitivizmin sanat ve edebiyata aksi olarak kabul ediliyor.

    Osmanlı Balta Limanı Sözleşmesi’yle İngiltere’nin açık pazarı haline geldiği 1850’li yıllarda, realizm romantizme tepki olarak ama onun oluşturduğu tasvir zemininden doğmuştur. En etkili olduğu 1850-1890 arasında birtakım düşünürlerin de etkisiyle determinizm güçlenmiş ve dinin etkisi sıfırlanmıştır. Bununla birlikte ahlak ve geleneklerin sınırlayıcı etkisi de kırılmış, romancılar insan hayatının gerçekliğine daha yakından bakma ve onları kağıda dökme imkanı bulmuşlardır. Realist yazarlar, çevrenin insan üzerindeki etkisini merkeze alırlar. Bunu yaparken tasvirleri, romantikler gibi bir dekor, süs olarak değil, insan ruhunun kapılarının açılmasının imkanını verecek bir anahtar olarak kullanırlar. Öyle ki okur tasvirleri okurken romanın ilerleyen sürecinde meydana gelecek aksiyonların neticesine de psikolojik olarak hazırlanıyordur. Bu konuda pozitivist gözle yazılan ilk roman olan Flaubert’in Madame Bovary’isinde Bovary’nin taşındığı kasabanın uzun tasvirleri örnek olarak gösteriliyor. Bu kasabanın tasvirlerinden okurda kalan izlenim, ilerleyen satırlarda Bovary’nin bu atmosferden bunalacağı ve haliyle bunun romanda belirleyici bir unsur olacağıdır. Çoğu kez realist romancı bu tasvirler için olsun karakter ve onun hayatı için olsun gerçek hayatı gözlemleyerek uzun uzun notlar alır. Bu konuda kitapta, Alphonse Daudet örnek verilmiş, zira onun bu notları kendisi öldükten yayınlanmış. Benim verebileceğim örnek, realizmle derin farkları olmayan natüralizm akımının öncüsü Zola’nın, Germinal romanını yazmak için uyarılara aldırmadan bizzat maden ocaklarına inip orayı incelemesi ve madencilerle birebir konuşmasıdır. Bir diğer örnek ise Tolstoy’dur. Tolstoy büyük eseri Savaş ve Barış’taki Borodino Muharebesi’ni daha iyi anlatabilmek için savaş alanında iki gün boyunca at sırtında gezinmiş.

    Realist romancıların bu gözlemleri iki farklı noktada yoğunlaşır: İlki, kahraman karaktere yoğunlaşarak; insanı diğerlerinden ayıran özellikleri işlerler ve bunun için de güçlü kişiliğe sahip insanları kahramanları olarak seçerler. İkincisi ise törelere önem vererek, alelade, silik karakterleri merkeze alıp toplumun gelenek ve göreneklerini, bunların insana yansımalarını yansıtırlar. Son olarak realist roman ahlaki, dini ve sosyal bir amaca hizmet etmez. Bu, romancının romandan asla bu tarz sonuç çıkarılmasın isteği olarak anlaşılmamalı, manası, okuyucunun romandan çıkaracağı ahlaki sonuç romanın hedefi değildir. Romanın kendi güzelliğinden ve biçim mükemmeliyetinden başka bir hedefinin olmadığı belirtilmiş. Ancak bu noktada Rus realist romancılarının bu özelliğe dahil olmadıkları yönünde itirazda bulunabilir. Diğer bir noktada realist romancının romanında kendi fikirlerini katmaması ilkesidir ki, bunun da sağlanabileceğini yani mümkün olduğunu pek zannetmiyorum.

    Emile Zola’nın başını çektiği natüralizmi, realizmin uç noktası olarak niteleyebiliriz. Bilim insanı gibi romana yaklaşmayı prensip edinmişler, romantizme ve romantizmin idealizmine, bireyselliğe karşı bir pozisyonda kendilerini konumlandırmışlar. Determinizm etkisini yakinen gösterir. Realizm ve natüralizmin şiirdeki yansıması ise Parnas akımıdır. Bu akıma göre şiirde, kişisel olmayan konular lirizmden uzak şekilde ele alınmalı; tasvirlerle adeta bir resim ortaya koyulmalıdır. Tek gayesi sanat olup “Kolay sanatı öldürür” prensibını edinmişler; ilginç gelen yanı ise şairin kendi duygularını yansıtmayarak duyarsız ve hissiz bir şekilde kendini konumlandırması, kendi kendime öyle şiir mi olurmuş dedim okurken. Bunu tek ben dememişim meğersem, Baudelaire de öyle düşünmüş ve Kötülük Çiçekleri ile hem rüya ve gizemi hayattan çıkaran pozitivizme hem de varlıkta, tabiatta sadece dışı gören natüralizme tepki olarak doğan Sembolizmin ilk örneğini vermiş. Bu akımın en önemli özelliği şiirin her okurda farklı çağrışımlar yapmasıdır. Birinci Dünya Savaşının en buhranlı zamanlarında doğan ve savaştan bıkmış bir neslin isyanını dile getiren ve gerçeküstücülüğün zeminini hazırlayan Dadaizm ise gelenekselliğe ve akla karşı bir anarşi olarak ortaya çıkıp kısa sürede de kaybolur. Keskin sirke kübüne zara diye boşuna demiyorlar. Belirli bir durum ve anın tespitini esas alıp, nesnel gerçeklikten ziyade nesnelerden gelen izlenimleri anlık ifade etmeye dayalı empresyonizm (izlenimcilik) ile özün değişmeyen resmini her açıdan yansıtarak çizmek isteyen kübizmin atışmasına şahit oluyoruz. Empresyonizme yakinen şahit olmak isteyenler Marcel Proust’u okuyabilirler. Çayına bandırdığı kurabiyesiyle başlayan izlenimlerin sonu gelmez. Edmund Husserl’in fikirlerinden etkilenerek oluşan ekspresyonizmde ise önemli olan, sanatçının iç gerçeğidir, zira Türkçesi de dışavurumculuktur. Sanatta aklı ve şuurun kontrolüne gıcık olan gerçeküstücülüğün öncü ismi Andre Breton’dur. Diğer temsilcileri, Picasso, Salvador Dali, Aragon vb. “Varlık özden önce gelir,” sözüyle en kısa şekilde ifade edilebilecek varoluşçuluk, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ortamda geniş yankı bularak bunalımı, umutsuzluğu, insanın hayattaki ‘saçma’ vaziyetini sembolik bir dille anlatmış, bundan dolayı halktan ziyade aydın zümreye hitap edebilmiş.

    Modernizm ise özellikle realizme tepki olarak doğar. Çünkü, 20. yüzyılda bilimdeki gelişmeler sonucunda insanın dış gerçekliğe güveni azalmıştır. Perpektivizm anlayışı oluşur. Bununla birlikte sanatın kurmaca olduğuna dikkati ilk olarak modernistler çekmiştir. Postmodernizm de insanların uygarlığa ve insanlığa güven duymadığı bir ortamda gelişir. Büyük savaş, nükleer silahlar, insanlığın yok olma tehlikesi bu inancı zedeleyen etmenlerdir. Öte yandan modernizmin fikrini de etkileyen bilimsel gelişmeler postmodernizmi de etkiler. Bunlar; kuantum fiziğinin ortaya koyduğu belirsizliğin, Einstein’in görecelilik kuramının, doğrunun ancak belli koşullarda ve göreceli olarak doğru olduğu; evrenin bir sistemler karmaşası olması, evrenin giderek genişleyip yok olmaya doğru gittiği görüşleridir. Bunlar sonucunda, insanın kadim değişmeyene duyduğu inanç ve özlem, arzu da yıkılmaktadır.

    Edebiyata 1950 ile girip 70-80’li yıllarda genişleyen postmodernizmin bazı temel özellikleri şunlardır:
    - Önemli olan anlamın berrak olması değil, zengin olmasıdır.
    - En temel özelliklerinden birisi ve mevcut bilimin yansıması olan belirsizlik. Evren bir kaostur, bu kaos içinde hiçbir şeyi hatta kendimizi bile bilemeyiz.
    - Haliyle böyle düşüncenin doğal sonucu olarak, mevcut sanatı ve değerleri sorgulama. Bunun neticesinde insan da kendini yeniden keşfe dalmalıdır. Bu da kimlik karmaşasını beraberinde getirir.
    - Alt – üst kültür ayrımı tanımaz, kültürün bütünlüğünü esas alır. Dostoyevski’nin eserleri ile isimlerini bilmediğim veya aklıma gelmeyen sözüm ona yazarların eserleri, Tv dizileri ile sanat filmleri vs hepsi aynı düzeydedir.
    - Sanat kurmacadır, önemli olan bu kurmaca yapının sergilenmesidir. Sanatçının bu yönde elinde her şey malzeme niteliği taşır.
    - Postmodern sanatçı, sanat ile gerçek arasındaki bağlantıyı yok etmeyi amaçlar.
    - Gerçekler görecelidir ve tartışmaya açıktır.
    - Postmodernizm, etnik kökler ve fundamentalizm (köktendincilik) ile de bağlantılıdır. İçinde yaşadığımız devirle hesaplaşma olarak da görülen postmodernizm, köktendinciliğin nedeni ve sonucu olarak da görülüyor. Aynı zamanda dinin dogmatik yapısını farklı şekillerde yorumlamaya açar.
    - Bireyde kimliğini bulma ve kendini kanıtlama arzusunu körükler. Bu arayış günümüzle hesaplaşmayla birleşince doğal olarak geçmişe dönüşe neden olur. Bu da geçmişe duyulan nostaljik özlemle kendini su yüzüne çıkarır.
    - Postmodernizm, tüm sistemlerin demokrasi adı altında bireyciliği kitleleştirerek yok ettiğini düşünür. Günümüzdeki bireylerin ancak bir gruba ait olarak var olduklarını ve ait oldukları kimliğin özelliklerini gösterdiklerini söyler. (siyah, beyaz, erkek, kadın, sağcı, solcu vb:)
    - Kimlikleri sorgular, bize bunların altında verilen doğruları ve kavramları tartışır; bu ister istemez toplumların bölünmesine neden olur. Sosyal medyanın da etkisiyle bunun seviyesi daha da artar. Etnik hareketler, feminizm, kadın hareketleri, homoseksüel haklarının tartışılması bunun yansımaları olarak gösterilir. Bu görüş, tarih, felsefe, edebiyat, eleştiri gibi pek çok alanın doğrularının da sarmakta ve her şeyin sınırları birbirine karışır. Bununla paralel olarak insanlar arası iletişim ve uyum da azalmaktadır. Buluşulacak ortak paydalar ortadan kalkar. Yerlerine küçük küçük paydacıklarla kamplaşma yaşanır. Her kamplaşma kendi gerçekliğinde yaşar. Haliyle postmodernizmin farklılıkları bir araya getirerek evrensel olma iddası zedelenir.
    - Postmodern sanatçı başka metinlerden de sıklıkla faydalanır. Metinlerarasılık özelliği ile eserde başka eserlerden metinler yer alabilir. Bunu referans vermeden alabilir, alıntılar yapabilir. Bu parçaları birbirlerine ekleyip hiçbir yorum yapmadan yeni bir kurgu içinde sunabilir.(pastiş)
    - Orta sınıf kültürü olarak gelişen akım için, şöhret kimsenin tekelinde değildir, en sıradan bir kişi bile bir ana şöhret olabilir. Zira günümüzde sosyal medyalarda bu sıklıkla yaşanılıyor. Youtube kanalı açma, twitter’da dikkat çekici sözler etme, instagramda fiziksel özelliklerini ön plana çıkarma sıradan insanları ünlü yapma yolları olmuştur.
    - Postmodern romanda, bütünlük yoktur. Bölümler arası bağlantılarda kopukluklar görülür, birbirleriyle ilişkili olmayan kahramanlar bulunabilir. Anlatılanlar okurun, düş ile gerçek arasında ikilem yaşamasına neden olur. Dikkat çekici sonlar veya net bir finale sahip sonlardan ziyade okurun “ee ne oldu şimdi” demesine neden olacak sonlar tercih edilir.
    - Okurdan dedektif veya bulmaca çözen gibi davranılması beklenir.
    - Neticede, evreni anlamak nasıl mümkün değilse sanat eserinde de bir anlam aramak boşunadır anlayışı hakimdir.

    Kitabı çok beğendim. Edebiyat akımlarının oluşumunu tarihsel nedenleriyle ele almış, onların arasındaki ilişkiler ve karakteristik özellikleri, önde gelen isimleri okuru sıkmadan ve yalın şekilde ortaya koyulmuş. Sonlarda, Türk edebiyatındaki yansımalarına kısaca yer verildikten sonra bu akımlara örnek olması için metinlere de yer verilmiş. Herkese tavsiye ederim. ,


    İyi okumalar.
  • 170 syf.
    ·4/10
    (Spoiler içerir.)

    Kitabın yazarı Yann Martel, o çok sevilen ve sinemaya da uyarlanan Pi’nin Yaşamı kitabının da yazarı aynı zamanda. Kitap 180 sayfadan oluşuyor. Olayların akışına göre kitabı üç bölümde inceleyeceğim, bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını da düşünüyorum çünkü biraz karmaşık bir olay örgüsü var. İlahi Komedya’yı okumuş olan varsa isimler tanıdık gelecektir. Kimdir bu Beatrice, kimdir bu Virgil? Beatrice, Dante’nin çocukluk aşkıdır. Virgil de Dante’ye İlahi Komedya boyunca rehberlik eden kişi. Beatrice Dante’ye yalnızca Cennet yolculuğu boyunca eşlik eder. Araf ve cehennemde ise rehber Virgil’dir. (Uzun hali Virgilius.) Kitabı satın aldığım zaman arka kapağı okumadan ismine aldanıp almıştım, bir İlahi Komedya aşığı olarak Beatrice ve Virgil’den bahsettiğini düşünmüştüm fakat sayfalar ilerledikçe Beatrice ve Virgil’in bizim bildiğimiz Beatrice ve Virgil olmadığını fark ettim. Peki kimler bu şekilde isimlendirilmiş olabilir? Bir maymun ve bir eşek…
    Ana karakterimiz Henry. Henry bir yazar fakat bizim bildiğimiz sıradan yazarlardan değil. İlk kitabı milyonlarca satmış, dünyanın hemen hemen her yerinde tanınan oldukça popüler bir yazar. Hatta yolculuk ederken kitabını okuyan insanlara rastlıyor, ilk kitabının beyazperdeye uyarlanması için de çalışmalar başlatılmış durumda. Henry’nin en önemli özelliği ise kitaplarında kendi ismini kullanmaması, takma isim kullanarak yazmayı tercih etmesi. Ona göre ünlü olmak, homoseksüel olmaktan, Yahudi olmaktan ya da belli bir azınlığa mensup olmaktan farksız. Çünkü siz kimseniz osunuzdur ama insanlar kendi görüşlerini üzerinize yansıtırlar. Karakterler arasında bir de Sarah var. Sarah Henry’nin eşi. Özellikle yazarlık konusunda Henry’nin önemli bir destekçisi. Son karakter ise tahnit ustası. Tahnit işi ölü hayvanların içlerini doldurarak onları sergileme anlamına geliyor. Bu işi yapan kişilere taxidermist de deniliyor. Karakterleri tanıdıktan sonra artık ilk bölüme başlayabiliriz. Daha önce de belirttiğim gibi kitap bölümlerden oluşmuyor, bölümlere ayırma fikri bana ait, çünkü bu şekilde daha anlaşılabilir olacağını düşünüyorum.
    Başlangıç
    İlk bölümde Henry’nin yazarlık öyküsüne tanık oluyoruz. Henry uluslarararası üne sahip bir yazar iken bir anda yazarlığı bırakmaya karar veriyor ve Sarah ile birlikte başka bir yere yerleşiyorlar. Tüm bunların başlangıcı ise Henry’nin ikinci kitabını yazmaya karar vermesi ile oluyor. Henry, ilk kitabı ile kavuştuğu üne güvenerek ikinci bir kitap için editörlerle görüşüyor. İkinci kitap, birinci kitap ile alakası olmayan, tuhaf bir formata sahip. Matbaa piyasasında “ikiz kitap” olarak adlandırılan tarzda bir kitap bu. “Bir ikiz kitabın sayfalarını çevirmeye başlarsanız yarısından sonra sayfaları tersten okumak zorunda kalırsınız. Yapışık ikizini okumak için kitabı baş aşağı çevirmeniz gerekir. Zaten bu yüzden ismi ikiz kitaptır.” Henry’nin kitabını ikiz kitap şeklinde yazmak istemesinin nedeni ise kitabın bir yarısının roman, diğer yarısının ise deneme olması. Bu iki edebi türü ancak ikiz kitap ile birleştirebileceğini düşünüyor. Kitabın konusu Avrupa’daki Yahudi soykırımı. Henry’nin Holokost olarak gördüğü, (Holokost: Bir hayvanın bütün bir şekilde yakılarak kurban edildiği dini törenler.) Naziler ve gönüllü yandaşları tarafından yapılan bu soykırımla ilgili pek çok kitap yazılmış. Bu kitabın diğerlerinden daha farklı ve ilgi çekici olabilmesi için de farklı bir format denemesi gerektiğini hissediyor fakat ne yayınevinden ne de editörlerden olumlu bir geri dönüş alamıyor. Primo Levi’nin “Bunlar da mı İnsan?” adlı kitabının da bu konuyu ele aldığını düşündüğünde kendi kitabını zaten yetersiz bulan Henry, çevresindeki diğer insanların da özgüvenini zedelemesi ile yazmaya bir müddet ara veriyor. Kanadalı olmasına rağmen kitaplarını Almanca yazıyor oluşu da eleştiri alan noktalardan birisi. Fakat Henry bunun nedenini şu şekilde açıklıyor: “Almancanın kaba telaffuzu, belirgin fonetik yazımı, gizli şifreli grameri ve mimari sözdizimi hoşuma gidiyor.İngilizce’nin yeni ile yabancıyı kullanma dürtüsü, diğer dillerdeki sözcükleri çalma şevki, vicdan azabı duyma konusundaki yeteneksizliği, müzeleri doldurabilecek bolluktaki kelime dağarcığı, yazım denetimi konusundaki umursamazlığı, dilbilgisi ile ilgili “takma kafana, mutlu ol yeter” tavrı…” Yazma işini bıraktıktan sonra ufak çaplı denemeleri oluyor fakat hiçbirini yayımlama amacı gütmüyor. Son olarak kafasını dağıtmak için bir tiyatro kulübüne yazılıyor ve Chocolate Road isimli bir çikolatacıda çalışmaya başlıyor. Tüm bu olayların arasında en güzel haber ise eşi Sarah’ın hamileliği oluyor, oğlu Theo dünyaya geldiği zaman Henry onun bir ilham kaynağı olabileceğini düşünüyor. Theo’nun doğumundan sonra barınaktan bir kedi ve köpek de sahipleniyorlar, köpeğe Erasmus, kediye de Mendelssohn adını veriyorlar.Eski hayranlarından gelen mektuplar ise boş vakitlerini değerlendirdiği bir hobi halini alıyor. İçtenlikle yazılmış mektupları özenle cevaplıyor. Henry’nin yazdığı öykülerde kişileri insanlardan değil hayvanlardan seçmesi de hayranları tarafından merak konusu olan durumlardan birisi. Mektupta bu konuyla ilgili soru soran bir okuruna şu yanıtı veriyor: “ Eğer Bavyeralı ya da Saskatchewanlı bir dişçinin hikayesini anlatıyorsam okuyucuların dişçilik hakkındaki, Bavyeralılar ve Saskatchewanlılar konusundaki bilgilerini, önyargı ve klişelerini tartmam gerekir. Öte yandan Bavyeralı ya da Saskatchewanlı dişçi bir suaygırıysa iş bambaşka bir boyut kazanır. Okuyucu dikkat kesilir çünkü ister Bavyeralı, ister başka bir yerden olsun suaygırı bir dişçi hakkında herhangi bir önyargısı yoktur.” Bu kısım o kadar hoşuma gitti ki, fablları neden bu kadar çok sevdiğim hakkında da bir farkındalık kazandırdı sanki. Aslına bakarsanız Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin de aynı kaygı ile yazıldığını düşünüyordum fakat bunu cümleye dökecek olsam ancak bu kadar net anlatırdım. Dönelim Henry’ye. Henry okur mektuplarını yanıtlarken ilginç bir mektupla karşılaşır. Mektubun içinde bir adet tiyatro oyunu ve Gustave Flaubert’e ait Konuksever Aziz Julian Söylencesi vardır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni biraz araştırdım. Flaubert’in ard arda yayınladığı üç kısa öyküsünden biri olan bu öykü ortaçağa ait bir masal olarak da görülebilir. İlerleyen bölümlerde Julian’ın öyküsü işimize yarayacak, o yüzden bu kısmın dikkatli bir şekilde okunması gerekiyor. Kitapta sayfalarca anlatılan bu öykünün bizi ilgilendiren ve bilmemiz gereken yönleri ise şu şekilde: Julian bir kral ve kraliçenin oğlu. Kraliçe dualarının ardından bir erkek çocuğu dünyaya getiriyor. Üç gün dört gece süren kutlamalar yapılıyor. Kraliçe bir gece uyandığında ayışığında yaşlı bir adamın yüzünü görüyor. Yaşlı adam bir keşiş olduğunu söylüyor ve ardından kraliçeye: “Sevgili anne, ne mutlu sana, çünkü oğlun bir aziz olacak.” diyor. Baba için de bir kehanet söylüyor ve “Oğlunuz! Çok kanlı! Çok şerefli! Daima servet sahibi! Bir imparatorun ailesi. “ cümlelerini kuruyor. O günden sonra kral ve kraliçe Julian için kehanetlerin gerçekleşmesini bekliyorlar. O esnada Julian başpiskopos oluyor. Fakat Julian ile ilgili önemli olan asıl kısım bu öyküyü gönderen okurun sarı fosforlu kalem ile çizdiği yerler. Bu kısımları dolaylı yoldan anlatırsam Julian’ın öyküsündeki duygunun yok olacağını düşünüyorum. O yüzden sarı kalem ile çizilmiş satırları olduğu gibi aktarıyorum:
    “Günün birinde kilisedeki ayin sırasında duvardaki delikten küçük bir beyaz farenin burnunu uzattığını fark etti. Fare sunağa çıkan ilk basamakta koşuşturmaya başladı, iki üç kez ileri geri gitti geldi, sonra çıktığı delikten içeri kaçtı. Ertesi sabah Julian fareyi yeniden görebileceği düşüncesiyle sıkıntılıydı. Fare yine deliğinden çıktı. Sonraki her pazar fareyi beklemeye koyuldu ve bu onu rahatsız etmeye başladı, ta ki bu işten nefret edip fareden kurtulmaya karar verinceye dek. Kapıyı örtüp basamakların üzerine ekmek kırıntıları serptikten sonra elinde bir sopayla deliğin önünde beklemeye koyuldu. Uzun bir sürenin ardından pembe bir burun göründü, sonra da farenin geri kalanı. Julian fareye sopasıyla hafifçe vurdu ve küçük bedeninin yerde hareketsizce yatışı karşısında şaşkınlığa uğradı. Taş zeminin üzerinde bir damla kan vardı. Kanı hemencecik ceketinin koluyla silip fareyi dışarı attı ve hiç kimseye bir şey söylemedi.” Bundan sonra Julian bir güvercini öldürüyor, hem de bu işi büyük bir ustalıkla yapıyor ve hayvanın bedeni kaskatı kesilene kadar başından ayrılmıyor. Daha sonra köpek, balık, akbaba, karga, ayı, boğa, tavşan, kunduz gibi pek çok hayvan öldürüyor. Tüm bu cinayet sahneleri kitapta betimlemeler ile uzun uzadıya anlatılmış fakat hepsini alıntılamak zor olacağı için bir örnek yeterli olur diye düşünüyorum. Öykünün bitimine yakın bir yavru geyik ve ailesinin Julian tarafından vahşice katledilişi anlatılıyor. Erkek geyik ölmeden önce koşarak Julian’ın yanına geliyor ve kilise çanının uğultusu eşliğinde ona “Lanetlen! Lanetlen! Lanetlen! Günün birinde sen zalim yürek, annenle babanı da katledeceksin.” dedikten sonra ölüyor. Geyiğin bu lanetinden sonra Julian avlanmaktan vazgeçiyor, paralı askerlik yapmaya başlıyor ve çok başarılı oluyor. Hatta Oksitanya İmparatoru’nu Kordova halifesinin elinden kurtardığı için ödül olarak imparatorun kızıyla evleniyor. Bu şekilde kehanet gerçekleşmiş oluyor ve Julian imparator ailesine katılıyor. Evliliği dışardan kusursuz gibi gözükse de Julian her gece rüyasında avlandığını görüyor. Yaptıkları için pişmanlık duymak bir yana, o günlerin özlemini çekiyor. Tüm bu anlattıklarım okurun sarı kalemle çizdiği yerler bu arada. “Julian rüyasından gözü vahşice dönmüş olarak uyanırdı.” cümlesi de okur tarafından çizilmiş olan cümlelerden. Öykünün bitimine doğru bir akşam Julian eve dönüyor ve karısının annesi ile babasını yatıya çağırdığından haberi olmadığı için babasını karısının sevgilisi sanıp uykularında herkesi doğrayıp öldürüyor. Bu şekilde geyiğin laneti de gerçekleşmiş olur. Son olarak Julian bir cüzzamlıyı evine alır ve onu doyurur, yatağını verir. Bu kişi aslında Hz. İsa’dır. Bu şekilde Julian’ın affı gerçekleşir ve hayvan ölümlerinin tamamı havada kalır. Julian kurtarıcısıyla birlikte göğe yükseldiğinde arkasında kurumaya yüz tutmuş derelerce hayvan kanı bırakır. İşin şaşırtıcı yanı ise bu hikayede işaretlenen yerlerin yalnızca katledilen hayvan sahneleri olmasıdır. Konuksever Aziz Julian Söylencesi hakkında bunları söyleyebilirim. Fakat Henry için okurun gönderdikleri yalnızca bu öykü ile sınırlı kalmıyor. Zarfın içinden bir de tiyatro oyunu çıkıyor. Henry tüm bu gönderilenleri incelerken uygun bir mekan arayışı içinde oluyor. Hatta şu kısım çok hoşuma gitti: “Mekanın işte başarının anahtarı olduğuyla ilgili anlayış sanatta da geçerlidir, hatta hayatın kendisinde de. Çevremiz ne kadar besleyiciyse ona göre gelişir ya da sararıp solarız.” Tiyatro oyunu Beatrice ve Virgil’in bir armut hakkında konuşmalarıyla başlıyor. Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun. Hayatında hiç armut görmemiş olan Beatrice’ye Virgil tarafından armut betimlemeleri yapılıyor. Sayfalarca konuşma yalnızca armut hakkında. Şu kısmı alıntılamak istedim:
    Beatrice: Peki ama tadı nasıldır? Daha fazla dayanamayacağım.
    Virgil: Olgun bir armudun içinden tatlı ve sulu lezzeti taşar.
    Beatrice: Kulağa harika geliyor.
    Virgil: Armudu dilimlediğin anda, içinin göz kamaştırıcı bir beyazlıkta olduğunu görürsün. İçinden gelen ışıkla parıldar. Yanlarında bir armut ile bir bıçak taşıyanlar asla karanlıktan korkmazlar.
    Henry, kendisinden yardım isteyen bu okuruna teşekkür ediyor ve aynı zamanda tiyatrosu için tebrik ediyor. Mektubu postaya verdikten sonra her şey normal seyrinde devam ediyor. Fakat Henry bu kişinin sıradan bir okur olmadığını düşünüyor ve onu bulmak için adresine gitmeye karar veriyor. Bu noktadan sonra artık kitabın ikinci kısmına geçiyoruz.
    Okapi Tahnitçilik
    Bu kısma olayların geçtiği asıl mekan olan dükkanın ismini vermek istedim. Mektup yazan okurun dükkanı burası. “Okapi Tahnitçilik.” Okapi, Kongo’nun bataklık ormanlarında yaşayan, bir metre yüksekliğinde, gövdesi kızıl kestane, bacakları zürafa gibi siyah beyaz çizgili olan memeli bir hayvan. Tahnitçi ise içi doldurulmuş süs hayvanı maketi yapan zanaatkar. Literatüre bu şekilde geçmiş olsa da kişisel görüşüm tahnit işinin bir ruh hastalığı olduğudur. İnsanların ilgi alanları beni zerre kadar ilgilendirmese de ölmüş bir hayvanın içinin doldurularak sergilenmesini hoş bir durum olarak karşılayamıyorum. Bu yüzden kitabın bu kısmından başlayarak tahnit ustasına hep bir önyargı ile yaklaştım. İlk bölümde Henry’nin bahsettiği Bavyeralı suaygırı dişçi durumuna en iyi örneklerden biri oldum sanırım :) Tahnit ustası kitabın bir bölümünde şöyle diyor: “Ben yazar Gustave Flaubert sayesinde tahnit ustası oldum. Bana esin kaynağı olan Konuksever Aziz Julian Söylencesi adlı kısa öyküsüydü. İlk hayvanlarım önce bir fare, ardından bir güvercindi, tıpkı Julian’ın ilk öldürdüğü hayvanlar gibi. Bir şeyin başına telafisi olanaksız bir olay geldikten sonra kurtarılıp kurtarılamayacağını görmek istiyordum. Bu nedenle tahnit ustası oldum: tanıklık etmek için.” Tüm bu söylemler bana yine ikna edici gelmedi tabi…
    Olaylara dönecek olursak Henry Okapi Tahnitçilik tabelasını gördüğünde içi doldurulmuş olan okapi gözüne çarpıyor ve Aziz Julian Söylencesi’nde neden hayvanların ölümleri ile ilgili kısımların işaretlendiği az çok kafasında canlanıyor. Kitabın bu bölümünde tahnit ustasının hiç de yardım istermiş bir havada olmadığı seziliyor. Henry dükkana ne zaman gitse her seferinde aynı kibir ve baştansavma tavırlarla onu karşılıyor. Tüm bunlara rağmen Henry kendisini yardımcı olmak zorunda hissediyor. Dükkanı incelerken daha önce adını bile duymadığı pek çok hayvanın doldurulmuş halleriyle karşılaşıyor. Burada atlanmaması gereken ayrıntı ise Henry’nin dükkana her zaman Erasmus ile birlikte gittiği. Erasmus sürekli huysuzlandığı için bir süre sonra Henry onu atölyeye almak yerine başka bir yere bağlamayı tercih ediyor. Tahnit ustası ile birlikte tiyatro oyununu incelemeye koyulduklarında Henry karakterlerin isimlerinin neden Beatrice ve Virgil olduğunu soruyor. O zaman kilit nokta da açığa çıkmış oluyor. “Beatrice bir eşek, Virgil ise maymun.” Bu hayvanlar değişik bir öykü ile dükkana gelmişler, birisi bilim enstitüsü tarafından birisi de kilise tarafından alınacakken karar değiştirilmiş ve her ikisi de bu tahnit dükkanına gönderilmişler. “Otuz senedir buradalar. Virgil ile Beatrice cehennem yolundaki rehberlerim.” Bu konuşmalardan sonra Henry sık sık dükkana gidip gelmeye devam ediyor, tiyatro oyununun bölümleri ve birlikte yazdıkları yerler de kitapta verilmiş. Neden bir eşek ve maymun seçildiği sorusunun cevabı ise “Çünkü maymunlar zeki ve çevik olarak bilinirler, eşeklerse inatçı ve çalışkan. Bunlar hayvanların hayatta kalmalarını sağlayan özelliklerdir.” cümlesinde ifade ediliyor. Oyunun devamında Beatrice ve Virgil armuttan, muzdan ve etraflarındaki gidişattan konuşuyorlar. Oyunda hoşuma giden ve altını çizdiğim bir diğer yer ise şu kısım:
    Virgil: Bana göre kader güneş gibidir. Güneşte durduğunda gölgenin oluşmasını engelleyebilir misin? Sana yapışmış, sürekli senin şekline bürünmüş,durmadan sana seni hatırlatan o karanlık bölgeyi üzerinden atabilir misin? Atamazsın. Bu gölge şüphedir. Güneşte kaldığın sürece seni adım adım takip eder. Kim güneşte kalmak istemez ki?
    Beatrice: Ama güneş gitti Virgil, gitti. (Gözyaşlarına boğulur ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.)
    Bu bölümde oyunla ilgili ilginç bir detay daha öğreniyoruz. Oyunun ismi “20. Yüzyıla Ait Bir Gömlek.” Oyun Gömlek adlı bir ülkede geçiyor ve komşu olan diğer ülkeler ise Eldiven, Şapka, Çorap, Palto, Çizme, Pantolon, Ceket. Hatta olay bir gömleğin sırt kısmında geçiyor, çizgili bir gömlek. Böyle tuhaf bir simgesellik tercih edilmesi bana pek mantıklı gelmemişti. Sonra devam ettikçe tahnit ustası ile Henry arasındaki şu konuşmayı okudum:
    -“Neden bir gömleği seçtiniz? Buradaki simge nedir?”
    -“Her ülkede gömlek vardır, her insanın üzerinde.”
    -“İçindeki evrensel tınısı yani?”
    -“Evet. Her gün gömlek giyeriz.”
    -“Yani hepimiz Gömlek’te yaşıyoruz. Demek istediğiniz bu mu?”
    -“Doğru. Ceket, Gömlek veya Pantolon’da; ama bu Almanya, Polonya, Macaristan da olabilirdi.”
    Bu konuşmadan sonra Henry ve tahnit ustası tekrar tiyatro metnine dönüyorlar. Beatrice ve Virgil haftanın günleri hakkında konuşuyorlardı:
    Virgil: Ama haftanın her günü kötülük vardır.
    Beatrice: Çünkü haftanın her günü ortalıktayız.
    Beatrice ve Virgil’in konuşmaları bana bir noktadan sonra anlamsız gelmeye başladı. Çünkü yaptıkları şey bir olay hakkında konuşmak değildi, sıkıcı bir durum hikayesi okuyor gibi hissetmeye başladım. Konuşmalarda altını çizebileceğim cümleler gitgide azalıyordu. Daha sonra yaptıkları şeyin “konuşmak üzerine konuşmak” olduğunu fark ettim. Akıllarına gelen ilk şey, etraflarında gördükleri ilk nesne onların konuşma konusu oluyordu. Tüm bu olaylar olurken Henry, tahnit ustasıyla ilgili zihninde oturmayan bazı taşlar olduğunu fark ediyordu.
    Kimdir Bu Taxidermist?
    Henry, oyundaki karakterler içinde yalnızca bir maymun ile bir eşeğin olmadığını görüyor. Bir erkek çocuğu ile iki arkadaşı da oyun içinde yer alıyordu. “Demek ki oyun sadece hayvanlar üzerine kurulu değil.” diye düşünürken Sarah ile konuşup tahnit ustası hakkındaki izlenimlerini de ona şöyle aktarıyor:
    -Adam tam bir cins. Bir porsuk kadar hırçın. O oyununa da bir türlü aklım ermiyor. Hayvanlar var, bir eşek ile bir maymun. Kocaman bir çizgili gömleğin üzerinde yaşıyorlar. Aslında her şey tamamen hayali, ama yine de içinde bana, nasıl desem, Holokost’u anımsatan öğeler var.”
    -Holokost’u mu? Sen de her şeyde Holokost’u görür oldun.
    -Bunu söyleyeceğini biliyordum. Ancak burada bazı göndermeler var, örneğin çizgili gömleklere.
    -Ne olmuş yani?
    -Şey, Holokost sırasında…
    -Evet, Holokost’tan ve çizgili gömleklerden haberim var. Ama örneğin New York Borsası’ndaki kapitalistler de çizgili gömlek giyerler, palyaçolar da . Herkesin gardırobunda bir çizgili gömleği vardır.
    Bu konuşmadan sonra Sarah da adamı merak ediyor ve birlikte tahnit dükkanına gidiyorlar. Eve döndüklerinde bağıra çağıra kavga ediyorlar çünkü Sarah adamdan hoşlanmamak bir yana korktuğunu dile getiriyor. Henry, Sarah’ın olayı fazla büyüttüğünü düşünerek umursamamayı tercih ediyor ve tahnit ustası ile ilişkileri devam ediyor. Fakat Henry oyunun sahnelenmesi konusunda hala ikilemde. Benim de rahatsız olduğum anlaşılmazlık ve durağan cümleler, Henry’nin oyunun başarısız olacağını düşünmesine neden oluyor. Yann Martel bu konuyla ilgili şu cümleleri kullanmış: “Becket ve Diderot’nun oyunları başarıya ulaşmıştı. Ancak ikisi de çok kurnaz yazarlardı ve görünüşteki eylemsizliği bir sürü olayla desteklemişlerdi aslında. Oysa “Bir 20. Yüzyıl Gömleği” oyununun yazarı eylemsizliği beceremiyordu.” Oyundaki tüm bu anlaşılmaz ifadelerin ve kopukluğun tüm özeti tahnit ustasının beceriksizliği aslında.
    Henry, tahnit ustası ile son bir kez buluşmaya karar verdiğinde köpeği Erasmus inanılmaz bir şekilde hırçınlaşmış ve kedileri Mendelssohn’a zarar vermiştir. Veteriner her ikisini de uyutmuş ve sonrasında öldüklerini Henry’ye haber vermiştir. İki dostuna birden veda etmesinin yanında Sarah’nın hamile olması ve bu üzüntüyü kaldıramaması da Henry’yi çok yıpratmıştır. Son kez tahnit dükkanına gider ve elindeki tüm kağıtları teslim ederek artık yardım etmek istemeyeceğini söyler. Tahnit ustası her zaman olduğu gibi yine sesini çıkarmaz, kibirli bakışlarıyla onu uğurlar. Henry bu işin bittiğini zanneder fakat bir gün devam ettiği tiyatro kursuna mektup gelir. Oyunun devamı yazılıdır. 68 Nowolipki Caddesi isimli bir caddeyi tahnitçinin gizli notları içinde gördüğünü anımsar ve gitmeden bir araştırma yapar. Tahnitçiye “Neden Nowolipki? Garip bir kelime?” diye sorduğunda “ Beatrice bir ara ağlayacak gibi oluyor ve şöyle düşünüyor: “Now, oh lip, keep from trembling.” (Şimdi dudaklarım, titrememeye çalışın.) Cadde ismi, bunun kısaltması.” yanıtını alır. Henry adamın ikiyüzlü davrandığını ve yalan söylediğini anlar. Çünkü Nowolipki Caddesi Varşova’da gerçek bir cadde adıdır ve 68 numarada İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra içleri arşiv niteliğindeki malzemelerle dolu olan on metal konteynır ve iki süt tenekesi vardır. Bundan sonra tüm olaylar açığa çıkmaya, tahnit ustasının kim olduğu ve Henry’den ne istediği anlaşılmaya başlar.
    Tahnit ustası, hayvan kıyımından söz etmek için Holokost’u kullanmıştır. Hayvanlar, soykırım kurbanlarının sesiyle konuşturulmuştur. Hatta bu sahneden Beatrice, başına gelenleri Virgil’e şu şekilde anlatmıştır:
    Beatrice: Dinlemek ister misin?
    Virgil: Sen dinlememi istersen eğer.
    Beatrice: En azından bir kişiye anlatmam gerek, bu şekilde yaşadıklarım sözcüklere dökülmeden önce kaybolup gitmemi olur. Sana anlatmayacaksam kime anlatabilirim? İçeri getirildiğim anda yüzüme patlayan ilk tokadı hatırlıyorum. O anda bile bir şeyler, temel özgüven duygusu sonsuza dek yok olmuştu. Eğer Meissen porseleninden nadide bir koleksiyon varsa ve adamın biri eline bir fincan alıp bile bile yere atıp parçalarsa diğer parçalara aynı şeyi yapmasını kim engelleyebilir? Adam porselene karşı umursamazlığını belli etmişken, bir fincan ya da bir çorba kasesi olmuş ne fark eder? Bu konuda konuşmak öyle zor ki. Canım acıdı, ıstırap doluydu… Tek bir kibritin alevi karşısında irkiliriz, oysa ben burada kor ateşin ortasındaydım.
    Beatrice bu şekilde kendisine yapılan işkenceleri , vücuduna yapılanları teker teker anlatıyor. Henry şaşkınlık içerisinde oyunda yer alan bir erkek çocuk ve iki arkadaşının nerede olduğunu öğrenmek istediğinde tahnit ustası şunları anlatıyor:
    “Bu erkek çocuğu ve iki arkadaşı Beatrice ve Virgil’e inanılmaz işkenceler edip gidiyorlar. Olaylar aslında bu şekilde başlıyor. Aynı erkek çocuğu başka olayların da azmettiricisi. Örneğin köydeki kadınları öldürmek istiyorlar ve kadınlar kundaktaki bebekleriyle birlikte göle girip boğuluyorlar. Beatrice ve Virgil de tüm bunlara şahit oluyor, daha sonra kaçıp bir yere giderek armut hakkındaki konuşmayı yapmaya başlıyorlar. Bu arada Gustav isimli bir karakter de var. Gustav Beatrice ile Virgil’in sohbet ettikleri ağacın altındaki bir ceset. Onlar da cesetten rahatsız olmuyorlar, hatta tüm bu sohbetleri o cesedin başında yapıp cesetle oyunlar oynuyorlar. Çocuk mu? Çocuğa hiçbir şey olmuyor.”
    Tahnit ustası tüm bunları anlattıktan sonra Henry adamın kendisine göndermiş olduğu öyküyü hatırlıyor: Konuksever Aziz Julian Söylencesi. Bu öyküye bu kadar ilgi duymasının sebebi ise Julian’ın binlerce masum hayvanı katledişi ama her şeye rağmen kurtuluşunun etkilenmemesi. Öykü vicdan azapsız bir af sunuyordu. Bu durum gizleyecek bir şeyleri olan bir adam için oldukça cazipti. “Sarah tek bakışta adamın ne mal olduğunu anlamıştı. Onun gerçekleri görmesi neden bu kadar uzun sürmüştü? Kendisini masumların yegâne savunucusu olarak tanıtan eski bir Nazi destekçisiyle omuz omuza çalışıyordu. Ölüyü eline alıp onu güzel gösteren biriyle. Öldürücü mantık dışılık nasıl daha iyi biçimde örtülüp gizlenebilirdi? Tahnit sayesinde tabii.” Henry tüm bunları düşünürken adama dönüp oyunu istemediğini ve bir daha onunla çalışmayacağını belirtti. Fakat adam oyunu Henry’nin ceplerine tıkıştırmaya kalktı, bu işin böylece bitmesini istemiyordu. Henry arkasını dönmüş giderken “Bekleyin bir dakika.” diye seslendi. Henry’nin adamla yüz yüze gelmesi ile karnında bir sıcaklık hissetmesi bir olmuştu. Kapıya doğru yönelirken son bir kez vitrinde duran Beatrice ve Virgil’e bakıyordu. Tahnit ustası da arkasından geliyordu. Henry sürüne sürüne dışarı çıktı ve bu kez koca bir karanlığa gömüldü. Duyduğu en son ses motor sesiydi. Ambulans geldiğinde araba sahibi de başında bekliyordu. Kafasını çevirdiğinde tekrar bayılmadan önce gördüğü son şey Okapi Tahnitçilik’i saran alevlerdi. Tahnit ustası da içinde iken…
    Henry hastanedeki tedavisi sırasında dükkanda cebine sıkıştırılan parçaları tekrar okudu. Daha sonra öyküyü kendince tamamlayarak ona Beatrice ve Virgil adını verdi. Beatrice ve Virgil bittikten sonra da başka bir metin daha yazarak ona “Gustav İçin Oyunlar” dedi. On üç kısa bölümden oluşan bu eserin ilk bölümü şu şekildeydi:
    “On yaşındaki oğlunuz sizinle konuşuyor. Size açlıktan ölmek üzere olan aileniz için patates bulmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Yakalanırsa öldürülecek. Bunu yapmasına izin verir misiniz?”
    Kitap bu şekilde bitiyor… Üç bölümü de özetleyip kitabı en kısa haliyle değerlendirecek olursam şunları söyleyebilirim: Öncelikle kitabı Pi’nin Yaşamı kadar akıcı ve sürükleyici bulmadım. Sonu benim için sürpriz oldu, tahnit ustasının masum bir adam olmadığını az çok tahmin edebiliyordum ama soykırım olayı ile ilgili olabileceğini ve adamın Nazi destekçisi olabileceğini hiç düşünmemiştim. Konuksever Aziz Julian hikayesi ile kurulan bağ çok hoşuma gitti. İlk bölüm yalnızca Henry ile tahnit ustasının tanışması, oyunun içeriği hakkında bilgi verilmesinden ibaret. İkinci bölüm tahnit ustasının davranışlarının çözümlenmeye başlandığı ve hayvanların artık insanları simgelediğini anladığımız bir bölüm. Üçüncü bölümde ise tahnit ustasının kim olduğu, Henry ile olan hesabının yalnızca soykırım üzerine olan kitapla alakalı olduğu ve bu adamın hasta bir katil olduğu anlaşılıyor. Üç bölümü birden ele alıp kitabın tamamına baktığımızda tahnit ustasının eski bir Nazi, Henry’nin ise olup bitenden çok geç haberdar olan insanlık olduğunu görüyoruz. Kitap Hem Konuksever Aziz Julian Söylencesi’ni hem de İlahi Komedya’yı içermesi ile hafiften bir çerçeve hikaye tekniğine sahip bana kalırsa. Bunun dışında Samuel Backett’in Godot’yu Beklerken kitabını andırdığına dair söylemler de var. İki eserin tek ortak yönü ise olayların iç içe geçmesi ve son kısımda her şeyin açıklığa kavuşması.
    Tüm hikaye ve değerlendirme ortada olmasına rağmen kitabı okumadan karakterlerin ruhunun hissedilemeyeceğini düşünüyorum. Tahnit dükkanı ile ilgili betimlemeler öyle güzel yapılmış ki, okurken kendinizi Okapi Tahnitçilik’in içinde hissedebilirsiniz. Henry’nin bıçaklanma sahnesinin gözümün önünde canlanışı, taxidermistin (tahnit ustası) kendisi ile birlikte dükkanı yakışı… Kısacası kitabın yoruma açık ve tahminlerle yürüyen bir kitap olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda okuyarak bir kez daha o heyecanı hissetmenizi öneriyorum. O halde Beatrice ve Virgil’e selam olsun…
  • Bugün Huzursuzluğun Kitabı'ndan bir alıntı aklıma geldi:
    "Hissetmek; ne renktir acaba?"
    İşte bu kadar uzağım bir şeyler hissetmeye. Hissetmek neye benziyordu, içimizde neler dönüyordu o zaman geldiğinde? Her sevinç ve her hüzün bir süre sonra azalarak bitiyor (du sanırım). Benimkiler uzun zamandır hiç başlamadı. Belki bu durumdan bile muzdarip olmam, kendime "vah vah"lanıp "tüh tüh"lenmem gerekiyor. Sanmıyorum. Bunu bana dayatan insanlarmış gibi geliyor: Bir şeyler hissetme zorunluluğu. Her his, ucu ölümcüllüğe giden bir ok gibi. Bir yere saplanmak istiyor, dizginlenip duramıyor. Para, aşk, şehvet, milliyetçilik, sonu izm'le biten akımcılık furyası ve daha nicesi insanın icadı ve insanın insana dayattığı şeyler değil mi? Kendimizi bir şeylerin esiri etmek için doğmuşuz. Hiçbir şey bulamıyorsak, kendi kendimize esir oluyoruz. Farklıymışım gibi davranmama gerek yok, ben de kelimelere, kitaplara ve doğaya esirim. En azından benden bir beklentileri yok, bana zarar verme kapasiteleri minimumda ve bu tutkuları dizginleyebildiğime inanıyorum. Ya da, bilemiyorum...

    İnsanlar çok fazla şeye şaşırıyor ve dikkat kesiliyor. Bir restorana gittiğim zaman, düşen tabağa veya çatal-bıçağa inanılmaz bir dikkat kesilip bakıyorlar. Neden? Bütün muhabbeti ve düşünceleri kesip uzun bir odaklanma gerektiren bir şey mi bu? Umursamak, bu kadar basit mi? Bir anlık bakmaktan bahsetmiyorum, dakikalar süren bir umursama bu. İnsan, düşen nesneler üstüne bu kadar umursama duyabilir mi mesela?

    Her insan her şeyi yapabilir. Geçen gün kaç yıldır konuşmadığım bir insan, sırf ortak bir arkadaşımızın evlenip çocuk sahibi olduğunu belirtmek için bana yazdı, "çoook şaşıracağımı" iddia etti. Umrumda değil ki, neden şaşırayım? Her insan her şeyi yapabilir. Evlenebilir, sürüsüne bereket çocuk yapabilir, cinayet işleyip hapse girebilir (Türkiye'de salınma ihtimali daha yüksek) ve daha nicesini yapabilir. Hatta ölür de evet, eceliyle de, bir şeyler uğruna kendi isteğiyle de. Böyle bir dünyada, neye şaşırayım ki? Neye heyecan duyayım insan yaşantısına dair olan?

    Neyse ki beğenilme ve görüntülenme kaygısıyla yazmıyorum. Hatta fazla ilgi bunaltırdı, böylesi daha iyi. Benle beraber gömülsün bu düşünceler bir yerlere (başka sosyal medyam yok). Bir nevi günlük olarak kullanıyorum burayı. Yine de bir nebze ümitlerim yeşeriyor, çok güzel insanlar görüyorum burada.

    Hissetmenin rengini bulana kocaman bir tebrik.
  • 112 syf.
    ·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet


    Ulaş Başar Gezgin


    Sâdık Hidâyet (1903-1951), Muhammed Ali Cemalzade’yle birlikte, çağdaş İran yazınının öncüsü sayılıyor. Hidâyet, çeşitli Avrupa ve Asya ülkelerinde çalkantılı bir yaşam sürüyor. Defalarca kendi yaşamına son vermeye çalışıyor. Her defasında yazarak tutunuyor yaşama yeniden. Hidâyet’in intihar girişimleri, kişisel bunalıma bağlanır. Oysa ülkesindeki baskı ortamı da bununla yakından ilişkilidir. İlk çağdaş İran romanı olarak görülen ‘Kör Baykuş’ romanı, ülkesinde yasaklanır. Memleketine döndüğünde baskı ve kovuşturmalarla karşılaşır. 1951’de son intihar girişimi başarıya ulaşacaktır; bu girişimden önce, başbakan olan eniştesinin (Haj Ali Razmara) bir siyasal İslamcı tarafından öldürüldüğü haberini alır.


    Romancı Olarak Sâdık Hidâyet

    ‘Kör Baykuş’ (1937), Hidâyet’in 4 romanından biri (diğerleri, ‘Moğol Gölgesi’ (1931), ‘Aleviye Hanım’ (1933) ve ‘Hacı Aga’ (1945)). Günümüze kalan yapıtlarının çoğu, öykü dalında. Hidâyet, bugün hâlâ Farsça’dan dünya dillerine en çok çevrilmiş yazarların başında geliyor. Yazar ayrıca, eski Farsça’dan yaptığı çevirilerle ve bugün de okunan Hayyam incelemesiyle tanınıyor. En yakın arkadaşı Bozorg Ali’ye (Bozorg-i Alevî) göre Hidâyet, Hayyam’dan çok etkilenmişti; yapıtlarında Hayyam’ın izleri hissediliyordu.


    Kör Baykuş

    Hidâyet en çok, ‘Kör Baykuş’ adlı kitabıyla tanınıyor. ‘Kör Baykuş’, yazarla özdeş sayabileceğimiz başkişinin iç bunalımlarını dışa vurur; düşle gerçek, romanda içiçe geçer. Eve gelen kız ölmüş de cesedi çürümekte midir yoksa hepsi hayal midir? Bilemeyiz, başkişi de bilmek istemez. Anlatı, aşk acısıyla ilgiliymiş gibi başlar; ancak ilerleyen sayfalarda sorunların kökünün daha derinlerde olduğu anlaşılır. Belki başkişinin yaptığı ya da yaptığını sandığımız kötülükler, ilk dakikasından mutsuz başlayan evliliğinden ileri gelmiştir. Ancak bu evliliğin de düş mü gerçek mi olduğunu anlamakta zorlanırız. Yine de, bu karmaşık anlatıda, testi, şarap, kasap eti rengi, ihtiyar, “yer yarılsaydı da içine girseydim” dedirtecek denli yoğun bir utanç, sol işaret parmağının ağza götürülmesi, tek dörtlükten oluşan bir türkü vb. ortak öğeler var.

    Baştaki bölüm olmasaydı, anlatı, “beni sürekli aldatan karımı nasıl öldürdüm?” sorusu altında özetlenebilirdi. ‘Kör Baykuş’, ayrıca, hem uzunluğu hem de kapsamı dolayısıyla, romandan çok uzun öyküyü andıran bir çalışma... Kitabın Şah dönemi ve İslam dönemi İranı’nda yasaklanması garip; çünkü bu metin, siyasal boyutuyla toplumsal eleştiri içermiyor; onun yerine, karısı tarafından aldatılan bir bireyin, toplumsal ve siyasal bağlarından soyunuk bir biçimde, nasıl akıl sağlığını yitirdiğine ve/ya da bir katile dönüştüğüne odaklanıyor. İran’da şu anki rejimin kadın hakları karşıtı uygulamalarına koşut olarak, metin, “aldatan kadının cezasını çekmesi” gibi bir yorum üzerinden rejimle uyumlu duruma getirilmeye açık. Bu nedenle, kitabın yasaklı olmasının, içeriğinden değil, diğer kitaplarında toplumsal eleştiriye yönelen yazarın kişiliğine yönelik olduğunu çıkarsayabiliriz.


    Hacı Aga

    Hidâyet, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da, toplumsal ve siyasal eleştiriye yöneliyor; üçkağıtçı olarak gördüğü siyasetçileri doğrudan ve açık olarak eleştiriyor. Bu kitabın eski ve yeni İran’da yasaklanması şaşırtmıyor. Hacı Aga, 89 yaşında dinç bir adam. Devlette, ticarette, orduda binbir türlü bağlantısı olan nüfuzlu bir kişilik. Çıkarına uygun olduğu için Şah yanlısı; çevresine de kendisi gibi insanları toplamış. Aralarındaki konuşmalarda, Şah övgüsünden “Hitler Müslüman’mış” iddiasına kadar geniş bir yelpaze var. Fakat her sohbetin dönüp dolaştığı yer, maddi çıkar. Öte yandan, Hacı Aga bunu el altından yaparken, diğerleri daha açık’lar... Hacı Aga, sinsidir. İyi görünür, güler yüzlüdür, ama yalanın dolanın her türlüsü ondadır. Hiç tanınmayan ölmüş babasını saraylı bir soylu olarak tanıtır. “Biz soylular” diye konuşur. Malı mülkü fabrikası ve kaçakçılıktan kazanmakta olduğu paracıkları vardır; ama en küçük alışveriş için olay çıkaracak kadar cimridir.

    Hacı Aga, ileri bir yaşta olmasına karşın çok eşlidir. Eşlerinden biri doğum yapar; ama kendinden olduğuna emin olamaz. 8 kızdan sonra bir oğlu olur; ama onu sevemez çünkü oğlu ayyaş ve kumarbazdır. Din, Hacı Aga için göstermelik bir araçtır. Şarap da içer kumar da oynar, çok eşli olmasına karşın seks işçilerine de gider. Bakanlarla vekillerle içli dışlıdır; muhbirlik de yapar. Farklı kesimlerden insanlarla konuştuğunda nabza göre şerbet vermekte ustadır. Mollayla molla, özgürlükçüyle özgürlükçü olur. 2. Paylaşım Savaşı sonrasında İran işgal edilince, Aga, bu kez de Şah karşıtı ve işgal güçleri yanlısı olur. Sıvı gibi, her devrin kalıbını alır. Bu dönemde yaşını mahkeme kararıyla küçük gösterip milletvekili adayı olacaktır. Hitler hayranıdır. Bir an önce Nazi ordusunun Tahran’a girmesini beklemektedir.


    Hacı Aga’nın Öğütleri

    Hacı Aga, çocuğuna şu öğütleri verecektir:
    "Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kafi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden, hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din, ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. (...)” (s.50)

    Devrimci fikirleri, romandaki gazeteci dile getirecek; Aga’yı yerden yere vuracak kişi ise, pejmürde görüntüsüyle diğer ziyaretçilere benzemeyen münzevi bir şair (Munâdilhak) olacaktır. Aga, halkın kendilerine itaat etmeleri için, aç, muhtaç, cahil ve batıl inançlı kalmasını gerektiğini ileri sürer (s.95). O nedenle, sömürü düzeninin sürmesi için halk çocuklarının okumaması daha iyi olacaktır. Bu düzenin sürmesi için dinin nasıl kullanılabileceğini uzun uzadıya anlatır.

    Görüldüğü gibi, ‘Kör Baykuş’un tersine, ‘Hacı Aga’da toplumsal ve siyasal eleştiri açık ve net. Oysa yazar, daha çok ‘Kör Baykuş’la biliniyor. Bu arada, çevirmenin önsözde andığı senaryoya çevrilme kolaylığına ek olarak, Hacı Aga’nın tiyatro oyunu olarak oynanmak için oldukça uygun olduğunu burada not edelim.


    ‘Diri Gömülen’ ve ‘Üç Damla Kan’da Hidayet Öykücülüğü

    Önceki bölümde Sâdık Hidâyet’in romancılığını değerlendirdik. Bu bölümde ise, usta yazarın 2 öykü kitabına odaklanıyoruz: ‘Diri Gömülen’ (1930) ve ‘Üç Damla Kan’ (1932).

    Diri Gömülen

    ‘Diri Gömülen’ öyküsü, ‘bir delinin notları’ çıkmasıyla açılıyor. Ben diliyle yazılmış olan öykü, intihar ve genel olarak ölüm konularını işliyor. Bu öykünün, yazarın iç dünyasına dayandığı anlaşılıyor. İlginç olan, olağan seyrinde, intihar düşüncesine depresyonun eşlik etmesi ve depresyonun intihar düşüncesindeki bireyi hiç bir şey yapamaz ve yazamaz duruma getirmesi. Bu nedenle, intihar düşüncesinde olan yazarların çok azı bu konuda yazabilmiştir. Hidâyet’te ise, intihar düşüncesine şaşırtıcı bir yazma enerjisi eşlik ediyor.

    ‘Hacı Murad’ adlı öyküde, 3. tekil kişi anlatımıyla, aynı adlı bir esnaf konu ediliyor. Hacı’nın mutsuz bir evliliği var. Çocuk istiyorlar ama çocukları olamıyor. Başka bir evlilik yapmak da istemiyor, eşini sürekli dövüyor. Bu ‘uğursuz’ evlilik, onun başına bir iş getirecektir. ‘Fransız Esir’ adlı öykü, Fransız bir ev işçisinin 1. Paylaşım Savaşı sırasında Almanlar elindeki rahat esirlik yaşamını konu alıyor. Üçüncü tekilden anlatılan ‘Kambur Davud’ adlı öyküde, engelliliğin zorlukları konu ediliyor. ‘Madeleine’ adlı öyküde, ‘Fransız Esir’ öyküsünde olduğu gibi, birinci tekilden başkasının yaşamı anlatılanıyor. Bu, başkişinin Fransız bir genç kızla nasıl tanıştığının öyküsü... ‘Ateşperest’ adlı öyküde, Zerdüşt dini konu ediliyor.


    Abacı Hanım ve Ölü Yiyenler

    ‘Abacı Hanım’ öyküsünde, talibi olmadığı için dine sığınan Abacı Hanım betimleniyor. Bu öyküde, 1930’ların (hatta belki daha eskinin) İranı’nda, evde kalma yaşının 22 olarak verildiğini bir kenara yazalım. Bu din sığınısı, Abacı Hanım’da bir süre sonra gerici bir ideolojiye evrilecek, ‘açık’ kadınlara öfke duyacaktır. Kızkardeşinin evlenecek olması onu sevindirmez; kıskançlık nöbetleri geçirir. Elbette bu işin sonu iyi olmayacaktır, ama ne biçimde? Okurlar olarak önceden bilemeyiz. ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküde, 4 kadının (2 eş, birinin anası ve bir diğer kadın) konuşmalarına tanık oluruz. Adam, birkaç saat önce ölmüştür. Kadınlar, ölümden sonra birbirlerine düşeceklerdir. Onları sürprizli bir son beklemektedir. ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öyküler, yazarın İran toplumunu ne kadar iyi bildiğinin kanıtları...

    Kitaptaki son metin (‘Hayat Suyu’) bir masal. Bu masalı başka bir yazıda değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz (bkz. Gezgin, 2017). ‘Diri Gömülen’ kitabındaki öykülerin bir bölümünün İran’da diğer bölümünün ise Fransa’da geçtiğini de burada not edelim.


    Üç Damla Kan

    ‘Üç Damla Kan’ kitabında yaygın izlekler, çevirmenin de belirttiği gibi, intihar, cinayet ve ölüm... Bu kitabın, kitaba adını veren ilk öyküsünü ve ikinci öyküsünü önceki bölümde değerlendirdiğimiz için burada yeniden ele almıyoruz. Bu bunalım yazını izleklerine ek olarak, çevirmenin de belirttiği gibi, gerçekçi İran betimlemeleri öne çıkıyor. Çevirmen, ‘Üç Damla Kan’ın yapıtaşları olarak şunları anıyor:

    “Fakirlik, hastalık, cahillik, batıl inançlar, ölüden yardım umulması, falcılık, cincilik, hatalı evlilikler, kumalık ve "siga" düzeni [geçici çok eşli evlilikler anlamında –ubg], bencillik, sevgisizlik, ikiyüzlülük, gerçek hayata katlanamayarak mistik hayata ve inzivaya kaçış, hayal kırıklıkları, ikinci plana atılmış kadının mal muamelesi görmesi” (s.7).

    ‘Daş Âkil’ adlı öyküde, iki kabadayı arasındaki anlaşmazlığa tanık oluruz. Kabadayılardan biri, umulmadık bir kara sevdaya tutulacak, piyasadan çekilecektir. Ya da çekilecek midir? Bu kabadayı anlatısı, sonunda yerini hüzne bırakacaktır... Akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Kırık Ayna’ adlı öyküde, Fransa’da yaşayan başkişi (Cemşid), komşu kızla (Odette) bir süre sonra tanışıp yakınlaşacaktır. ‘Af Talebi’ adlı öyküde, bir adamın iki eşi arasındaki çatışma konu edilir. İlk eşinden çocuğu olmayan adam, eşini razı edip ikinci bir eş alır. İki eş bir türlü anlaşamayacaktır. İş, seri cinayetlere kadar varacaktır. Ancak, günahkar olan, bir tek ilk eş değildir. Bu öykü, konu ve yetkinlik düzeyi açısından ‘Ölü Yiyenler’i anımsatıyor. ‘Lale’ adlı öyküde, altmış yaşındaki bir adam (Hodâdâd) ile onun bulup bir baba gibi baktığı ‘Lale’ adlı 12 yaşındaki Çingene kızın arasındaki adı konulamayan ilişki konu ediliyor. Bu da akıcı, kendini okutan bir öykü...

    ‘Maskeler’ adlı öyküde, Menûçihr, Huceste’yi sevmektedir. Fakat Menûçihr’in ablası Ferengis, Huceste’nin başkasıyla ilişkisi olduğunu kanıtlayarak bu ilişkiye karşı çıkar. Üstelik Menûçihr, bu ilişki için ailesiyle zıtlaşmıştır. Kanıtı görünce ne yapacağını bilemeyecektir... Sonları hüzünlü olacaktır...

    ‘Pençe’ adlı öyküde, 15 yaşındaki Rebâbe (kız), 18 yaşındaki abisi Seyyid Ahmed’e üvey anasından çektiklerini anlatır ve öz annelerini öldürenin babaları olduğunu düşündüğünü söyler. Abisinin onu bu hayattan kurtarmasını ummaktadır. Üvey anne, ikisinin de yaşamını zindana çevirmiştir. Fakat beklenmedik bir gelişme, iki kardeşin arasını açacaktır. Sonuç, ikisi için de kötü olacaktır. Hidâyet, okuru asla güldürmemeye yemin etmiş gibidir...





    Nefsini Öldüren Adam

    Önceki üç öyküdeki gibi 3. tekil anlatımın geçerli olduğu ‘Nefsini Öldüren Adam’ adlı öyküde, başkişi, tasavvufa ilgi duyan ve ona göre yaşamaya çalışan Farsça ve tarih öğretmeni Miraz Husenyali’dir. Önce Hayyam ve Hafız gibi şairler, sonra mürşidinin yaptığı gizli işler onu bu yoldan saptıracaktır. Kendi kendisini baskılayan dünya görüşünden, Gürcü bir kadınla kurtulacaktır. Ama Hidâyet, böyle bir öyküde bile mutlu sona izin vermeyecektir.

    ‘Hülleci’ adlı öyküde, iki adamın (Şehbaz ve Mirza Yedullah) özellikle, her yılın geçen yılı arattığı, herşeyin pahalılandığı ve gençlerde yaşlılardaki üst düzey niteliklerin bulunmadığı gibi konuları işledikleri konuşmalarını dinleriz. Şehbaz’a göre, kendisi, eşi nedeniyle varını yoğunu kaybetmiştir. Mirza’ya göre de hayatını bir kadın mahvetmiştir. Karşılıklı dertleşirler. Bu öyküde, 8-9 yaşındaki kızlar evlendiriliyor! Bahsettiği kadın da bu çocuk gelin! 12 yaşındayken de boşanırlar! Bir daha evlenmek için hülle yapacaklardır; ancak hülleci, sözünde durmaz... İkiliyi sürprizli bir son bekleyecektir... Bu ve benzeri öykülerde, Hidâyet’in çokeşlilikten kaynaklanan sorunları anlatmadaki ustalığını gözlemliyoruz.

    ‘Goceste Doj’ adlı öykü, adını harabe bir kasırdan alıyor. Öykünün bir bölümü, her ikindi sonrası ırmakta yıkanan bir kız (Rûşenek) ile kasrın adıyla anılan ve büyücü olduğu düşünülen yaşlı bir adam (Heştun) arasındaki konuşmalardan oluşuyor. ‘Goceste Doj’, Yahudiliği de anan bir öykü... Bu son öyküde bizi törensel bir ölüm ve sürprizli bir son karşılayacaktır... Kitabın açılışındaki ‘üç damla kan’, bu öyküyle kapanışta da anlatılara eşlik edecektir...


    ‘Alacakaranlık’ta Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Alacakaranlık’ (1933) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Alacakaranlık’ kitabındaki ilk öykü olan ‘S.G.L.L.’, 2 bin yıl sonrasında geçiyor. İnsansoyunun tüm sorunları çözülmüş, tüm gereksinimleri karşılanmıştır. Ancak tek bir eksik vardır: “amaçsız ve anlamsız yaşamanın verdiği yorgunluk ve bıkkınlık” (s.11). Aslında Hidâyet, böylece farkına varmadan da olsa şunu söylemiş olur: Hayata anlam veren ve insana amaç kazandıran, sorunları ve gereksinimleridir. Öyküde, geleceğe ilişkin birçok bilim-kurgu öyküsünde olduğu gibi öncelikle gelecekteki toplum yapısı betimleniyor. İki sanatçı arasında düşünsel sohbetler söz konusu olacaktır. Konu dönüp dolaşıp aşka gelecektir. Öykünün, adını, üreme yetisini ve şehvet duygusunu yok eden ‘S.G.L.L.’ adlı serumdan aldığını öğreniyoruz. Fakat bilim-kurgu öyküsünde bile, Hidâyet’in adeta imzası diyebileceğimiz, intihar ve ölüm, belirleyici olacaktır. İnsanlar cinnet geçirecek, türlü yollardan ölecek ve öldüreceklerdir.


    Erkeğini Kaybeden Kadın

    ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’ adlı öykü, Nietzsche’nin kadın düşmanı bir sözüyle açılır. ‘Zerrinkülah’ adlı kadın, 2 yaşındaki çocuğuyla, eşini (Gulbebû) aramaktadır. Yol boyunca kurmacasal geriye dönüşlerle, tanışma ve evlenme öykülerini öğreniriz. Zerrinkülah’ın çocukluğu, birçok yaşıtınınki gibi, çok kötü geçmiştir; bu nedenle, evliliği bir tür kurtuluş olarak görmüştür. (Dikkat çekici bir ayrıntı, iki genç kızın “seviyor sevmiyor” oyununu papatya yerine üzüm taneleriyle oynuyor olması... Bir salkımın son tanesi kime rastlarsa, o, sevdiğine kavuşacaktır...) Fakat bu evlilik öyküsü, bir süre sonra aile içi şiddet dramına dönüşecektir. Hidâyet’in kendisi, hayatta huzur bulmamıştır; huzuru öykü kişiliklerine de çok görür.

    Başkişi, arayışının sonuna geldiğinde, olaylar hiç de umduğu gibi gelişmez; ama hayret, Hidâyet öyküsünden beklenecek bir biçimde, kendi canına kıymak için güçlü bir nedeni varken, bunu yapmaz. Hâlâ umut vardır. Bu öykü de, Hidâyet’in İran toplumunu derinden kavradığının bir kanıtı... Yazar, bu öyküde, ek olarak, yalnızca kendisininkini değil başkalarının iç dünyalarını da anlamakta ve anlatmakta oldukça başarılı olduğunu gösteriyor. Ayrıca, bu öyküde, esrarın İran toplumunda çok yaygın olduğunu görüyoruz. Bebeklere bile uslu dursunlar diye esrar veriliyor.


    Perde Arkasındaki Bebek

    ‘Perde Arkasındaki Bebek’ adlı öyküde, Fransa’da bir lisede, müdür yardımcısıyla ayrılmakta olan öğrencilerden biri olan İranlı Mihrdad’ın (erkek) konuşmalarına tanık oluruz. Mihrdad’a daha az utangaç olmasını öğütlemektedir. Onun hiç kız arkadaşı olmamıştır; ailesi, onu uygun gördükleri biriyle nişanlamıştır. Vitrindeki bir mankeni satın almayı düşünür; onu gerçek bir kadınla karşılaştırır. Sonunda satın alır da... 5 yıl sonra memleketine döndüğünde onu yanında götürecektir. Mankenle olan hastalıklı ve törensi ilişkisi, İran’da da sürecektir. Bu işin sonu hiç iyi olmayacaktır.

    ‘Dua’ adlı öykü, bir Zerdüşt metni alıntısıyla açılır. Öyküde, Zerdüştçülerin ölüm törenleri konu edilir. Hidâyet, ‘Dua’da ölü ruhları konuşturur. ‘Dua’, yazarın ustalığını eşli konuşmalarda (diyalog) gösterdiği bir öykü...

    ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde, üç ana kişilik var: Yurtdışında ziraat mühendisliği eğitimi alıp dönüşte baba mülkünde çiftlik hayatı yaşayan Feridun, üvey kız kardeşi Gülnaz ve eşi Ferengis. Feridun ile eşi arasındaki tek anlaşmazlık, dinsel inançtır. Feridun’un inancı yoktur; Ferengis ise dindar bir ortamda yetişmiştir. İlerleyen aylarda Ferengis ağır hasta olup yataklara düşecektir ve kurtarılamayacaktır. Bu ölüm, Feridun’u yıkar. Yoksa öbür dünya var mıdır? Evleri perilenmiş midir? Hidâyet, bunun bir peri masalı olmasına izin vermeyecektir; zaten batıl inançlarla mücadele eden bir yazardan başkacası da beklenemezdi.

    Tarihsel bir anlatı olan ‘Son Gülüş’ adlı öykü, Buda’dan varlığın geçiciliğine ilişkin bir alıntıyla açılıyor. Arap sömürgecilere yönelik İranlı öfkesinin öne çıktığı ‘Son Gülüş’ün ilk bölümü, eşli konuşmalara verdiği ağırlıkla bir tiyatro oyununu andırıyor; fakat sonraki sayfalardaki betimlemeler ve olay anlatımlarıyla bu tablo değişiyor. Bu konu, Hidâyet’in yazdığı tiyatro oyunlarından biri olan ‘Sâsân kızı Pervin’de de (1930) işlenmişti. ‘Son Gülüş’, buna ek olarak, Budacı inanışları aktarıyor.




    İnsanın Ataları

    ‘İnsanın Ataları’ adlı öyküde, başkişiler maymunlar. İlk öyküde geleceğe giden Hidâyet, son öyküde aynı yerin uzak geçmişine gidiyor. Öykünün ilerleyen sayfaları ‘Maymunlar Cehennemi’ filmini andırıyorsa da, bu maymunları bekleyen kötü son, daha farklı olacaktır. Yanardağın püskürmesini rakibinin kötü davranışlarına bağlayan maymun şefi, günümüzdeki durumu anımsatıyor. Ayrıca, ailenin onay vermediği ilişki izleğini Hidâyet, yalnızca insana değil, başka hayvanlara da özgü bir sorun olarak yeniden kavramsallaştırmış oluyor. Yanardağın sakinleşmesi için ise, günahkar sayılan yenik şef ve eşi linç edilecektir. Kızı ise, şefin yeni eşi olacaktır. Hidâyet, okura, kurban töreninin öncülünü sunar. Yanardağ ise, affetmeyecektir. Tek kurtulan, genç aşıklar olacaktır.

    Ana hatlarıyla değerlendirecek olursak, ‘Alacakaranlık’ kitabı, Sâdık Hidâyet’in gerçeküstücü bir bunalım yazarından çok yönlü bir yazara geçişini müjdeleyen bir çalışma olarak tariflenebilir. Önceki öykü kitaplarında, intihar, ölüm ve bunalım, daha fazla öne çıkıyordu. Bu kitapta ise, 7 öyküden ilki bilim-kurgu; sonuncusu tarih öncesini konu alıyor; sondan bir önceki ise, tarihsel bir anlatı. Hidâyet’in eski İran dinlerine ilgisi bu kitapta da sürecektir. Öykülerin neredeyse tümü, ilk ve son öyküdeki dağ adı dikkate alınırsa, İran’da geçer. Yalnızca birinde, ‘Perde Arkasındaki Bebek’te, Fransa ve İran bir aradadır. ‘Erkeğini Kaybeden Kadın’da, Hidâyet, ‘Diri Gömülen’ kitabında yer alan ‘Abacı Hanım’ ve ‘Ölü Yiyenler’ adlı öykülerindeki gerçekçi İran anlatımındaki başarısını sürdürür. ‘Alacakaranlık’ta, Hidâyet’in anlatıcılığını geliştirdiğinin açık göstergeleriyle karşılaşıyoruz.


    ‘Aylak Köpek’te Hidayet Öykücülüğü

    (Bu bölümde, ‘Aylak Köpek’ (1942) adlı öykü kitabıyla, Sâdık Hidâyet’in öykücülüğünü değerlendirmeye devam ediyoruz.)

    ‘Aylak Köpek’ adlı öykü, ‘Alacakaranlık’ kitabında yer alan ‘Verâmin Geceleri’ adlı öyküde olduğu gibi, Tahran’ın 42 km. uzaklığında olan, halılarıyla ünlü Verâmin’de geçiyor. Bugün 15 bin üniversite öğrencisiyle nüfusu 200 bini aşmış olan şehrin nüfusu, Hidayet’in sağlığında 5 bini geçmiyordu. Hidâyet’in İran’da geçen öykülerinin çoğu Tahran’da geçtiği için, bu notu düşmeyi uygun gördük.

    Öykü, üçüncü tekil anlatımla, ‘Pat’ adlı bir köpeğin başından geçenleri anlatıyor. Verâminliler ona hiç iyi davranmazlar; taşlarlar, işkence ederler. Köpek, bu nedenle, psikolojik olarak çökkün ve özgüvensizdir. Hidâyet, insanların iç dünyasından sonra, hayvanların iç dünyasını anlatmakta da başarılı olduğunu bu vesileyle kanıtlar. Bize Pat’ın bu hale nasıl düştüğünü ve sahibinden nasıl ayrıldığını anlatacaktır. Pat’ın artık en çok gereksinim duyduğu şey, sevilmektir. Hidâyet, bu öyküyle, hayvan sevgisini de dışavurmuş olur. Öyküde, Pat’ı okşayıp karnını doyuran adam, herhalde Hidâyet olacaktır. Ancak, yazar, insan başkişilere yaptığı gibi, Pat’a da mutlu bir son bahşetmeyecektir.

    ‘Kerec Don Juanı’ adlı öyküde, çevirmen notu, Kerec’in Tahran’a 40 km. uzaklıktaki bir sayfiye yeri olduğunu söylüyor. Öyküde, başkişi, bir kafede 10 yıldır görmediği okul arkadaşı Hasan’la karşılaşır. Hasan, ‘masrafı çok olan’ bir kadına tutulmuştur. Üçlü, birlikte Kerec’e tatile giderler. Aynı otelde, ‘Don Juan’ lakaplı bir tanıdık da kalmaktadır. Dörtlü arasında olaylar gelişecektir. Neyse ki, Hidâyet, bu kez, ölüm içermeyen bir aşk anlatısına meyletmektedir.

    ‘Çıkmaz’da, üçüncü tekil anlatımla, 22 yıl sonra memleketine (Âbâde) dönen Şerif’in öyküsünü dinleriz. Babadan geliri vardır; o yüzden, devlet dairesindeki işini çok da umursamaz. Bir hayli sıkılmıştır ve geleceğe ilişkin bir umudu yoktur. Yalnız yaşar, esrar çeker, içine kapanır. Ölmüş bir arkadaşının tıpatıp arkadaşına benzeyen oğluyla (Mecid) karşılaşınca işler değişir. Onu oğlu gibi görür, evine çağırır. Gencin babasıyla ilgili anıları canlanacaktır. Bu anılar arasında, arkadaşı Muhsin’in nasıl öldüğü de vardır. Öykünün sonunda hüzün hakim olacaktır.

    ‘Katya’ adlı öyküde, kırklı yaşlardaki Avusturyalı bir mühendisin başından geçen bir aşk macerası anlatılır. O, Katya’yla, 1. Paylaşım Savaşı’nda tutsak düşüp Sibirya’ya gönderildiği zamanlarda karşılaşacaktır. Burada tutsak Türklerden Türkçe öğrenecektir. 1917’de kamptaki Araplar Türklerden ayrılır ve serbest bırakılır; çünkü onlar İngiliz saflarında Osmanlı’ya isyan etmişlerdir. Katya’nın kocası savaşta ölmüştür, küçük bir çocuğu vardır. Ne var ki başkişiyle arasında bir aşk başlayacaktır. ‘Diri Gömülen’ kitabındaki ‘Fransız Esir’ öyküsü gibi, bu öykü de, anlaşıldığı kadarıyla, Hidâyet’in dinlediği tutsaklık anıları üzerinden yazılmış. Bunun için de, kurmaca açısından diğerlerine göre daha zayıf bir öykü gibi görünüyor. Öykü, anıları paylaşanın dilinde daha çok Kaf Dağı masalı ya da avcı öyküsü havası veriyor.

    ‘Taht-ı Ebû Nasr’ adlı öyküde, Şiraz’da kazı yapan Amerikalı bir arkeolog (Doktor Warner), başkişi olarak karşımıza çıkıyor. 2 yıl süren kazılarda ilginç pek birşey çıkmaz. Ancak bir gün mumyalı bir lahit bulacaklardır. Üstünde buldukları büyüyü uygulamaya dökeceklerdir. Bu, başarılı bir gizem öyküsü. 90’lardan bu yana çekilmiş sürükleyici mumya filmlerini anımsatıyor.

    ‘Tecelli’ adlı öyküde, başkişi, evli bir kadın olan Hasmik. ‘Suren’ adlı gizli bir aşkı vardır. Ona o akşam görüşemeyeceklerini bildirecektir. Fakat işler beklediği gibi gelişmez. ‘Karanlık Oda’ adlı öyküde ise, yolculukta tanışılan içine kapanık bir adam öykülenir.

    ‘Aylak Köpek’te Hidâyet yine farklı biçemler ve türler deniyor. Ancak, İran’ı derinden anladığını gösteren öykülere bu kitapta yer vermemiş. Yine de, ‘Aylak Köpek’ öyküsü, hayvanlara yönelik duyarlılığıyla ve ‘Taht-ı Ebû Nasr’ öyküsü, gizemli doğasıyla öne çıkıyor.

    ***

    Romancı ve öykücü olarak tanınan Sâdık Hidâyet, aslında yazarlığa araştırmacı olarak başlıyor. Yayınlanan ilk kitabı, ‘İnsan ve Hayvan’ (1924). Bunu ‘Vejetaryenliğin Yararları’ kitabı izliyor. Ömer Hayyam konulu ve bugün de çok okunan incelemesi ise 1934’te yayınlanıyor. Bunun dışında, usta yazarın yapıtları arasında, oyunları, gezi yazıları ve Fransızca’dan (Çehov, Kafka ve Sartre), Eski Farsça’dan ve Sanskritçe’den (Buda’nın yazıları) çevirileri var.

    Belki Türkiyeli okurların yüzünü fazlasıyla Avrupalı ve Amerikalı yazarlara dönmesinden olsa gerek, Hidâyet, Türkiye’de yeterince tanınmıyor. Bu yazıyla, onun daha fazla tanınması amaçlandı. Yalnızca Hidâyet değil, 1979 öncesi ve sonrası yazan birçok İranlı yazar aslında Türkiyeli okura tanıdık gelen bir tarzda ve konular ekseninde yazıyor. İran yazınının İran sineması kadar tanınmadığı bir gerçek. Yüzümüzü komşumuza dönmek için kültürel ve sanatsal nedenler başta olmak üzere çokça nedenimiz olmalı... Hidâyet’in usta öykücülüğü başta geliyor...


    Kaynakça

    Hidâyet, Sâdık (1930/1995). Diri Gömülen (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1932/1999). Üç Damla Kan (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1933/2001). Alacakaranlık (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1936/2008). Kör Baykuş (Farsça’dan çev. Behçet Necatigil). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1942/2000). Aylak Köpek (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.

    Hidâyet, Sâdık (1945/2013). Hacı Aga (Farsça’dan çev. Mehmet Kanar). İstanbul: YKY.






    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 432 syf.
    ·9/10
    Kitabı tavsiye üzerine aldığım için başlarken seveceğim diye kendimi kodlamıştım ama bu kadarını beklemiyordum. Nazlı, sıkı sıkı topladığı saçları, aldığı yüksek notları, dünyaya bakış açısı ile kusursuzluğa takıntılı bir kız. İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor ve daima en yüksek notları alıyor. Fakat bir gün Ezel adındaki bir çocuk ondan yüksek not alır. Nazlı için bu kabul edilebilir bir şey olmadığı için hocası ile konuşmaya gider. Hocası ise Ezel ve Nazlı ikilisinin, aşkın efsane yazarlarından Jane Austen üzerine bir ödev hazırlamalarını ister. Bir süre sonra, geçmişini kenara bırakıp kendine mükemmel bir koza inşaa eden Nazlı’nın duvarları çatırdamaya başlar. Duvarlar bir bir yıkılırken Ezel, Ecem ve daha bir çok kişinin tek yapabileceği izlemektir çünkü Nazlı’yı ancak kendisi tekrar bulabilir.

    İlk başlarda Nazlı’ya o kadar kızdım ki... Bazı davranışlarına hiç anlam veremedim, veremedikçe de sonunu daha çok merak ettim. Ezel’in yaptığı onca şeye içinde milim kıpırdamaması, Uğur’la olanlar. İnsan nasıl bu kadar duygusuz olabilir yani? En yakın arkadaşı Ecem ile aralarındaki hale de anlam veremedim. Hatta bir ara bunlar nasıl yakın arkadaş diye düşündüm. Fakat sonra Ecem için üzüldüm, yaşadığı şey hiç de kolay değildi bence. Sonu kötü biten kitapları okumayı pek sevmiyorum, bu yüzden bir yandan ne olur saçmasapan bir şey olmasın derken bir yandan da jet hızıyla sayfalarını çevirdim. Açıkçası ortalara doğru kitabın geldiği noktada şimdi buradan nasıl dönecek bu kitap diye düşündüm. Sonlara doğru kızımız yaptım ama üzgünüm diyerek 180 dercece dönseydi, hayal kırıklığına uğrayacaktım. Ama o son yok mu? Tahminlerimin çok ötesindeydi, asla beklemiyordum. Özellikle sona doğru yaklaştığımızda sürekli “ Nasıl ya? “ derken buldum kendimi. Nazlı’ya kızdığım kadar onu anladım. Onun yerinde olsak kimbilir biz nasıl tepki verirdik. Ayrıca okudukları bölümle alakalı olarak Romeo ve Juliet, Gurur ve Önyargı gibi klasiklerden alıntılar okumak, üzerlerine konuşulması falan çok güzeldi. Güzel bir kitaptan daha güzel bir şey varsa o da içinde kitapların olduğu bir kitaptır sonuçta.

    Nagi, benim hep ertelediğim bir kalemdi, neden bilmiyorum ama hiç merak etmemiştim daha önce. Denk gelirse okurum diyordum ama keşke biri kafama kitabı fırlatmak suretiyle zorla okutsaymış bana. Diğer kitapları da en kısa sürede okumayı planlıyorum. İçinizde alıp almamak konusunda kararsız olanlar varsa, ALIN. Seri 00:00, 01:01, 02:02 şeklinde ilerliyor ama her kitap birbirinden bağımsız. Bu benim sevdiğim bir diğer şey oldu. Kitabı bitirince bitmiş oluyor herşey, asker yolu gözler gibi yeni kitabı beklemiyorsunuz yani. Kitapta en sevdiğim karaktere bir türlü karar veremedim, Nazlı’nın güçlü oluşu, Ecem’in arkadaşlığı, Ezel beyin tatlılığı yakışıklılığı derken uzar gider. Sadece sonlara doğru Ezel bey hoşlanmadığım bir şey yaptı, okuyanlar ne demek istediğimi anlar. Ne gerek vardı ki yani Ezelcim anlatsana biraz? Ve kitapta bunun dışında tek keşke dediğim yer sonun sonuydu. Şöyle 1-2 sayfacık daha olsaydı da okusaydık keşke. Daha yazsam yazarım aslında ama yazı çeşit destana dönmeden bırakasam iyi olacak. Yukarıda yazdığım uzun uzun cümleleri kısaca özetlemem gerekirse; Ben sevdim, bence siz de seversiniz. Mutlaka bir şans verin derim.