• KENARDA DURMA, ORTAYA GEL!

    Sabah, Hac sûresini okurken üç âyet gözüme ilişti, aklıma takıldı. Gün boyunca bu âyetlerin açıklamasını farklı tefsirlerden okudum. Bu üç âyet, kulluk hayatımız için son derece önemli bir husustan söz ediyordu. Bu sebeple âyetler hakkında okuduklarımı kendi yorumlarımla kısaca aktarmayı uygun gördüm.

    Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    “İnsanlardan bazıları [İslam’ın ortasında değil de] uç kısımda / kenarda bekleyerek Allah’a kulluk eder; eğer bir hayırla karşılaşırsa [iyi ki bu dine bağlanmışım] diye huzurlu olur. Ama bir imtihanla karşılaşırsa [bu dinde bir hayır yokmuş, olsaydı başıma kötülük gelmezdi] diyerek yüz üstü [gerisin geriye] inkâra döner. Böyle yapmakla hem dünyada hem de âhirette kayba uğrar. İşte apaçık hüsran / kayıp budur. [Allah’a kullukta aradığını bulamadığını düşünerek dinden dönen bu kişi] Allah’ı bırakıp da [kulluk etmediğinde] kendisine herhangi bir zararı [kulluk ettiğinde herhangi bir] yararı dokunmayacak şeylere kulluk eder. İşte doğruluktan tamamen uzak düşen sapkınlık bunun ta kendisidir. Hatta bu kişi [âhirette göreceği azap dikkate alındığında] zararı yararından daha yakın olan şey(ler)e kulluk eder. [Kendisini korusun diye tapındığı varlık] ne kötü mevlâ, ona kulluk eden kişi de ne kötü kuldur.” (Hac, 11-13)

    Bu insan tipini iyi tanıyın!

    Tefsirlerin neredeyse tamamı, bu âyetlerde bahsi geçen insan tipinin çıkarcı, fırsatçı, ortamı koklayan münafık bir tip olduğunu belirtmektedir. Ancak bu demek değildir ki bu âyetten müminlerin de nasibi yoktur! Eğer öyle olsaydı Rabbimiz bu âyetle müminlere hitapta bulunmazdı. Demek müminlerin de kendi hayatları için bu âyetten alacakları dersler ve ibretler var.

    Allah Resûlü (s.a.v.) zamanında İslam’ın yayılmaya başladığını gören bir takım Araplar bu dinin önünde duramayacaklarını anlayınca dilleriyle bu dini kabul ettiklerini söylüyorlardı. Samimi bir imana sahip olmayan bu insanlar bundan sonra kendi hayatlarını dikkatle gözlüyordu. Yeni dine girdikten sonra eğer dünyevî imkân ve nimetlerinde çoğalma görürlerse yani ekin, meyve, hayvan, çoluk-çocuk, mal-mülkte bir artış, bedenlerinde bir sıhhat görürlerse “demek ki bu din iyi bir dinmiş, baksana bu dine girdikten sonra zenginleştim, sağlığım iyiye gitti” diyerek tatmin oluyorlardı. Ama işler ters gider de ekin ve hayvanlarda azalma, çoluk-çocuklarda ölüm, bedende hastalık söz konusu olursa “girdiğim bu din, hiç de iyi bir din değilmiş. Ben, atalarımın dinini terk etmekle kötü yaptım” diye düşünerek yeniden şirk ve küfre dönüyor, putlara tapıp onlardan medet ummaya devam ediyorlardı.

    Bu kimselerin durumu “dinin ortasına gelmeyip ucunda duran” kimselere benzetilmiş. Bunlar tıpkı savaşta ordunun en gerisinde duran, eğer ordu galip gelirse ganimet almaya koşan ama mağlubiyet olacağını anladığında hemen ortadan sıvışan korkaklara benzerler.

    Müslümanlar olarak bizim bu âyetten çıkaracağımız en temel ders şudur:

    “İslam’ın Hak din oluşu konusunda bu dine bağlananların dünyevî durum ve konumları ölçü olamaz.”

    Gerek Müslüman fert, gerekse toplumlar bu dine bağlanıp dinin emir ve yasaklarını uyguladıklarında dünyevî açıdan iyi bir konumda bulunabilecekleri gibi Allah’ın bir imtihanı olmak üzere bir takım musibetlerle de karşılaşabilirler. Nitekim tarih boyunca başta peygamberler olmak üzere samimi müminler, salih insanlar en büyük bela, sıkıntı ve musibetler ile imtihan edilmişlerdir.

    Bir kimsenin dine bağlanması sebebiyle dünyevî şartlarında bir kötüleşme meydana geliyorsa bu, dinin bir kusuru değil insanın Allah tarafından imtihan edilmesidir.

    Bu âyetlerden çıkarılacak ikinci önemli sonuç da şudur:

    İmanı kemâle ermemiş kimi Müslümanlar da tıpkı bu âyetlerde anlatılan münafık tipinin bazı hastalıklarını taşımaktadırlar. Dünyevî şartları iyi iken Rabbine kulluk eden, beş vakit namaz kılan, orucunu tutan nice kimse dünyevî açıdan işleri kötüye gitmeye başlayınca, iflas edince, yuvası dağılınca, insanlarla arası açılınca sanki bunun suçlusu ve sorumlusu –hâşâ- Yüce Mevlâ imiş gibi Allah’a karşı içten içe bir küskünlük, kırgınlık –ve hatta kızgınlık- duymaya, O’nun emir ve yasaklarına karşı bir vurdumduymazlık içine girmeye başlar.

    Sıkıntılı halindeyken Allah’a dua edip yalvarır yakarır, ancak dualarına karşılık bulamadığını görünce kızgınlığı daha da artmaya başlar. Sanki Allah onun her istediğini anında vermek zorundaymış da –hâşâ- sırf kuluna eziyet olsun diye vermiyormuş gibi görmeye başlar.

    “Bu kadar sıkıntı içindeyim, daha neyi bekliyorsun? Yardım etsene!” gibi serzenişlerde bulunur. “Sen benim maddî şartlarımı iyi yapsaydın ben de sana adam gibi kulluk ederdim. Beş vakit namaza beş de ben ekler, Ramazan orucu yanında başka oruçlar da tutardım. Madem ki bana yardım etmiyorsun benden de Sana kulluk yok” diye vesveseler ve kuruntulara kapıldığı da olur.

    Zengin ve lüks bir hayat süren kimselere baktığında onların dinle, imanla, İslam’la alakası olmayan kişiler olduğunu görür. Zanneder ki onların zenginliği ve lüksü, dini terk etmelerinden kaynaklanıyor! Böyle böyle Rabbinden yüz çevirmeye, teselliyi O’na sığınmakta değil de başka kapıları çalarak onlardan medet aramakta bulur. Zavallı! Böyle yaparak ne dünyevî sıkıntılarına çare bulabilir, ne de âhirette kurtuluşu elde edebilir. Böyle yaparak hem dünyasını berbat etmekte, hem de âhiretini berbat etmektedir.

    Peki ya samimi mümin ne yapar?

    O, dinin kenarında, kıyısında, ucunda durmaz. İslam’ın tam orta yerine, kalbine, göbeğine demir atar. Allah’ın dininin Hak oluşunu dünyanın üç kuruşluk nimeti ile ölçmez. “Varlıkta da darlıkta da Rabbim Allah, dinim İslam, önderim ve örneğim Muhammed Mustafa’dır” der.

    Bir hayırla karşılaşırsa şımarmaz “imtihanımdır” der, şükreder. Allah ona nasıl iyilik ve ihsan da bulunduysa o da bu hayrı insanlarla paylaşır, cimrilik etmez.

    Bir musibetle karşılaştığında ise “imtihanımdır” der ve “Biz Allah’a aitiz ve sonunda yine O’na döneceğiz” der. O "iyi gün Müslümanı" değildir. İyi günde de kötü günde de Rabbine teslim olmuştur. Zorluklar ve sıkıntılar onu Allah'tan uzaklaştırmak şöyle dursun daha da Rabbine yaklaştırır. Çünkü O'ndan başka gerçek sığınak olmadığını bilir. Rabbinin rızasını üç kuruşluk dünya malına değişmez. Rabbine el açmayı bırakıp namerde el-avuç uzatmaz.

    Rabbimiz varlıkta da darlıkta da Hak olan İslam’a bağlı kalmayı cümlemize nasip eylesin. Sözümüz her daim, Allah Resûlü'nün öğrettiği şu dua olsun:

    "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzerinde sâbit kıl!"

    (Soner Duman/15.Muharrem.1441/14.Eylül.2019/Cumartesi)
  • Bakara Suresi, 3. ayet: Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
    Bakara Suresi, 43. ayet: Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin.
    Bakara Suresi, 45. ayet: Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, huşû duyanların dışındakiler için ağır (bir yük)dır.
    Bakara Suresi, 83. ayet: Hani İsrailoğulları'ndan, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin" diye misak almıştık. Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz ve (hala) yüz çeviriyorsunuz.
    Bakara Suresi, 110. ayet: Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah Katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir.
    Bakara Suresi, 125. ayet: Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin", İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik.
    Bakara Suresi, 153. ayet: Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.
    Bakara Suresi, 177. ayet: Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.
    Bakara Suresi, 238. ayet: Namazları ve orta namazını (üstlerine düşerek, titizlik göstererek) koruyun ve Allah'a gönülden boyun eğiciler olarak (namaza) durun.
    Bakara Suresi, 239. ayet: Eğer korkarsanız, yaya veya binekte iken kılın. Güvenliğe girdiğinizde ise, yine Allah'ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi zikredin.
    Al-i İmran Suresi, 39. ayet: O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: "Allah, sana Yahya'yı müjdeler. O, Allah'tan olan bir kelimeyi (İsa'yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir."
    Nisa Suresi, 43. ayet: Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişseniz yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Nisa Suresi, 77. ayet: Kendilerine; "Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin" denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi- hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve: "Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?" dediler. De ki: "Dünyanın metaı azdır, ahiret, ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz 'bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmayacaksınız."
    Nisa Suresi, 101. ayet: Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa ya da savaşa çıktığınızda), kafirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Şüphesiz kafirler, sizin apaçık düşmanlarınızdır.
    Nisa Suresi, 102. ayet: İçlerinde olup onlara namazı kıldırdığında, onlardan bir grup, seninle birlikte dursun ve silahlarını (yanlarına) alsın; böylece onlar secde ettiklerinde, arkalarınızda olsunlar. Namazlarını kılmayan diğer grup gelip seninle namaz kılsınlar, onlar da 'korunma araçlarını' ve silahlarını alsınlar. Küfredenler, size apansız bir baskın yapabilmek için, sizin silahlarınızdan ve emtianız (erzak ve mühimmatınız)dan ayrılmış olmanızı isterler. Yağmur dolayısıyla bir güçlüğünüz varsa veya hastaysanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur. Korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz, Allah kafirler için aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır.
    Nisa Suresi, 103. ayet: Namazı bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız' namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır.
    Nisa Suresi, 142. ayet: Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah'ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı ancak çok az anarlar.
    Nisa Suresi, 162. ayet: Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz.
    Maide Suresi, 6. ayet: Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.) Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.
    Maide Suresi, 12. ayet: Andolsun, Allah İsrailoğulları'ndan kesin söz (misak) almıştı. Onlardan on iki güvenilir- gözetleyici göndermiştik. Ve Allah onlara: "Gerçekten Ben sizinle birlikteyim. Eğer namazı kılar, zekatı verir, elçilerime inanır, onları savunup-desteklerseniz ve Allah'a güzel bir borç verirseniz, şüphesiz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi gerçekten, altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse, cidden dümdüz bir yoldan sapmıştır."
    Maide Suresi, 55. ayet: Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir.
    Maide Suresi, 58. ayet: Onlar, siz birbirinizi namaza çağırdığınızda onu alay ve oyun (konusu) edinirler. Bu, gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır.
    Maide Suresi, 91. ayet: Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?
    Maide Suresi, 106. ayet: Ey iman edenler, sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında, aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahid tutun.) Veya yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden olmayan başka iki kişiyi (şahid tutun. İkisini) Şayet kuşkulanacak olursanız namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da (size): "Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz elbette günahkarlardan oluruz" diye Allah adına yemin etsinler.
    En'am Suresi, 72. ayet: Bir de: "Namazı kılın ve O'ndan korkup-sakının (diye de emrolunduk.) Huzuruna (götürülüp) toplanacağınız O'dur."
    En'am Suresi, 92. ayet: İşte bu (Kur'an), önündekileri doğrulayıcı ve şehirler anası (Mekke) ile çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz kutlu Kitap'tır. Ahirete iman edenler buna inanırlar. Onlar namazlarını (özenle) koruyanlardır.
    En'am Suresi, 162. ayet: De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
    Araf Suresi, 170. ayet: Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazı dosdoğru kılanlar, şüphesiz Biz salih olanların ecrini kaybetmeyiz.
    Enfal Suresi, 3. ayet: Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
    Tevbe Suresi, 5. ayet: Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip-tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Tevbe Suresi, 11. ayet: Eğer onlar tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekatı verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.
    Tevbe Suresi, 18. ayet: Allah'ın mescidlerini, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah'tan başkasından korkmayanlar onarabilir. İşte, hidayete erenlerden oldukları umulanlar bunlardır.
    Tevbe Suresi, 54. ayet: İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir.
    Tevbe Suresi, 71. ayet: Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederler. İşte Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Tevbe Suresi, 84. ayet: Onlardan ölen birinin namazını hiçbir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar, Allah'a ve elçisine (karşı) inkara saptılar ve fasık kimseler olarak öldüler.
    Yunus Suresi, 87. ayet: Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: "Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü'minleri de müjdele."
    Hud Suresi, 87. ayet: Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın."
    Hud Suresi, 114. ayet: Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür.
    Ra'd Suresi, 22. ayet: Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.
    İbrahim Suresi, 31. ayet: İman etmiş kullarıma söyle: "Alış-verişin ve dostluğun olmadığı o gün gelmezden evvel, dosdoğru namazı kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler."
    İbrahim Suresi, 37. ayet: "Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler."
    İbrahim Suresi, 40. ayet: "Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur."
    İsra Suresi, 78. ayet: Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namazı kıl, fecir vakti (namazda okunan) Kur'an'ı, işte o, şahid olunandır.
    İsra Suresi, 79. ayet: Gecenin bir kısmında kalk, sana aid nafile olarak onunla (Kur'an'la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.
    İsra Suresi, 110. ayet: De ki: "Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur." Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse.
    Meryem Suresi, 31. ayet: "Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti."
    Meryem Suresi, 55. ayet: Halkına, namazı ve zekatı emrediyordu ve o, Rabbi Katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı.
    Meryem Suresi, 59. ayet: Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.
    Taha Suresi, 14. ayet: "Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Benden başka İlah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl."
    Taha Suresi, 132. ayet: Ehline (ümmetine) namazı emret ve onda kararlı davran. Biz senden rızık istemiyoruz, Biz sana rızık veriyoruz. Sonuç da takvanındır.
    Enbiya Suresi, 73. ayet: Ve onları, Kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar Bize ibadet edenlerdi.
    Hac Suresi, 35. ayet: Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.
    Hac Suresi, 41. ayet: Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir.
    Hac Suresi, 78. ayet: Allah adına gerektiği gibi mücadele edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.
    Mü'minun Suresi, 2. ayet: Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır;
    Mü'minun Suresi, 9. ayet: Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.
    Nur Suresi, 37. ayet: (Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.
    Nur Suresi, 56. ayet: Dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve elçiye itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz.
    Nur Suresi, 58. ayet: Ey iman edenler, sağ ellerinizin malik olduğu ile sizden olup da henüz erginlik çağına ermemiş olan (çocuk)lar, (odalarınıza girmek için şu) üç vakitte izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleyin üstünüzü çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra. (Bu) Üçü sizin için mahrem (vakitleri)dir. Bunların dışında size de, onlara da bir sakınca yoktur; onlar yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanında olabilirsiniz. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklamaktadır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
    Furkan Suresi, 64. ayet: Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler.
    Neml Suresi, 3. ayet: Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman ederler.
    Ankebut Suresi, 45. ayet: Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.
    Rum Suresi, 31. ayet: 'Gönülden katıksız bağlılar' olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın.
    Lokman Suresi, 4. ayet: Onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler. Ve onlar kesin bir bilgiyle ahirete inanırlar.
    Lokman Suresi, 17. ayet: "Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma'rufu emret, münkerden sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.
    Secde Suresi, 16. ayet: Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
    Ahzab Suresi, 33. ayet: Evlerinizde vakarla-oturun (evlerinizi karargah edinin), ilk cahiliye (kadınları)nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah'a ve elçisine itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.
    Fatır Suresi, 18. ayet: Hiçbir günahkar bir başka günahkarın günahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, -bu, yakın-akrabası da olsa- kendisine ondan hiçbir şey yükletilmez. Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden 'içleri titreyerek-korkmakta' olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır.
    Fatır Suresi, 29. ayet: Gerçekten Allah'ın Kitab'ını okuyanlar, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak edenler; kesin olarak zarara uğramayacak bir ticareti umabilirler.
    Şura Suresi, 38. ayet: Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler,
    Mücadele Suresi, 13. ayet: Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz mü? Çünkü yapmadınız, Allah sizin tevbelerinizi kabul etti. Şu halde namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a ve O'nun Resûlü'ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
    Cum'a Suresi, 9. ayet: Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah'ı zikretmeye koşun ve alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
    Cum'a Suresi, 10. ayet: Artık namazı kılınca, yeryüzünde dağılın. Allah'ın fazlını isteyip-arayın ve Allah'ı çokça zikredin; umulur ki felaha (kurtuluşa ve umduklarınıza) kavuşmuş olursunuz.
    Mearic Suresi, 22. ayet: Ancak namaz kılanlar hariç;
    Mearic Suresi, 23. ayet: Ki onlar, namazlarında süreklidirler.
    Mearic Suresi, 34. ayet: Namazlarını (titizlikle) koruyanlardır.
    Müzzemmil Suresi, 20. ayet: Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde (namaz için) kalktığını bilir; seninle birlikte olanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını bilir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamıyacağınızı bildi, böylece tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'an'dan kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalar olduğunu, başkalarının Allah'ın fazlından aramak için yeryüzünde gezip-dolaşacaklarını ve diğerlerinin Allah yolunda çarpışacaklarını bilmiştir. Öyleyse ondan (Kur'an'dan) kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin. Hayır olarak kendi nefisleriniz için önceden takdim ettiğiniz şeyleri daha hayırlı ve daha büyük bir ecir (karşılık) olarak Allah Katında bulursunuz. Allah'tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    Müddesir Suresi, 43. ayet: Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler.
    Kıyamet Suresi, 31. ayet: Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı.
    A'la Suresi, 15. ayet: Ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan.
    Alak Suresi, 10. ayet: Namaz kıldığı zaman bir kulu.
    Beyyine Suresi, 5. ayet: Oysa onlar, dini yalnızca O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler) olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam) din budur.
    Ma'un Suresi, 4. ayet: İşte (şu) namaz kılanların vay haline,
    Ma'un Suresi, 5. ayet: Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,
    Kevser Suresi, 2. ayet: Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.
  • Hattuşa'da Başka Kimler Yaşardı?


    Sarayın genişliği ve ferahlığına rağmen sarayla bağlantılı olan ancak sarayın dışında yaşayan eşraf da olmalıydı. Peki nerede yaşıyorlardı? Bugüne dek kentin yerleşim alanlarının çok azı gün yüzüne çıkarıl­dı. Bunlardan en önemlisi Aşağı Kent'teydi ve Fırtına Tanrısı Tapı­nağı' nın yakınlarındaydı. Bu bölgeden saraya ulaşım kolayca sağla­nabilirdi. Görünüşe göre seçkinler burada ikamet ediyorlardı. Çok sayıda odası olan bu binaların bazılarının kendi su tesisat sistemleri, fırınları ve açık şömineleri vardı. Mimari tasarımlar zamanla deği­şikliğe uğradı. Erken dönemdeki avlulu evlerdeki iç avlular daha sonra üstü tamamen kapalı yaşam alanları içeren sahanlıklı evlere dönüştü. Evler de tapınaklar gibi ahşap iskeletin üzerine yerleştiri­len kerpiçten yapılmış, düz çatıları da çamurla kaplanmıştı. Bu bölgenin bürokratlara, rahiplere, önde gelen güvenlik ve sa­vunma kuvvetleri mensuplarına (Yukarı Kent'te, Sarıkale kayası ya­kınlarında bulunan kare şeklindeki yapılar kışla olabilir) ve hizmet­leri Hitit toplumunun maddi sürekliliği için hayati önem taşıyan vasıflı zanaatçılar ve meslek erbabına ev sahipliği yaptığını varsaya­biliriz. İnşaat işçileri, tarım işçileri, çiftçiler vb. gibi daha düşük top­lumsal konuma sahip insanlar kentin dışında yaşarlardı. Kuşkusuz sayıları çok olan ve kent surlarına yakın alanlarda bulunan köyler, mezralar ve tarım arazilerinde yaşayan bu kişiler, düşman saldırıları sırasında surların ardına sığınıyorlardı. Bununla birlikte bugüne dek yürütülen arkeolojik araştırmalarda kent çeperlerinde yaşayan bu cemaatlerin varlığına ilişkin bir kanıt bulunamamıştır. Bu konuda en ufak bir iz bulmak bile zor bir iş olacaktır. Hattuşa'nın nüfusunun 9.000 ile 15.000 arasında değiştiği tah­min edilmektedir. Kentin Yakındoğu'daki Büyük Krallıklardan birinin başkenti olduğu düşünüldüğünde bu sayılar son derece mütevazidir. Ancak öyle de olsa Hattuşa'da çoğunlukla idarecilerin, diplomatların ve rahiplerin yaşadığı gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Kentte önemli bir ticaret merkezi ve tüccar sınıfı yoktu. Kayda değer sanayi ve üretim faaliyetleri bulunmuyordu. Bu durum imparatorluğun son yıllarında Yukarı Kent'tin en güney ucunda bulunan tapınaklardan bazılarının kullanılmaz hale gelmesiyle birlikte değişmeye başladı. Başlangıçta surların dışında yaşayan alt sınıflara mensup unsurların kentin içine yerleşmeleriyle tapınakların yerlerini küçük barınaklar ve atölyeler aldı. Bu kişiler artık kralın kuvvetlerinin, tahkim edilmemiş yerleşimleri koruyacağına yönelik güveni yitirmişlerdi.



    Tahıl Depoları
    Hattuşa'nın dini ve idari işlevlerine ek olarak Hitit devletinde oynağı bir diğer önemli rol da bir tahıl deposu ve yeniden dağıtım merke­zi oluşuydu. Jürgen Seeher'in ekibinin gerçekleştirdiği kazılar başlıca iki depoyu gün yüzüne çıkarmıştır. Bugün Büyükkaya olarak bilinen depolardan biri Aşağı Kent'in kuzeydoğusundaki uzun ve yüksek bir sırtta bulunur ve kentten derin bir vadiyle ayrılırdı. Hitit döneminde deponun çevresinde on üçüncü yüzyıla tarihlenen bir tahkimat var­dı. Seheer burada on altıncı yüzyıl ve sonrasına tarihlenen muazzam bir ambar keşfetti. Seheer'in kazıları yer altında bulunan ve dikdört­gen biçimli 11 çukuru açığa çıkardı. Bu çukurlar veya tahıl ambarları başta kızıl buğday (kabuksuz buğday) ve arpa olmak üzere tahıl de­polamakta kullanılırdı. Depolanan tahıl buradan başkente ve ana­yurdun diğer bölgelerine dağıtılırdı. Seheer'in kazıları Aşağı Kent'te aynı döneme ait ikinci bir depoyu ortaya çıkardı. Tünel surlarının hemen arkasında, iki sıra halinde 32 yeraltı odası bulundu. Oksijen ve parazitlerin bulunmadığı bu depolarda başta buğday ve arpa olmak üzere binlerce ton ağırlığında tahıl, gerekirse uzun yıllar boyunca sak­lanabilirdi. Hitit anayurdunun diğer bölgelerinde de tarım ambarla­rı bulunmuştur. Kuşkusuz daha fazlası da bulunacaktır. Bu depolar mevsimler boyunca sürebilen verimsiz hasat, düşman faaliyetleri, ku­raklık ve diğer kötü hava koşulları sırasında Hitit anayurduna yetecek miktarda tahıl sağlanması gibi önemli bir görevi üstleniyorlardı.


    Savaşçı-Tanrı Kapısı
    Kente surların içindeki çok sayıda kapıyla giriş yapılabilirdi. Bu kapılardan özellikle üçü önem arz eder. Bu kapıların hepsi Yukarı Kent'in güney ucunda yer alırlar: Törenler için uygun olan Sfenksli Kapı, kentin ana girişi olan Aslanlı Kapı ve surların doğu kısmının tam karşısında yer alan Savaşçı-Tanrı Kapısı (kimi zaman hatalı bir şekilde Kral Kapısı olarak geçer). 18. Bölüm'de belirttiğimiz gibi Kral Kapısı'nda 2.25 m yüksekliğinde bir heykel vardır. Kapının iç kısmında yer alan heykelde püsküllü bir miğfer takan ve kısa bir kilt giyen bir savaşçı temsil edilir; savaşçı kısa bir kılıç ve savaş baltası kuşanmıştır (bakınız Resim 18.2). Charles Texier 1834'te bu heykele rastlayınca tam anlamıyla şaş­kına döndü. Sonraki yıllarda heykele yönelik bir dizi açıklama ileri sürüldü. Heykelin sakalsız yüzü, büyük meme uçlan ile yumuşak ve yuvarlak hatlı kadın bir savaşçıya işaret ediyordu. Öyleyse ise belki de bu tuhaf yer Amazonların kentiydi! Düzenli olarak yeniden gün­deme gelen bu teori uzun süredir güvenilirliğini yitirmiştir (teoriyi yeniden canlandırmak istiyorsanız başka). Heykel büyük olasılıkla Hatti'nin sondan üçüncü kralı IV. Tudhaliya'nın koruyucu tanrısı Şarruma'yı temsil ediyordu ve onun saltanatında yapılmıştı. Boy­nuzlu miğfer heykelin kutsallığını gösteriyordu. Tanrının kapının iç kısmında olduğuna dikkat ediniz. Sol eli yukarıda dururken yumruğu sıkılıydı. Bu kapının sefere çıkan Hitit ordularının geçtiği kapı olduğunu ileri sürüyorum. Sıkılmış yumruk bana bugün sporcuların kazandıkları zaferin veya kazanı­lacak zafere olan güvenin işareti olarak yaptıkları hareketi anım­satıyor. Tanrının da yola çıkan kıtalara zaferin onların olacağını temin ederek veda ettiğini düşünüyorum. Elbette bu kapı başka amaçlarla da, örneğin diplomatik heyetlerin çıkışı, kralın ülkesin­deki kutsal yerlere gerçekleştirdiği hac ziyaretleri veya kült tören­leri için kullanılmış olabilir. Kapının yakınlarında Tapınak 5'in kalıntıları yatar. Hattu­şa'nın en büyük tapınaklarından olan bu yapı, Büyük Tapınak'tan çok küçük değildir ve onun iki tanrıyı gösteren iki iç mabede sa­hiptir. Bu tapınağın da Fırtına Tanrısı ve Arinna'nın Güneş Tan­rıçası'na ait olduğunu ve yapının Savaşçı-Tanrı Kapısı'yla dolaylı olarak bağlantılı olduğunu öne sürüyorum. Belki de tapınağın en iç kısmındaki kutsal yerde yollara düşmek üzere olan bir kral, yurtdışına yaptığı bu yolculuğun öncesinde tanrıların oğlu Şarru­ma' nın son bir selam alıyordu. Başka önerisi olan var mı?



    Hattuşa Surlarının Rekonstrüksiyonu
    Bugün Hattuşa'yı ziyaret ettiğinizde ve Büyük Tapınak'ın hemen kuzeyinde yer alan bilet gişesini geçtiğinizde 65 m uzunluğunda, neredeyse hiç hasar görmemiş surlar sizi karşılar. Birbirlerinden 20 ila 25 m mesafedeki dışa doğru çıkıntılı iki burç, üç kademeli perde surla çevrilidir. Kent turunuz için etkileyici bir giriş olsa da surlar yalnızca birkaç yıl önce yeniden yapılmıştır. Hattuşa'da 2003'ten 2005'e dek süren bu projede (toplam ça­lışma zamanı 11 ayı aşmıştır) Jürgen Seheer'in denetimindeki arke­oloji ekibi, yerel yetkililerin desteği ve 65 işçiden oluşan işgücüyle
    Surların bu kısmını yeniden inşa ettiler. Arkeologların görüşü doğ­rultusunda surlarda kerpiç kullanıldı. Geleneksel yöntemlerle yani mekanik aletler kullanılmadan ve her taş elle taşındı. Hitit surla­rı ve burçlarının kil maketleri ve Hitit döneminden kalan kanıtlar rekonstrüksiyon için temel oluşturdu. Socle (taban) adı verilen taş kaideler üzerine inşa edilen kazamat suru zeminden en fazla 8,3 m yüksekliğe çıkmaktadır. Burçlar ise 12,8 m'dir. 'Kazamat' terimi, gü­nümüzün evlerinde kullanılan çift döşemeli tuğlalar gibi, birbirine paralel dış ve iç oyuk (her biri yaklaşık 1 ,5-2 m kalınlığında) içeren surlar için kullanılır. Oyuklar çapraz duvarla birbirine bağlanır. Bu çapraz duvarların oluşturduğu odalara cist denir. Diğer istihkam sis­temlerinde cistler gıda ve askeri teçhizatın depolandığı yerler olmak­la birlikte Hattuşa'da böyle bir kullanım olduğuna ilişkin elimizde bir kanıt yoktur. Yeniden inşa edilen istihkamlardaki cistler toprakla doldurulmuştur. Surların genişliği 3 ila 5 m arasında değişir. Kerpiç tuğlalar, saman ve çakıl taşı ile karıştırılmış balçıktan elde edildi. Böylece tuğlaların kuruyarak çatlaması veya basınçla ufalanması önlendi. Her biri yaklaşık 34 kg olan bu tuğlalar, 45 X 45 X 10 cm boyutlarındaki ahşap iskeletlere yerleştirildi. 1uğlalar yılın en kuru zamanı olan haziran ve eylül arasında yapıl­dı. Elbette bu aylarda bile yoğun yağış olabilirdi. Bu nedenle ufukta kara bulutlar belirdiğinde, yeni yapılan tuğlaların üzeri geniş muşam­balarla örtüldü. Hititler de büyük olasılıkla tuğlalarını aynı aylarda yaptılar ve yağmur tehlikesi karşısında samandan yapılmış örtüler kul­landılar. Proje ekibi, açık ve güneşli havada tuğlaların azami dayanık­lılığına erişmesi için 12 gün gerektiği sonucuna vardı. Bu süre hava sı­caklığına ve diğer hava koşullarına bağlı olarak değişebilirdi. Ardından tuğlalar depolandı veya toprak harcı kullanılarak doğrudan surlardaki yerlerine yerleştirildi. Islah edilmiş tuğlalardan bazılarının üzerlerine ağır taşıtlar sürülerek basınç testleri uygulandı. Römorku taşlarla dolu bir traktör bile tuğlalara zarar veremedi. Yalnızca tuğlaların üzerinden geçirilen buharlı silindir çatlaklar oluşmasına neden oldu. Surların yeniden yapıldığı bölgede yaklaşık 64.500 tuğla kul­lanıldı (her gün 328 ila 720 tuğla yapıldı). Bu kısmın Hattuşa'daki istihkam sisteminin yalnızca yüzde 0.6'sını temsil ettiği düşünüldü­ğünde, Hititlerin üstlendiği işin ne kadar büyük olduğu anlaşılabi­lir. Üstelik bu işi tuğlaların yapıldığı yerden surlara dek taşıyarak ve günümüzde rekonstrüksiyonlarında kullanılan kamyonlar ve su araçları (1.000 tondan fazla su kullanılması gerekir) olmadan ba­şarmışlardı. Günümüzde yapılan rekonstrüksiyonlarda ise tuğlalar inşaat alanında imal edilir. Hititler zamanında ise tuğlalar kentten en az 1 O km uzaklıkta yapılmıştır. Sizce neden böyle oldu? Tuğlalar surlara yerleştirildikten sonra alçıyla ve belli miktarda kireç içeren bir harçla sıvanmalıydı. Bu işlem zorunluydu zira kerpiç yapıların en büyük düşmanı rüzgar ve yağmur yoluyla gerçekleşen aşınmaydı. Düzenli olarak yenilen alçı kaplamayla korunan kerpiç yapılar uzun süre dayanabilirdi. Hitit kentlerindeki istihkamların ve krallıktaki tüm kerpiç binaların korunması ve bakımı hem kutsal hem de sektiler bir işti ve özellikle uzak diyarlardaki seferler ve kral­lığın gıda üretiminin gerektirdiği dönemler düşünüldüğünde eldeki insan kaynaklarını önemli ölçüde azaltıyor olmalıydı. Rekonstrüksiyon projesi birçok açıdan son derece önemliydi. Elbette projenin amacı, birçok antik ören yerinin aksine yeterince kalıncı bulunmayan Hattuşa'ya ziyaretçi çekmekti. Ancak daha da önemlisi bu proje, Hititlerin kentlerini nasıl koruduklarına ve istih­kamların ve diğer binaların inşasında hangi teknikleri kullandıkları­na ilişkin bize değerli öngörüler sundu. Her şeyden önemlisi proje, Hitit haikının başkentlerini Yakındoğu dünyasının en çok ziyaret edilen yerlerinden biri haline getirirken karşılaştıkları muazzam zor­lukları çok daha iyi anlamamızı ve takdir etmemizi sağladı.
  • — Her gün okuyabildiğin kadar Kur'an oku, Peygamber(sav)'e de salatı çokça getir.
    — Beş vakit namaz ile velev ki iki rekât ta olsa gece ve kuşluk namazına devam et.
    — Üzrine farz olan zekâti ver. Az da olsa her gün sadaka ver. Eğer verecek bulamaz isen bu vazifeyi güzel söylemekle yerine getir. Ramazan orucu ile beraber her ayda üç gün oruç tut.
    — Allah'ın sevdiklerinden olmak istemez misin? Peygamber'in Muhammed (sav)'i, O'nun Ailesini sev, anne ve babaya iyilik yap.
    — Sen:" Ya Rabbi, Ya Rabbi" deyip de, Allah'ın: "Evet Ey kulum, iste istediğin verilir" dediği kimselerden olmak istemez misin? O halde yiyeceğini temizle ki duan kabul olsun. İnsanlara kendinden daha insaflı ol. Insanlara güzel ahlakla davran.
    — Duası kabul edilenlerden ve Kıyamet günü sayfası nurla parlayanlardan olmayı istemez misin? Kalbini temizle, "La İlahe İllallah" zikrini çok yap, günahlarına, mü'min erkek ve mü'min kadınlar için tevbe ve istiğfar yap. Allah'ı hatırlamak- tan habersiz olanlardan olma,
    — Allah'a hamdeden, şükreden, O'na yakın olanlardan olmak istemez misin? Şu var ki kul: El-Hamdülillah, derse, Allah: Kulum Bana hamdetti, Bana şükretti" der. O halde: el-Hamdülillahi ve Selamün ala İbadihillezinestafa" zikrini çokça yap.
    — Allah'a şükredenlerden ve Allah'ın neslini islah ettiği kimselerden olmayı istemez misin? O halde şu iki ayetteki duaya devam etmelisin:
    A- " Rabbim, bana ve anama, babama lutfettiğin nimete şükretme, Senin beğeneceğin faydalı bir iş yapmamı gönlüme ilham eyle ve Rahmetinle beni iyi kullarının arasına koy". (Neml:19).
    B-) "Rabbim beni, bana ve anama, babama verdiğin nimete sikretmeye razı olacağın yararlı işleri yapmaya sevk eyle, benim için neslimden de salahı devam ettr. Ben Sana yöneldim, Sana teslim oldum." (Ahkaf:15).
    — Hem dünyanı hem ahiretini toplayan şeyi sana göstereyim mi? O halde Allah'ın emirlerini gücun yettiği kadar yerine getirmeye çalış: " Ey insanlar, rükü edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin, hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz. " (Hac:77).
    — Butün her şeyin özünü göstermemi ister misin?" Allah'a inandım de, sonra da dosdoğru istikamet üzere ol."
  • İbn Munkız gerek Haçlılar gerekse bölgedeki diğer yerel emirlere karşı verilen savaşlar ve çatışmalarda bulundu, birçok ava katıldı, resmi-gayri resmi birçok seyahate ve ziyarete iştirak etti, dört bin cilt kitabı Frenklerce yağmalandı, çoğu kez ölümden döndü.
    Mustafa Doğan/ Dünya Bülteni/ Tarih Dosyası

    Müslümanların uzun zamandır maruz kaldığı tarihi eleştirilerden birisi dahili ve şahidi oldukları olaylar üzerine daha az yazmış olmaları, hatta bazen hiç kayda geçirmemiş olmalarıdır. Mesela meşhur Ortadoğu tarihçisi ve oryantalist Bernard Lewis ’in bunun üzerinde durduğu, bazı eserlerinde bu konuyu işlediği bilinmektedir. Bu ithamların en çok beslendiği olaylardan birisi ise ilki 1095’de gerçekleştirilmiş olan Haçlı Seferleri’dir. Böylesine mühim bir hadiseye şahitlik eden Müslümanların veya bölgede o dönem nüfusun büyük bir kısmını oluşturan Arapların, bölgeye gelen Avrupalı çağdaşlarının ürettiği çapta bir literatüre yaklaşamadıkları doğrudur.Diğer taraftan, çağdaş tarih yazıcılığında artık böyle yaklaşımların fazla “oryantal” bulunduğu, dolayısıyla modasının geçtiği de son zamanlarda sıkça ifade edilmektedir.Oysa Müslümanların Haçlı Seferleri üzerine çağdaşları olan Avrupalı Hristiyanlar veya kendi deyimleriyle “Frenkler” ile kıyaslanınca daha az yazmış ve düşünmüş olmaları gerçeği bu meseleye ister istemez çift taraflı bakmayı mecbur kılıyor.

    Elbette Haçlı Seferleri ve Frenkler hakkında edindiği izlenimleri kaleme alan veya yazdıran Müslümanlar da vardı. 4 Temmuz 1095 tarihinde,Birinci Haçlı Seferi’nin Papa 2. Urbanus’un çağrısıyla başlamasına dört ay kala Kuzey Suriye’deki Şeyzer şehrinde dünyaya gelen Üsame İbn Munkız bunlardan birisiydi. Şeyzer’in idaresini elinde bulunduran Beni Munkız hanedanına mensub olan İbn Munkız, çocukluğunda iyi eğitim ve terbiye görmüş birdevlet adamı, diplomat, savaşçı ve şairdi. Haçlılarla mücadele etmiş İmadeddin Zengi, onun oğlu Nureddin Mahmud Zengive Selahaddin Eyyubi gibi önemli devlet adamı ve komutanlara danışmanlık yaptı. İbn Munkız gerek Haçlılar gerekse bölgedeki diğer yerel emirlere karşı verilen savaşlar ve çatışmalarda bulundu, birçok ava katıldı, resmi-gayri resmi birçok seyahate ve ziyarete iştirak etti, dört bin cilt kitabı Frenklerce yağmalandı, çoğu kez ölümden döndü. 15 Kasım 1188 tarihinde, Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü Frenkler’den geri aldıktan bir sene sonra, Şam’da 93 yaşındayken vefat etti. Papa 2. Urbanus’un çağrısıyla başlayıp Kudüs’ün yeniden fethiyle son bulan, başka bir ifadeyle doğumdan ölüme Haçlı Seferleri’nin etrafında hatta içinde şekillenmiş renkli ve ilgi çekici bir hayat... Aynı zamanda şair, edib ve tarihçi yönleri olan İbn Munkız, tüm bu koşuşturmalı hayatına rağmen çoğu günümüze ulaşmayı başaramamış edebi eserler de vermiştir. Vefatına yakın hatıralarına, şiirlerine, gözlemlerine, eleştirilerine başkasına yazdırmak suretiyle yer verdiği Kitâbu’-l İ’tibâr bunların içinde en kayda değer olanıdır ki Üsame’nin yaşadığı yıllarda Mezopotamya ve Doğu Akdeniz havzasındaki siyasi, sosyal, askeri ve kültürel hayata büyük bir ışık tutmaktadır. Bunların içinde en dikkat çekici ve de bu yazımızın doğrudan konusu olan kısımlar Haçlı Seferleri ve Frenklerin savaşçılığı, kültürü, adeti, hukuku, tıp uygulamaları vs. üzerine bahsi geçenlerdir.

    Frenklerin uyguladığı tedavi yöntemleri Üsame’nin tuhaf bulduğu şeylerden birisidir. Üsame’nin tanıdığı Sabit isimli Hristiyan bir hekim Lübnan dolaylarında gördüğü gariplikleri Üsame’ye şöyle naklediyor:

    “Bana, bacağında büyümekte olan bir çıban bulunan bir savaşçı, bir de delimsek, kuruluk hastalığına yakalanmış bir kadın getirdiler. Savaşçıya çıbanı açıp iyileştirecek bir merhem uyguladım, kadına da tabiatını nemlendirecek bir perhiz verdim. Derken Frenk hekim geldi ve onlara ‘bu adam tedavi konusunda hiç bir şey bilmiyor’ dedi. Sonra savaşçıya, ‘tek bacakla yaşamak mı istersin, yoksa iki bacakla ölmek mi?’ diye sordu. Adam, ‘tek bacakla yaşamak isterim’ diye cevap verdi. Hekim, ‘öyleyse bana güçlü bir asker, bir de keskin bir balta getirin’ dedi. Bir savaşçı, elinde baltayla geldi. Ben de yanlarındaydım. Hekim, hastanın bacağını bir kütüğün üzerine koydu ve askere, baltayla bacağa vurup bir defada kesmesini emretti. Gözlerimin önünde asker baltayla vurdu, ama bacak kopmadı. Adam bir daha vurdu. Bu vuruşla bacağın iliği çıktı ve savaşçı oracıkta öldü. Sonra kadını muayene etti. ‘Bu kadının başında şeytan var, ona sahip olmuş. Saçını kazıyın’ dedi. Saçını kazıdılar ve kadın yeniden onların hardal ve sarımsaktan ibaret olan perhizlerine devam etti. Kuruluğu daha da arttı. Bunun üzerine hekim ‘şeytan onun başının içine girmiş’ dedi. Bir ustura aldı ve kafa derisini haç şeklinde çizdi. Çiziğin ortasından itibaren kafatası ve kemiği açılıncaya kadar deriyi soydu ve orayı tuzla doldurdu. Kadın ruhunu hemen teslim etti.”

    Ancak Üsame’nin Frenklerin olumlu sonuçlar veren tedavilerine de hatıratında yer verdiğini belirtelim.

    Yine ilginç gözlemlerden birisi de Frenklerin hukuk anlayışı ve yargılamaları üzerinedir. Üsame şöyle aktarıyor: “Bir defasında Emiî Mu’înüddin’le Kudüs’e gitmiştim. Nablus’ta durduk. Orada, Müslümanlardan, henüz genç ve iyi giyimli olan kör bir adam kendisini emîre takdim etti. Yanında emîre hediye etmek üzere meyveler vardı. Emîr’in, kendisini Şam’da hizmetine almasını istiyordu. Emîr kabul etti. Adamı soruşturdum, annesinin bir Frenkle evlendiğini, sonra da o Frenki öldürdüğünü öğrendim. Kadının oğlu Frenk hacılara saldırıyor, onları annesiyle yardımlaşarak öldürüyordu. Sonunda onu suçladılar ve Frenk usullerine göre cezalandırdılar. Büyük bir fıçı getirip suyla doldurdular. Üzerinde de tahtadan bir iskele kurdular. Suçladıkları adamın ellerini bağladılar omuzlarının etrafına bağladıkları iple fıçıya sarkıttılar. Düşüncelerine göre, adam masumsa suya batacaktı. Onlar da suyun içinde boğulup ölmesin diye iple adamı çekeceklerdi. Suçluysa batmayacaktı. Adam, kendisini suya attıklarında, batmak için elinden geleni yaptı, ancak başaramadı. Mecburen, verdikleri cezaya razı oldu. Allah onlara lanet etsin! Kızgın şişle gözlerini dağladılar.

    İlaveten İbn Munkız’ın Nablus’ta bizzat şahidi olduğu Frenk bir nalbant ile köylü arasında kanlı bir düello şeklinde görülen bir mahkeme dehatıralarında okunabilir.

    İbn Munkız’ın zikre değer bir başka tanıklığı ise Frenklerin ahlakıyla alakalı olanlarıdır. Bizzat şahit olduğu bir olay: “Nablus’a gidişlerimde daima Mu’izz adlı, evi Müslümanlar için bir misafirhane özelliğinde olan adamda kalırdım. Evin yola bakan pencereleri vardı. Pencerelerin karşısında, yolun öte yakasında tüccarlara şarap satan bir Frenk’in evi vardı. (...) Bir gün bu Frenk eve gitti ve karısının yatağında bir adam gördü. Adama, ‘karımın odasına ne cesaretle girdin?’ diye sordu. Adam, ‘yorgundum, dinlenmek için girdim’ diye cevap verdi. Frenk, ‘ama yatağıma nasıl girdin?’ diye sordu. Öteki cevap verdi: ‘serilmiş bir yatak buldum, girip uyudum.’ ‘Ama’ dedi Frenk, ‘karım da seninle birlikte uyuyor!’ ‘Doğru’, diye cevap verdi öteki, ‘ama yatak onun. Onu kendi yatağını kullanmaktan nasıl men edebilirdim?’ Frenk, ‘dinim hakkı için’ dedi, ‘bunu bir daha yapacak olursan, bozuşuruz.’ Frenk’in, itirazının ve kıskançlığının ifadesi bundan ibaretti.”

    Frenklerin övgüye mazhar oldukları nadir hususlardan biri cesaretleri ve savaşçı olmalarıdır. Ki Ibn Munkız’ın da en yakın ilişki kurduğu Frenkler ilginç şekilde şövalyelerdir. Bunların arasında Üsame’ye “kardeşim” şeklinde hitap eden veya namaz kıldığı sırada saldırıya uğradığında kendisinin yardımına koşan şövalyeler bile vardır. Bunlar daha detaylı olarak okunabilir. Üsame’nin şu ifadelerini alıntılamakla yetinelim: “Frenklerle ilgili olaylar, onların halleri sayılıp dökülse, insan, onları tıpkı sadece kuvvet ve yük taşıma gibi özelliklere sahip olan hayvanlar gibi sadece cesaret ve savaşçılık yeteneğine sahip hayvanlar olarak görür...” “Bunlarda ne kıskançlık vardır ne de hamaset. Ancak cesurdurlar.”

    İlginç olan Üsame’nin bu gözlemlerinde yalnız olmaması, kendisini doğrulayan başka kaynakların da mevcut oluşudur. Mesela, Bizans imparatoru I. Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena bir nevi babasının vakanüvisiydi ve Aleksiad isimli eserinde Frenklerden şöyle bahsetmişti: “Frenkler genel olarak inatçı, başına buyruk, askeri disiplin ve teknikten bihaber bir millettir ancak iş savaşa ve savaşmaya geldiğinde hiddet yüreklerinde yankılanır ve dizginlenemezler. Ve bu sadece askerleri için değil, düşman saflarının ortasına karşı konulamaz bir kuvvetle saldıran liderleri için de geçerlidir.” Üsame ve Anna Komnena’dan çok daha önce, 896-956 yılları arasında yaşamış olan ünlü Arab coğrafyacı ve tarihçi el-Mesûdî Avrupa’yı gezme imkanı bulmuş ve Frenkler için şunları söylemişti: “mizaçları haşin, davranışları kaba, anlayışları kıt ... imanlarında ise bir sağlamlık yok.”

    Tabi Roma İmparatorluğu gibi şaşalı ve yüce bir gücü ortadan kaldıran Germen kabilelerin ve Vandallar’ın torunu olan ve de Roma mirasının varisi oldukları söylenen Frenk milletlerin böylesine mühim bir mirastan ne kadar faydalanabildikleri sorusu akıllara geliyor. Avrupalıların bu büyük askeri seferler sırasında Müslümanlara ve Bizanslılara medeniyet namına elle tutulur hiçbir şey sunamayıp üstüne bir de geçtikleri yerleri yağmalamış ve harap etmiş olmaları kulağa ilginç gelen şeylerden birisidir. Örneğin, Ibn Munkız’ın şahit olduğu hukuki anlayışın Roma’nın en önemli müesseselerinden olan “Roma Hukuku “‘ndan neredeyse hiç faydalanamadığı görülüyor. Tuhaftır, bu Akdeniz dünyasına Frenklerden çok daha sonra giren aktörlerden birisi olan İslam’ın Roma’nın varisi olmaya daha layık olduğu, hatta kurumları ve hukukuyla çok daha büyük katkılar yaptığı Haçlı Seferleri’nde görmenin mümkün olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. Haçlı Seferleri’nde Doğu’nun mu Batı’ya yoksa Batı’nın mı Doğu’ya daha çok şey sunabildiği tartışması hala canlı olmakla birlikte Batı’nın savaş alanında mağlub olsa bile uzun vadede bilimde ve öğrenmede büyük bir atılım gerçekleştirmesinde Doğu’nun büyük bir payı olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz.

    Kaynaklar

    Usame ibn Munkız. Kitâbu’-l İ’tibâr (İbretler Kitabı). çev. Yusuf Ziya Cömert, İstanbul, 2008.

    Ibn Munqidh, Usāmah. The Book of Contemplation: Islam and the Crusades, ed. Paul Cobb, London, 2008.

    Bernard Lewis. Müslümanların Avrupa’yı Keşfi, çev. İhsan Durdu, İstanbul, 2000.


    https://www.dunyabulteni.net/...renkler-h288045.html
  • Hac 15.Ayet: Kim, dünyada ve ahirette Allah´ın ona yardım etmeyeceğini sanıyorsa; bir sebeple göğe tırmansın sonra kessin de bir düşünsün bakalım; bu hilesi kendisini öfkelendiren şeye engel olabilir mi?
    Kur'an-ı Kerim ve Kelime Meali
  • Gökler-yerler-alemler; yani 7 paralel evren ve Evrenimiz yoktu. 100 milyarlarca Galaksi yoktu. Katrilyonlarca yıldızlar yoktu. Karadelikler yoktu. Güneş sistemleri ve bizim "Güneş sistemi"miz yoktu. İnsanlar, cinler, hayvanlar ve bitkiler yoktu. Maddeler-atomlar-elementler yoktu. Protonlar, nötronlar, elektronlar, fotonlar ve çok sayıda kuantum parçacıkları yoktu. Anti parçacıklar ve anti madde yoktu. Kuvvet parçacıkları; zayıf-güçlü çekirdek kuvvetleri, elektromanyetik kuvvet ve kütle çekim kuvveti yoktu. Melekut enerjisi parçacıkları; yani Rabb'ine sonsuz saygısından "titreşen sicimler" yoktu. Titreşen sicimleri oluşturan "Melekut" yoktu. Uzay yoktu, boşluk yoktu, zaman yoktu. Başmelekler ve melekler-ruhlar yoktu.

    Özetle yaratılmış ve sonlu boyutlu hiçbir şey yoktu... Sadece ve sadece Sonsuz Boyutlu, Sonsuz Yüce Allah ve O'nun sonsuzluğu kaplayan Sonsuz Latif Nur'u vardı. Kendisi bizatihi var olan, varlığını hiçbir şeye borçlu olmayan, tüm noksan sıfatlardan münezzeh Sonsuz Yüce Allah.

    Allah; yarattığı meleklere-ruhlara, alemlere(varlıklara-enerjilere) benzemeyen; bizatihi var ve tam olan; Kur'an'da kendisini tanımlayan en güzel isimleri sonsuz yücelikte olan; tüm evrenleri, boyutları ve zamanı yaratan; sonsuz boyutlu; sonsuz hıza sahip; her an her yerde olan; sonuçları, sebeplerden önce bilen; geçmişi, şimdiyi ve geleceği aynı anda bilen; her şeyi bir şey gibi gören ve kuşatan; her şeye Latif sıfatıyla nüfuz eden; varlığını ve gücünü hiçbir şeye-kimseye muhtaç olmayan; ezeli ve ebedi; sonsuz akıl ve güç sahibi; ruhları-melekleri, maddenin bilinçli en temel yapıtaşı olup madde olmayan "melekut"u; maddeyi, galaksileri, evrenleri, canlıları ve evrimlerini, mikro-makro her şeyi, en güzel ve en mükemmel şekilde yaratan-yaşatan-öldüren; sorumlu varlıkları tekrar kaldırıp sorgulayacak ve cennet-cehennemle karşılıklarını verecek olan Allah.

    Allah'ın sonsuz yüceliğini anlatmaya ne kelimeler yeter ne de kitaplar... Bugün var olarak bildiğimiz ve bilemediğimiz; açık-gizli her şey; yukarıda saydığımız, sayamadığımız her şey yoktu, yaratılmamıştı, sadece ve sadece ezeli ve ebedi olan Allah vardı. Hiçbir şey yoktu, sadece ve sadece bizatihi var olan Sonsuz Akıl Sahibi Allah vardı ve Allah'ın Nuru sonsuzluğu kaplamıştı. İyiliğin, güzelliğin, sevginin, adaletin, gerçeğin, yaratmanın ve bilginin kaynağı Allah, "melekleri- ruhları" ve ruhların tümleyeni olan "fiziki evrenleri-akıl sahibi varlıkları" yaratmayı düşündü-tasarladı ve yaratmaya başladı.

    ÖNCE "MELEKLER VE RUHLAR" YARATILDI
    1) Önce başmelekleri ve melekleri-ruhları; Sonsuz Latif Nuru'ndan; Nuru'nun birinci türevi olarak yarattı. Bütün bu melekler-ruhlar hiyerarşisi, Nur'dan varlıklardır, bizim evrenimize ait değildirler ve "sanal"dırlar. Boyutları; sonludur, ancak insan ve cinlerden daha yüksektir ve hiyerarşik olarak farklıdırlar. Başmelekler bu boyut hiyerarşisinin tepesinde bulunurlar. Hızları, ışıktan katbekat fazladır. Yaşlanmazlar, gençleşirler, yemezler-içmezler ve Allah sevgisiyle yaşarlar. Sürekli Allah'ı tesbih, tekbir ve takdis ederler. Allah saygısından titrerler, her an O'nun emrini beklerler ve verilen emri de harfiyen yerine getirirler. İşte melekler-ruhlar alemi budur. İşte birinci yaratım budur.

    Neden hep "ruh-melek" ikilemini kullanıyoruz? Çünkü ruh, melektir, melek de ruhtur. Peki fark nereden geliyor? Fiziki evrenlerin yönetiminde görev verilen bir ruh, daha çok melek olarak nitelendirilir. Şayet melekler, canlıların "sanal-ruh" kısmını oluşturuyorsa; yani o canlının ruhunu oluşturuyorsa, bunlara "ruh" diyoruz. Bütün fark bundan ibarettir, elbette ruhların-meleklerin boyut hiyerarşisi çok önemlidir. Mesela bir insanın sanal yanını oluşturan ruhla; bir hayvanın ruhu arasında boyut-derece farkı vardır. Ve yine Cebrail, başmeleklerin de başı olarak, en yüksek boyutludur ve melekler hiyerarşisinin tepesinde bulunur.

    Ruhlar, hem sonradan yaratılan fiziki evrenlerin yönetiminde görevlidirler ve hem de insanlar dahil tüm canlıların ruhları olarak yaratımda yer alırlar. Yine insanoğluna bakacak olursak; insanın maddi-biyolojik yapısının altında; yani onun kuarklarının altında yer alan ruh, "melekut"tur. Diğer taraftan insanın canlılığını ve işletimini sağlayan ve "melekut"tan daha yüksek boyutlu olan ruhsal-sanal parçası, o kişinin "ruhu"dur. Kişinin ruhu olan "melek", o kişinin maddi varlığının altında bulunan "melekut"undan daha üst boyutludur.

    Sonuç olarak; maddemizin, yani atomlarımızın ruhu olan melekut; hem bizim sanal kısmımızı oluşturan "ruhumuz"un emrindedir, hem de her ikisi, Sonsuz Yüce'nin emrinde ve elindedir. O halde tüm "fiziki varlık aleminin ruhları"nı; üç sınıfta müteala edebiliriz:

    a) Birincisi; fiziki evrenlerin-canlıların yönetiminde rol verilen "ruhlar-melekler hiyerarşisi" ki; bu melek ordusunun baş yöneticileri, başmeleklerdir.
    b) İkincisi; tüm canlıların sanal parçasını; yani ruhlarını oluşturan "ruhlar-melekler"dir.
    c) Üçüncüsü; maddenin özünü-ruhunu oluşturan "melekut"tur.

    İşte Sonsuz Yüce'nin Kitabı'nda, "ruhları-melekleri" tanımlayan ayetlerin bir kısmı:

    "Ona(Adem'e) bir biçim verip ve ona, 'Ruh'umu(Adem'in Ruhu'nu) üflediğim zaman, ona secde edenler olun!"
    [HİCR(15)/29]

    Sana Ruh'tan soruyorlar. De ki: "Ruh, Rabb'imden bir emirdir. Size (ruhla ilgili) az bir ilim verilmiştir."
    [İSRA(17)/85]

    Dediler ki: "Rahman (olan Allah) çocuk edindi." O, Münezzeh'tir(yücedir). Bilakis onlar(melekler), ikram edilmiş kölelerdir.
    (O ikram edilmiş köleler), sözde-amelde O'nun önüne geçemezler. Onlar, O'nun emriyle hareket ederler.
    O(Allah), onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar (Allah'ın) razı oldukları müstesna, şefaat edemezler. Onlar, (Allah) korkusundan titrerler.
    [ENBİYA(21)/26-28]

    O (Meryem), ırzını korudu, Biz ona Ruh'umuzu(İsa'nın Ruh'unu) üfledik, onu ve çocuğunu 'alemlere bir ayet' kıldık.
    [ENBİYA(21)/91]

    O (Allah) ki, her şeyi, en güzel bir şekilde yarattı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.
    (Allah), sonra onun neslini(soyunu), bayağı bir sudan-özden kıldı.
    Sonra onu, tesviye etti(düzenledi) ve ona, (onun) 'ruh'unu üfledi. Sizin için işitme, görme ve gönüller kıldı. Ne az teşekkür ediyorsunuz?
    [SECDE(32)/7-9]

    "Bizim(meleklerin), her birimizin bilinen bir makamı(boyutu-derecesi) vardır."
    "Muhakkak bizler, saf tutanlarız."
    "Ve muhakkak bizler, tespih edenleriz."
    [SAFFAT(37)/164-166]

    Neredeyse Gökler, üstlerinden çatlayıp-parçalanacaklar; melekler de Rab'lerini hamd ile tespih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. Dikkat et! Muhakkak Allah, bağışlayan ve acıyandır.
    [ŞURA(42)/5]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), O'na (Allah'a), karşılığı elli bin yıl olan bir günde yükselir.
    [ME'ARİC(70)/4]

    Ruh(Cebrail) ve meleklerin saf tutacağı o günde; Rahman'ın izin verdikleri dışında kimse konuşmaz. (Konuşan da) gerçeği söyler.
    [NEBE(78)/38]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), her bir iş için Rab'lerinin izniyle oraya inerler.
    [KADİR(97)/ 4]

    SONRA FİZİKİ EVRENLERİN RUHU: "MELEKUT" YARATILDI
    2) Ruhların Rabb'i olan Allah, ikinci aşamada tüm "gerçek-fiziki evrenler"i yaratmak için, Sonsuz Latif(ince) Nur'undan "maddenin-evrenlerin ruhu" olan "melekut"u yarattı. "Melekut", "maddenin özünü-ruhu"nu oluşturan; melekler hiyerarşisinin tabanında yer alan ve her ruh gibi "bilinçli bir sanal enerji"dir. Melekler hiyerarşisinin bu sonuncu halkası "melekut", maddenin ve tüm fiziki evrenlerin temel yapı taşlarına; kütlelerini ve tüm özelliklerini kazandıran; yani tüm maddeyi ve antimaddeyi oluşturan "öz"dür ve her melek-ruh gibi Rabb'inin emrinde olan "bilinçli sanal bir enerji"dir.

    Bizce sonsuza yakın "titreşen sicimler"in, boşluk enerjisi diye ifade edilen "sanal enerji alanı"nın, maddeye kütlesini ve özelliklerini verdiği sanılan ve Tanrı parçacığı olarak adlandırılan Higgs parçacığı-alanının, evrenimizin açılımını hızlandırdığına inanılan "kara enerji"nin kaynağı, işte bu "melekut" ve "melekut alanı"dır. Bu gerçeğe ulaşamayan bilim insanları, "melekutun potansiyelleri"ne başka başka isimler vermişlerdir. Çünkü astrofizik biliminin, Planck aralığında söyleyecek sözü yoktur ve olamayacaktır da. "Melekut"un yaratılmasıyla başlayan "sıfır noktası"ndan, 10-43 saniyeye kadar olan Planck aralığında bilimin işlemediğini biliyoruz. Yani insanoğlu evrenlerin bu aşamasını açıklamak için gerçek vahye muhtaçtır.

    İşte Rabb'inin emrinde olan; hiçbir zaman bilimin açıklayamayacağı ve ele geçiremeyeceği; "fiziki evrenin-maddenin özü-ruhu olan melekut" budur. Evrenlerin Rabb'i, Kitabı Kur'an'da, İbrahim Peygamber'e gösterdiği "melekut"u bize şöyle tanıtır:

    Böylece Biz, İbrahim'e, yakin (ilim sahiplerinden) olsun diye; 'Göklerin ve Arz'ın'(evrenlerin) 'melekut'unu(özünü-ruhunu) gösterdik.
    [EN'AM(6)/75]

    Göklerin, Arz'ın ve Allah'ın yarattığı 'her şeyin melekutu'na(en temel yapıtaşı-özü-ruhu) bakmıyorlar mı(incelemiyorlar mı)? ('Melekut'a ulaştıklarında), onların ecellerinin yaklaştığı umulur. Ondan(melekûttan) sonra hangi söze inanacaklar?
    [A'RAF(7)/185]

    De ki: "Her şeyin melekutu(en temel yapıtaşı-özü-ruhu), kimin elindedir? Ki O, (her şeye) yakın-komşuyken, Kendisine yakın-komşu olunamaz, şayet biliyorsanız."
    [MÜ'MİNUN(23)/88]

    Her şeyin 'melekut'u(en temel yapıtaşı-özü-ruhu) elinde bulunan (Allah), ne Yüce'dir! Sizin dönüşünüz O'nadır.
    [YASİN (36)/83]

    İşte "melekut"un Kur'an'da tanımı böyledir: Yaratılmış her şeyin melekutu; o her şeye vücut veren "öz-ruh"tur ve her ruh gibi Sonsuz Yüce Allah'ın, mutlak olarak elinde-emrinde bulunan "sanal bir enerji"dir. İşte ikinci yaratım da budur. Yüce Allah, görünür-fiziki evrenlerin temeli olmak üzere "melekut"u, sonsuzluğu kaplayan "Sonsuz Latif Nur'unun sonsuz küçük bir noktası"ndan, bir "ol" emriyle yaratmıştır. Fiziki evrenlerin başlangıcı olarak kabul edilen "büyük patlama", bu aşamada; yani "melekut"un yaratılması esnasında söz konusu değildir. Bu "melekut"un yaratım anı; zamanın, maddenin, kuantum parçacıklarının olmadığı, fiziki evren yasalarının ve bilimin işlemediği bir noktadır.

    "Fiziki evrenlerin, bu evrenleri içinde taşıyan sonsuza yakın küçük bir noktanın kuantum dalgalanması, yahut patlamasıyla; hiçlikten-boşluktan bir noktadan başladığı" tezi, gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Fiziki evrenin başlangıcı olarak ifade edilen "büyük patlama", "melekutun yaratıldığı" bu sıfır başlangıç noktasında gerçekleşmemiştir. Bu evrenin ruhu-özü-temeli olan "melekut"un yaratım anı, elbette zamanın, maddenin, kuantum yasalarının olmadığı, yahut geçerli olmadığı "tekil bir an"dır. Çünkü bu bir yaratmadır ve yaratılan şey de madde olmayan, ancak maddenin temel yapı taşlarına vücut veren "bilinçli-sanal öz enerji"dir; yani "maddenin ruhu"dur. İşte fiziki evreni yaratmaya, Allah, bu "sıfır melekut noktası"ndan başladı. Sonsuz boyutlu Yüce Aklıyla önce "düşündü-tasarladı", arkasından "ol!" dedi. O şey; "melekut" da amaca ve tasarıma uygun bir şekilde, hatasız olarak oluverdi. Bu aşamada ne bir "büyük patlama", ne de bir "kuantum dalgalanması" söz konusu değildir. İşte Sonsuz Yüce'nin yaratması, işte sünnetullah:

    Bir şeyi yaratmak istediğimiz zaman, o şey için sözümüz; "Ol" demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
    [NAHL(16)/40]

    KUR'AN VE TEVRAT DİLİNDE: "MELEKUT" KAVRAMI
    Kur'an'da "melekut"un ne anlama geldiğini yukarıdaki ayetler açıkça ortaya koymaktadır. "Melekut" kavramının kökü; "melek-meleke"dir. O halde bu kökün anlamı nedir? Anlamı şudur: "Sahip olmak, zaptetmek, gücü yetmek, güç-yetenek, kontrol altında tutmak, yönetmek, melek, sultan, melik, kral."

    Bu kökten türemiş olan "melekut"un anlamı da bu anlamlar çerçevesinde şudur: "Büyük mülk, muhteşem saltanat, idare ve hakimiyet altında tutulan, eşyanın(şeylerin) iç yüzü, saltanat, mülkiyet ve acayip nizam, krallık, hükümdarlık, temel-esas."

    Tevrat'ta ve Arapçanın kardeş dili olan İbranicede; "melek"in karşılığı "malak-malah"tır. "Melekut"un İbranice karşılığı ise "malkut-malhut"tur. "Malkut"un anlamı ise şudur: "Kral, krallık-kraliyet, güç, hakimiyet, saltanat, egemenlik, imparatorluk, tohum fidanında; sapın, kök ile birleştiği nokta, tepe noktası."

    Tevile yer vermeyecek kadar açıktır ki; Kur'an'daki "melekut"un ve Tevrat'taki karşılığı "malkut"un anlamı aynıdır ve tüm evrenleri meydana getiren "öz- ruh"tur, yahut "sanal enerji-güç"tür.

    Bugün var olan atom altı yapılar, atomlar, elementler, yıldızlar, galaksiler, gökler(evrenler), canlılar, tüm fiziki alemler ve ortaya çıkan mülkü saltanat, acayib nizam, ilahi egemenlik ve kainatın hükümranlığı altında temel olan, esas olan yaratıcı güç; Sonsuz Yüce'nin emriyle ortaya çıkan "melekut"tur. Allah'ın, Sonsuz Latif Nuru'ndan yarattığı; madde olmayan, maddeye vücut veren, bugünkü "mülkü saltanat"ın arkasında duran, "bilinçli sanal enerji-aparçacık- melekut". Sonsuz Yüce, tüm fiziki alemleri yaratmayı tasarladı ve yaratmayı "melekut"la başlattı; "Ol!" dedi, o da oluverdi. İşte sıfır noktası budur ve bu bir "patlama" değil, "yaratma"dır.

    O halde yaratmanın üçüncü aşaması; "titreşen sicim enerjileri" ve "fiziki evren"in ilk proto-tipi "kuark çorbası" yahut "mükemmel kuark sıvısı" nasıl oluştu? Fiziki evrenlerin başlangıcı sayılabilecek "büyük patlama" oldu mu, olduysa ne zaman? Bu üçüncü yaratım aşamasına geçmeden önce, "Standart Model"e ve "Süpersicim Teorisi"ne bir göz atalım:

    "STANDART MODEL"İN BAŞARISI VE ÇIKMAZI
    Son 30 yıldır sayısız deneylerle doğrulanmış ve temel parçacıkları tarif etmeye yarayan "kuantum alan teorisi"ne, Standart Model adı verilmektedir. Bu teori, elektronların-fotonların kuramı olan kuantum elektrodinamiğini, kuarkların-gluonların kuramı olan kuantum kromodinamiğini, zayıf etkileşimleri ve Higgs parçacığını kapsamaktadır. Standart Model, maddenin kuarklardan ve leptonlardan meydana geldiğini söyler.

    "Model"de; üç ayrı parçacık ailesi bulunmaktadır. Bu parçacıklar, aralarında dört kuvvet vasıtasıyla etkileşirler. Yani toplam 12 parçacık ve 4 kuvvet taşıyıcısı mesajcı parçacıklar, görünen-fiziki evrenimizdeki tüm "maddesel yapılanma"yı açıklamaktadır. Atom altı parçacıklar; fermiyonlar, kuvvet taşıyıcılar; bozonlardır. Parçacık tablosunda yer alan parçacıklara ilişkin 19 ayrı parametre bulunması da bizce anlamlıdır. 19 sayısı, mikro ve makro evrenlerin oluşumunda anlamlı bir sayı olarak karşımıza çıkacaktır.

    "Planck aralığı"nda; ne Standart Model, ne de Süpersicim/M-Kuramı'nın, tahminden başka bir açıklaması yoktur, olamaz da. "Planck ölçeği"ne kadar isabetli yorumlar yapan, kuantum parçacıklarını keşfeden Standart Teori, bu noktadan ileriye haklı olarak gidememektedir. Planck ölçeğine kadar inildiğinde, kütleçekim kuvveti diğer kuvvetlerle birleşir. Kütleçekim kuvvetini en iyi biçimde açıklayan genel görelilik kuralları ise bu ölçeğe inildiğinde işlemez. Çünkü genel görelilik bilindiği gibi, uzayın dokusunun düzgün olmasından hoşlanır. Ancak Planck ölçeğinde, kuantum dalgalanmaları kontrol edilemez bir hareketliliğe sahiptir.

    Standart Model'in, özellikle kuantum kuvvetlerini, kütle çekim kuvvetiyle hiçbir şekilde birleştirmesi mümkün gözükmüyor. Bu modelin noktasal parçacık anlayışı, mesafelerin sonsuz küçük olduğu bir evreni teoride kurgulasa da; sonsuz küçük mesafelerde, sonsuzluklar ve tekillikler üretmektedir. Adını meşhur ateist fizikçi Steven Weinberg'den alan Standart Model; evrenin başlangıcını, ön gördüğü "büyük patlama"yı, "Planck aralığı"ndaki oluşumları ve hatta temel kuantum parçacıklarının özelliklerini açıklamaktan uzaktır. Standart Model'in başarıları yanında çıkmazlarından da söz edebiliriz. Bu çıkmazları şöylece özetleyebiliriz:

    a) Standart Model'in; "evrenin, 'hiçlikten-boşluktan', sonsuza yakın küçük ve yoğun bir noktadan, bir 'büyük patlama'yla başladığı" tezi sorunludur ve cevapsız kalan çok sayıda soru vardır. Evrenin, hiçlik-boşluktan, bir büyük patlamayla ortaya çıktığını öngören ve bunu açıklayamayan Standart model, evrenin ivmelenerek genişlemesini; karanlık enerjiyi; itici ve değişken boşluk enerjisini öngörmez.

    b) "Hiçlik-boşluk"tan, sonsuz küçük ve yoğun bir nokta; nasıl ve neden ortaya çıktı; kuantum dalgalanmalarıyla büyük patlama oldu? diye sorarsanız, size "hiçlik-boşluk" boşluk değildir diyeceklerdir. Ve boşlukta her an muazzam kuantum dalgalanmalarının olduğunu; sanal parçacıkların cirit attığını söyleyeceklerdir. Bu, teoride ve bilimde bir boşluk oluşturmuyor mu? "Sanal parçacık" da neyin nesidir diye sorsanız, alacağınız bilimsel-fiziksel bir cevap yoktur.

    c) "Hiçlik-Boşluk" kavramı, Allah'ın varlığını;, O'nun yarattığı "melekut"u ve onun "sanal enerji alanı"nı örtmek için uydurulmuş bir kavramdır bize göre... İleride "boşluk" diye bir şeyin olmadığını, aksine bugünkü karanlık enerji dahil tüm "gizemli gözüken olaylar"ın arkasında "boşluk(melekut) alanı enerjisi"nin bulunduğunu, hatta bedava enerji için "boşluk mühendisliği"nin nasıl gelişmekte olduğunu göreceğiz.

    d) Yine bir ateist olan Peter Higgs'in Standart Model'i kurtarma çabaları, şu ana kadar CERN'de doğrulanmış değildir. Peter Higgs'in tezinin özeti şudur: "Büyük Patlama bir enerji doğurdu, bu enerji, "Higgs Alanı"nı ve "Higgs Bosonu"nu ortaya çıkardı ve böylece kütlesiz olan parçacıklar bu alanla etkileşerek, bugünkü kütlelerini kazandılar." Bu "Higgs alanı"; maddenin ruhu olan "melekut"tan ortaya çıkan "melekut sanal enerji alanı"ndan başkası değildir. Bunun üzerinde ilerde duracağız.

    e) Diğer taraftan varsayılan "büyük patlama tekilliği"ni; "Yaratma"yı ve bir "Yaratıcı"yı kabul etmeden açıklamak, ne Standart Model'in, ne de "Süpersicim Kuramı"nın harcı değildir. Bazı süpersicimcilerin bu "tekillik"ten kurtulmak için hayali sonsuz paralel evrenlere sığınmaları da, gerçeği ortadan kaldıramayacaktır.

    f) Standart Model'in, evrenleri ve tüm kuvvetleri, ifade eden tek bir "denkleme-modele" ulaşması, bugüne kadar mümkün olmamıştır ve bundan sonra da mümkün olacak gibi gözükmemektedir.

    g) Ancak "büyük patlama"nın yeri ve zamanı konusunda itirazımız olmasına rağmen, gerçek olduğunu; ayrıca "Planck aralığı"nın dışında ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"ndan itibaren evrenin oluşum aşamalarının Standart Model tarafından, kuantum fizik yasalarına ve kütle çekim yasasına uygun olarak başarıyla açıklandığını ve resmedildiğini ifade etmeliyiz. Şimdi de "Standart Teori"nin alternatifi olan "Süpersicim/M-Teorisi"ne kısaca bir göz atalım.

    "SÜPERSİCİM/M-KURAMI"NIN ZARAFETİ VE HAYALLERİ
    1968'de ortaya çıkan String(sicim) teorisi; "maddenin temel yapıtaşlarının kalbinde titreşen, çok küçük bir enerji iplikçiği" olduğunu söyler. Sicim teorisi, bu küçük titreşimlerin, her iki ölçekteki evreni; yani "kuantum ve makro evreni"ni birleştirmede anahtar role sahip olduğunu ifade eder.

    İtalyan bilim adamı Gabriele Veneziano'un, Euler'in denkleminden esinlenmesiyle başlayan sicim anlayışı, Leonard Susskind vasıtasıyla "titreşen sicim modeli"ne ulaşır. Teorinin tanımladığı "enerji iplikçikleri"nin uzunlukları 10-33cm dir ve hayal edilemeyecek kadar küçüktür. Bu küçüklüğü ifade etmek için; "Şayet bir atom, 'Güneş sistemi' kadar büyütülürse, 'titreşen bir sicim'in ancak bir ağaç kadar olacağı" ifade edilmektedir.

    Schwarz ve Greene, süpersicim kuramı
    1984 sonrası Schwarz ve Greene, teorinin denklemlerinde; n=496 eşitliğini sağlayarak kuramda anomali olmadığını ifade etmişlerdir. 496 sayısının rakamsal toplamının 19 olması bizce ilginçtir.

    Burada anahtar fikir şudur: Tek bir keman telinin, farklı titreşim şekillerini veya farklı frekansları üretmesi gibi sicimler de; farklı şekillerde titreşerek, atom altı parçacıklarının özelliklerini; yani kütle ve elektrik yüklerini belirler. Evreni oluşturan parçacıklar, kütle çekimi ve diğer mesajcı(kuvvet) parçacıkları arasındaki tek fark, "bu küçük iplikçiklerin farklı titreşim şekilleri"dir. Bu muazzam sayıdaki titreşen sicimlerin, bir araya gelerek oluşturduğu evren; çok büyük bir "kozmik senfoni" olarak düşünülebilir. Etrafımızda gördüğümüz "madde ve ışık" gibi her şey; "açık uçlu titreşen sicimler"den, kütle çekimi; graviton ise "kapalı-halkalı titreşen sicimler"den oluşmaktadır.

    Sicim teorisi; kuantum mekaniğinin hesaplanamaz dinamizmini sakinleştirmiş, eski sıfır boyutlu "tanecik-parçacık fikri"ni, bir boyutlu "titreşen enerji iplikçiği"ne dönüştürmüştür. Böylece kuantum teorisiyle, genel görelilik teorisi bir büyük çatı altında toplanmıştır. Bu sonuç, teorik düzeyde matematiğin bir zaferi olarak görülmektedir. Böylece bizim atomaltı seviyedeki belirsiz ve öngörülemez mikro fotoğrafımız ile büyük ölçekli düzgün görünüşlü makro fotoğrafımız, bir büyük resimde birleştirilmiş görünmektedir. Canlı hayatı ören-yöneten DNA iplikçikleri benzeri, "titreşen enerji iplikçikleri"nin de evrenimizi, bir kumaş gibi ördüğü düşüncesi, gerçekten heyecan verici ve zarif bir görüştür.

    Standart Model'in alternatifi olan Süpersicim-M-Kuramı; beş ayrı sicim teorisini ve Peter von Nieuwenhuizen tarafından geliştirilen süper kütleçekimi teorisini birleştirerek, bütün dikkatleri üzerine yeniden toplamıştır. Böylece 11 boyutlu süper kütleçekimi teorisi ile 10 boyutlu string(sicim) teorisi arasındaki çatışmaya da son verilmiştir. Bu birleşme, 1995 yılında süpriz bir şekilde teorik fizikçi Edward Witten tarafından gerçekleştirilmiştir.

    Witten, açıkça söylemekten kaçınsa da, sicim teorisinin bu 11 boyutlu son haline; "M-teorisi(kuramı)" ismini verenin kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Zira "M"nin nereden geldiğini kimse bilmiyor, ancak "M" ile başlayan bazı kavramlar yakıştırılıyor: "Master", "Miracle", "Mystery", "Magic", "Matrix", "Membrane", "Murky" vs. Gerçekte "M"nin anlamını söylemek istemese de; lisans öğreniminde tarih okumuş olan ve Yahudi bir aileden gelen Edward Witten'ın, nereden ilham alacağını tahmin etmek zor değildir... Yukarıda Kur'an'daki "Melekut"un, Tevrat'taki karşılığı "Malkut-Malhut" açıklamamızı tekrar okursanız, tahminimizin doğruluk derecesini siz de tahmin edebilirsiniz.

    Süpersicim teorisinin matematiğine hakim olan ve sicim kuramcılarının hayranlığını toplayan Edward Witten'ın, 11 boyutlu M-Kuramı'yla ilgili açıklamalarının kısa bir özetini aşağıda veriyoruz:

    "Sicim teorisi, bir temel parçacığı, noktasal olarak değil de, titreşen bir sicimin ilmeği(düğümü) olarak düşünerek evreni daha derinden bir tanımlama girişimidir. Sicim ile ilgili en temel şeylerden birisi, onun müziğe de güzelliğini veren titreşimlerin, burada da pek çok farklı şekil ve formda gerçekleşmesidir. Titreşimin bu farklı formları; kuarklar, elektronlar ve fotonlar gibi farklı temel parçacıklar olarak yorumlanır. Hepsi aynı ana sicimin titreşiminin farklı formlarıdır. Farklı kuvvet ve parçacıkların birleşiminin elde edilmesinin sebebi, hepsinin aynı ana sicimin titreşiminin farklı formlarından meydana gelmeleridir. Sicim teorisinin şuanki anlayışına göre, sicimden daha temel olan hiç bir şey yoktur.

    "Gerçekten de temel nokta parçacıklarının yerine titreşen sicimleri koymak, büyük bir değişikliğe yol açar. Bu teorinin bulanık matematikle ilgisi olduğunu söylemek zorundayım. Bu yüzden parçacık yayılır, ancak uzay-zamanla ilgili her şey de biraz yayılmış ve bulanıklaşmış olur. Teknik olarak ekstra boyutlara ihtiyacımız vardır. Çünkü Sicim teorisi, bu ekstra boyutları kullanarak, tüm temel parçacıkları ve onların kütle çekim kuvvetlerini tanımlayabiliyor. Bir tek temel-basit sicim, birçok şekilde titreşebiliyor. Ben ekstra boyutların gerçekten var olduğu sonucuna vardım. Onlar evrenin bir parçasıdır. Ben olağan kuantum alanı teorilerini daha iyi anlamamıza yarayan, ya da karadeliklerin kuantum hallerine yeni yaklaşımlar getiren böyle bir teorinin yanlış olacağını düşünmüyorum."

    Süpersicim teorisinin, yahut yeni ismiyle M-Kuramı'nın en büyük başarısı ve Standart Model'in önüne geçmesine sebep olan yönü; atom altı parçacıklarının ve mesajcı kuvvet parçacıklarının altında yatan yapının; "titreşen sicimler" olarak tanımlanmasıdır. Bunun sonucu olarak da mikro ve makro evrenin; yani kuantum güçleri ile kütle çekim kuvvetinin bir denklemle ifade edilebilmesidir.

    Bizim "melekutun türevi" olarak gördüğümüz bu "sonsuza yakın titreşen enerji iplikçileri" tanımı ve buna dayanan "sicim modeli", matematiksel bir başarıdır ve Sonsuz Yüce'nin yaratmasının sınırsız güzelliğinin bir göstergesidir. Bütün bunlara rağmen sicim teorisinin çıkmazları ve ürettiği hayaller gözlerden kaçmamaktadır. Kısaca özetleyelim:

    a) Birincisi, teorik ve matematik model olarak başarılı gözüken bu radikal yeni teorinin çıkmazı, bu kadar küçük boyutlarda ve bu kadar yüksek enerjilerde, herhangi bir gözlem ve deney yapılmasının imkansız gözükmesidir. Bu sebepledir ki teorinin doğrulanması kadar yanlışlanmasının da mümkün olmadığı ifade edilmektedir. Yanlışlanamaması, teoriyi acaba ne kadar güvenilir kılar? Bu yüzden bazı bilim adamları, bu bir fizik teorisi midir, yoksa felsefe midir, diyebilmektedirler.

    b) M-kuramının öngörülerinden; "süpersimetri" ve "süpereş parçacıklar"ın varlığının kanıtlanması şu ana kadar mümkün olmamıştır. Kuramcıların, süpersimetrinin, süpereş parçacıkların varlığının ve evrenin başlangıcından beri var olan uzayan sicim öngörüsünün doğrulanacağı beklentisi devam etmektedir. Bütün bunların keşfi-gözlenmesi, M-kuramını güçlendirecek olsa da kanıtlanacağı anlamına gelmemektedir.

    c) Sicim teorisinin bir başka zorluğu; fazladan boyutlardır. Bu mesele, teorinin ispatını zorlaştırmakta ve çok karmaşık hesaplamaları gerektirmektedir.

    d) Yaratıcıyı ve yaratmayı kabul etmek istemeyen Standart Model taraftarı ateist-evrimci bilim adamlarının karşısında duran "büyük patlama tekilliği problemi", M-kuramcılarının da karşısında durmaktadır. Sonsuz paralel evrenlere kaçmak bu tekilliği ortadan kaldırmıyor. Ayrıca sonsuzluk, fizik yasalarını geçersiz kılar ve bilimsel yaklaşımı yok eder.

    e) Özellikle sicimci-evrimciler, sayısız-sınırsız patlamalar ve sonsuz paralel evrenler öngörüyorlar. Böylece "büyük patlama"yı, bu hayali paralel evrenlerin çarpışmasına havale ederek, bilimi, adeta bilimkurguya dönüştürüyorlar. "Büyük patlama tekilliği" sebebiyle Sonsuz Yüce Yaratıcı ile adeta yüz yüze geldiğini hisseden Standart yahut Sicimci evrimci-bilimciler, bu durumdan kurtulmak için hayallerini acayip zorluyorlar.

    f) Sicim teorisine göre saklı boyutlar, uzayın her noktasında ve çeşitli şekillerde kıvrılmış olarak bulunurlar. Bu boyutları, en güzel tarif eden modeller Calabi-Yau şekilleridir. Yüksek boyutların hangi biçimlerde kıvrılarak uzayın dokusu arasına saklandıklarını tarif eden Calabi-Yau geometrik şekillerinin olasılığının, 10500 paralel evrene imkan verdiği düşünülmektedir. Bu tespit teorik olarak doğru olabilir. Ancak bu bir gerçeği değil, sadece potansiyelleri göstermektedir. Bu potansiyeller de; evrimci-sicimcilerin, "patlama tekilliği"nden yahut "yaratma"dan kaçmak için hayallerini beslemektedir.

    g) Sonuç olarak Süpersicim-M-kuramı adı verilen bu yeni radikal kuram, tüm deneysel-gözlemsel kanıtlardan şimdilik yoksun olsa da kağıt üzerinde; teoride ve evrenin başlangıcına yönelik ortaya koyduğu matematik modelde, "her şeyin teorisi" olma umudunu taşımaktadır. M-kuramının matematiksel yapısında, cebirsel geometri, yüksek matematik, diferansiyel denklemler, diferansiyel geometri, grup teorisi, topoloji ve bulanık lojik gibi matematiğin birçok dallarının rol aldığı bilinmektedir. Teorinin en güçlü yönü, bizce "titreşen sicimler" tanımı ve bu tanıma dayalı olarak ortaya koyduğu "matematiksel model"dir.

    f) Süpersicim kuramında ışıktan hızlı, kütlesiz "takyonlar"ın işin içine girmesi; "titreşen sicim enerjiler"in, "melekut"tan doğduğunun bizce bir kanıtıdır. Nitekim bu "takyon" probleminden kurtulmaya çalışan sicim teorisyenleri, "süper simetri" ve "süpereş parçacıklar" ön görmekte; bu parçacıkların ortaya çıkacağını ümit etmektedirler.

    Evrenin oluşumunu açıklamaya çalışan bu iki kuramı kısaca gözden geçirdikten sonra, "Kur'an evreni"ni açıklamaya devam edebiliriz. Yaratmanın ilk iki aşamasını; yani "melekler"in ve "melekut"un yaratılmasını yukarıda ortaya koymuş ve üçüncü yaratım aşamasına gelmiştik. Üçüncü yaratım aşaması; "melekut"un, fiziki-görünen evreni, yahut bu evrenin en alt seviyedeki yapı taşlarını oluşturmak üzere "sonsuza yakın titreşen bilinçli sicimler"e dönüşmesidir.

    YARATMA DEVAM EDİYOR: "MELEKUT", "TİTREŞEN SİCİMLER"E DÖNÜŞÜYOR
    3) Tüm meleklerin ve ikinci aşamada yaratılan "melekut"un Rabb'i; "melekut"u yaratmakla, evrenleri yaratmayı başlatmıştır. Allah'ın Nuru'nun birinci türevi olan "melekut", fiziki evrenlere nasıl dönüştü? Yahut fiziki evrenlerin en temel yapı taşları; kuarklar, leptonlar ve kuvvet parçacıkları nasıl ortaya çıktı? Bu "sıfır melekut noktası"ndan, 10-43 saniyeye kadar bilimin işlemediğini biliyoruz. Bu ölçekte, ne "kuantum parçacıkları", ne zaman ve ne de bağımsız "kuantum ve kütle çekim kuvvetleri" mevcuttur. İşte bu başlangıç anında hakim olan "tek kuvvet", Sonsuz Yüce Allah'ın, sonsuz kuvvetinin bir tezahürü olan "Ol!"emri ve bu emirde saklı "kuvvet ve enerji"dir.

    Kur'an'da KEHF(18)/39'da Yüce Rabb'imiz bize; "La kuvvete illa billahi"(kuvvet yok, ancak Allah iledir) diye bildirir. Evrensel rehber ve alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz de bize sahih bir şekilde şunu bildirmiştir: "La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyul azim"(enerji yoktur, kuvvet yoktur; ancak ve ancak Azametli ve Yüce Allah iledir). İşte bu tüm "dört kuvvet"in birleştiği "tek kuvvet"in kaynağı Azametli-Yüce Rabb'imizin "Ol!"emridir.

    O(Allah), Gökleri ve Arz'ı 'örneksiz yaratan'dır. O, bir işe karar verirse, ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir.
    [BAKARA(2)/117]

    Bir şeyi yaratmak istediğimiz zaman, o şey için sözümüz; "Ol!" demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
    [NAHL(16)/40]

    Maddenin ve evrenin arkasında ve en altında yer alan "titreşen sicimler", Yüce Rabb'imizin "Ol!" emriyle "Nur"dan ortaya çıkan "melekut"un, ikinci bir "Ol!" emriyle sicimlere dönüşmesidir. "Titreşen sicimler", evreni dokuyan "melekut kumaşı"nın adeta iplikçikleridir. Sonuç olarak "melekut", maddenin; yani kuarkların ve temel parçacıkların "derin yapısı"nı, "sicimler"e dönüşerek oluşturmuştur. Kuarklardan daha temel olan "titreşen sicimler", madde ile madde olmayan arasında bir "bağ-köprü"dür ve Planck ölçeğinde ortaya çıkmıştır. "Sicimler", özetle maddenin ruhu olan "melekut"u, maddeye; kuarklara bağlayan ve "kuark-gluon sıvısı"nı oluşturan "titreşim ve yaratım enerjisi"dir.

    Planck ölçeğinde yer alan bu "ara-bağlantı enerji iplikçikleri"nin bir ucunda "melekut"(maddenin ruhu-özü), diğer ucunda madde; yani kuarklar ve kuantum parçacıkları bulunmaktadır. Planck aralığı-zamanı, "titreşen sicim enerjileri"nin ortaya çıkışından, 10-43 saniyeye kadar olan; "melekut aralığı" yahut "melekut zamanı"dır.

    Sonsuz Yüce Allah'ın yaratmasında ve yarattığı varlıklarda, tam bir "boyut hiyerarşisi", yahut "titreşim hiyerarşisi" söz konusudur. Varlıklar, boyut hiyerarşisine uygun olarak titreşirler. Bu sıralama hiyerarşisi, bir anlamda titreşim hiyerarşisini gösterirken; bir başka anlamda da "Allah korkusu ve saygısı" bakımından bir derecelenmedir. Allah korkusu ve saygısına dayanan titreşim hiyerarşisi; sırayla başmelekler, melekler-ruhlar, melekut, sicimler, kuarklar vs. şeklinde sıralanabilir.

    Tüm evrenler, varlıklar, canlılar ve cansızlar; yani yaratılmış her şey, Allah saygısıyla titrerler, O'na secde ederler. İnsan ve cinlerin maddi-biyolojik yapısının özündeki melekut, Rabb'ine sonsuz saygıyla(titreşimle) bağlıdır. Ancak kişinin nefsi özgürdür. Şayet Rabb'ine iman ederse, o da bu titreşime katılır, iman etmezse elbette böyle bir saygı ve korku frekansından mahrum olur. Sonuç olarak her varlık, bir saygı-titreşim frekansına sahiptir, bu da onun boyutunu; derecesini gösterir. Boyut arttıkça, varlığın titreşimi ve yeteneği artar, boyutu düştükçe titreşimi ve yeteneği azalır. Bu meseleyi en iyi İblis bilir ve müthiş bir New Age propagandasıyla istismar eder, cehalet içindeki insanoğlunu bu yalana dönüştürülmüş gerçekle manipüle eder.

    İşte bu nedenledir ki maddenin altında yatan "evrenin mülkü saltanatı"nı meydana getiren "sicimler"in "sonsuza yakın titreşimleri" anlamlıdır ve "Kur'an evreninin ruhu"na uygundur.

    O(Allah), onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar (Allah'ın) razı oldukları müstesna, şefaat edemezler. Onlar(melekler), (Allah) korkusundan titrerler.
    [ENBİYA(21)/28]

    Görmedin mi ki, muhakkak, Göklerde ve Arz'da olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu, Allah'a secde etmektedirler. İnsanlardan birçoğu üzerine de, azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa, artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.
    [HAC(22)/18]

    Muhakkak onlar(müminler) Rab'lerinin azametinden korkup titreyenlerdir.
    [MÜ'MİNUN(23)/57]

    Yıldızlar ve ağaçlar, ikisi de (Allah'a) secde ederler.
    [RAHMAN(55)/6]

    "TİTREŞEN SİCİMLER" MİKRO EVRENE: "KUARK-GLUON SIVISI"NA DÖNÜŞÜYOR
    4) Dördüncü yaratım aşaması, "titreşen sicimler"in, "kuark-gluon sıvısı"nı; tüm kuantum parçacık ve antiparçacıklarını oluşturması aşamasıdır. Bu aşama, madde olmayan "titreşen parçacıklar"ın yahut "aparçacıklar"ın, maddenin en küçük yapı taşları olan kuarklara, dolayısıyla "evrenin ilk çekirdeği"ne dönüşmesidir. Böylece üç parçacık ailesi; hadronlar, leptonlar ve mesajcı kuvvet parçacıkları ve bunların antiparçacıkları, adım adım Kur'an'da bildirilen "8 evren"i inşa etme aşamasına girerler.

    Fiziki-görünen evrenlerin ilk proto-tipi; sicimlerin, sonsuza yakın "titreşim formları"yla ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"dır. Evrenlerimizin özü, sonsuza yakın yoğun ve küçük bu "mikro sıvı küre"dir. "Planck aralığı"nın sınırında oluşan bu "mikro sıvı küre"; bugünkü evrenlerin tohumlarını içinde taşımaktadır. Bir "büyük patlama" ve aynı anda "genişleme" anı, işte bu andır. Yukarıdan beri sözünü ettiğimiz, varlığı, gözlemlerle ve birçok yolla kanıtlanmış olan "büyük patlama"nın yeri-zamanı, bu sonsuza yakın yoğun "sıvı küre"nin, Allah'ın, beşinci "Ol!" emriyle; "büyük patlama" ve "genişleme" aşamasına girmesidir. Bu aşama, yaratımın beşinci aşamasıdır. Bu aşamayı daha iyi anlamak için maddenin-evrenin temel yapıtaşları olan "kuarklar"a ve "kuark-gluon sıvısı"na kısaca bir göz atmalıyız.

    EVRENİN-MADDENİN TUĞLALARI: "ESRARENGİZ KUARKLAR"

    Kuarklar ve evrenin kuark aşaması oldukça esrarengizdir. Evrenin "melekut ve sicim aşaması"; Planck ölçeğinde gerçekleşmiş olup "sanal bir süreç"tir. Kuarkların gerçeklikleri, görünür-fiziki evrenin başlangıcı aşamasında ortaya çıkmalarına ve maddenin temel yapı taşları olmalarına rağmen hala tartışmalıdır. Bazı astrofizikçiler bunları, hayali-matematiksel parçacıklar olarak nitelendirmektedir. Bu parçacıklar, "Melekut sicimleri"ni "Fiziki-görünen evren"lere bağlayan ve bu evrenleri inşa eden "esrarengiz tuğlalar"dır.

    Fizikçiler, iki kuarkı birbirinden ayırmaya çalıştıkça, bu kuarkların kuvvet alanı gerilmektedir. Ayırıcı kuvvet-basınç artırıldıkça, onların karşı koyma direnci; ayrılmama çabası katlanarak artmaktadır. Fizikçilerin boşluk dedikleri; gerçekte boşluk olmayan "melekut-sicim alanı"ndan sanal kuark-antikuarklar yardıma gelir ve çok kısa bir sürede bu sanal parçacıklar, gerçek kuarkalara dönüşerek, direnen kuarkların sayısını iki katına çıkarırlar. Sizin ayırma baskınız arttıkça, kuarkların "melekut alanı"ndan aldıkları destek katlanarak artmaya devam eder.

    Bugüne kadar iki kuarkı ayırmak mümkün olamamıştır. Fizikçilerin çok sayıda deney yapmalarına; özel hazırlanmış dedektör tuzaklarına rağmen tek bir kuark ele geçirilememiştir. Onlar, hiçbir zaman yalnız-serbest dolaşmazlar! Bu sebepledir ki bazı astrofizikçiler, "onlar, gerçek parçacıklar değil, matematiksel-hayali nesnelerdir" diyebilmektedir. Soyutlanmış serbest kuarkların elde edilememesi, şu anda teorik fiziğin karşılaştığı en önemli meselelerden birisidir.

    Kuarkların bu "ayrılmama ilkesi"ne; "renk hapsi" yahut "hapsolma" ilkesi denir. Kuarklar arasındaki bu "lastik sicim bağları", güçlü nükleer kuvveti taşıyan gluonlar sayesinde oluşur. Kuarklar ile gluonlar, son derece güçlü bir iletişim içindedirler. Gluonlar, kütlesiz ayar vektör bozonudur. Ancak bilim adamları, bu iletişimin nasıl gerçekleştiğini keşfedememişlerdir. Sonuç olarak bugün bildiğimiz evrendeki tüm madde, kuarklar ve leptonlardan oluşmaktadır. Bu maddi parçacıklar, kuvvet taşıyıcı bozonlar aracılığıyla etkileşmektedirler. Kuarklar, bir araya gelerek hadron denen bileşik parçacıkları oluşturur. Bunların en kararlı olanları, atomun çekirdeğini meydana getiren proton ve nötronlardır.

    Kuark-gluon plazma(KGP), yüksek sıcaklık ve yoğunlukta; kuark ve gluonların serbest olarak bir arada bulundukları bir "faz"dır. KGP, 10-23 saniye gibi müthiş kısa bir sürede var olabilir. Çarpıştırıcılarda yapılan en son deneyler, KGP'nin gerçekte "gaz plazma" değil, "kuark-gluon sıvısı" formunda olduğunu kanıtlamıştır. Bu kanıtlar, aşağıda bir başlık altında incelenmiştir. Ayrıca Nötron yıldızlarının çekirdeklerinde de KGP bulunduğu bildirilmektedir.

    EVRENİN BAŞLANGICI: "KUARK-GLUON MÜKEMMEL SIVISI"

    KGP'nin incelenmesi; evrenimizin, başlangıç aşamalarını açıklayabilmek açısından oldukça önemlidir ve evrenin oluşumu hakkında da bize bilgi vermektedir. Evren, başlangıcının ilk mikrosaniyelerinde neye benziyordu? Başlangıçta çok yüksek sıcaklıklarda kuarklar egemendi. RHIC'de mini patlama deneyleri başlatılmadan önce KGP'nin, belli belirsiz bir "gaz plazma"ya benzediği öngörülüyordu. Ancak daha sonra RHIC ve LHC'deki deneylerden, yüksek sıcaklıklarda ortaya çıkan sıcak şeyin; "kuark sıvısı ya da çorbası" olduğu anlaşıldı. Yani erken evrenin koşullarıyla ilgili yeni yapılan deneylerde ortaya çıkan, "mükemmel sıvı"ydı. Evrenin adeta çekirdeği olan "mükemmel sıvı", daha sonraki aşamalarda, evrenin inşaasında, yahut "uzay-zaman kumaşı"nın dokusunda temel rol oynayacaktır.

    RHIC(Relativistic Heavy Ion Collider)deki deneyde protonlar çarpıştırılarak, 4 trilyon derece sıcaklıkta kuark gluon plazması(KGP) elde edilmiş; bunun beklenenin aksine "gaz" değil "sürtünmesiz mükemmel bir sıvı" olduğu anlaşılmıştır. Brookhaven Ulusal Laboratuvarında deneysel çalışmalar yapan 4 bilim grubu, karşılaştıkları şaşırtıcı bu sonucu şöyle açıklamışlardır:

    "Atom çekirdeğinin temel parçacıkları olan kuarklar-gluonlardan, maddenin daha sıcak ve daha yoğun bir halini elde ettik. Ancak bu, beklenenden farklı ve dikkate değer bir sonuç ortaya çıkardı. RHIC'in ağır iyon çarpıştırıcısında ortaya çıkan bu madde; kuark ve gluonlar, beklenenin aksine 'gaz'a değil, 'sıvı'ya benzemektedir."

    Dr. Orbach:

    "Asıl şok edici olan ise, RHIC'de altın iyonlarının çarpışmasından meydana gelen ve 'gaz'dan çok 'sıvı'ya benzeyen maddenin bu 'yeni hali'nin, bize evrenin ilk mikrosaniyelerindeki 'derin içyapısını' gösteriyor olmasıydı. RHIC'deki işlemlere büyük ilgi duyulmasının bir sebebi de; bu sonuçlarla, sicim teorisi metotlarını kullanan hesaplamalar arasında, bir bağlantı ortaya çıkması oldu. RHIC'deki sonuçlar ve sicim teorisi arasındaki ilişki, beklenmeyen ve coşku verici bir gelişmedir."

    Brookhaven'a bağlı Yüksek Enerji ve Nükleer Fizik Laboratuvarı yöneticisi Sam Aranso da şu çarpıcı açıklamaları yapmıştır:

    "Bizler, bu şekilde öngörülen bir plazma için, gereken ısıya; yani Güneş'in merkezinden 150.000 kez daha fazla sıcaklığa ve enerji yoğunluğuna ulaştığımızı biliyoruz. Haziran 2000'den, 2003'e kadar süren fizik çalışmalarından elde edilen RHIC verilerinin analizine dayanan genel görüş, RHIC'deki altın iyonlarının çarpışmasından ortaya çıkacak maddenin, 'gaz'dan çok 'sıvı'ya benzeyeceği yönündeydi.

    "Kanıt, ayrı ayrı çarpışmalardan üretilen binlerce parçacıktan alınan rastgele örneklerin ölçümlenmesiyle ortaya çıktı. Bu ölçümler gösterdi ki; parçalanan çekirdeğin oluşturduğu hacme göre değişen basınca bir tepki olarak çarpışmada üretilen ve başlangıçta mevcut olan parçacıklar, kolektif hareket etmeye meyillidirler. Elde edilen oluşum(sonuç), sıvı hareketinin özellikleri ile benzer olduğundan, bilim adamları, bu 'sonuç madde'nin, 'akışkan' olduğuna işaret ettiler. Her molekülü, rastgele hareket eden sıradan sıvıların aksine; RHIC'de oluşan sıcak madde, parçacıkları arasında yüksek derecede koordinasyon olan ve değişen çevreye doğru hareket eden, tek bir varlık gibi davranıyor. Bir bakıma 'balık sürüsü' gibi bir model içinde hareket etmektedir.

    "Bu sıvı hareketi, neredeyse 'mükemmel'dir. Ve hidrodinamiğin denklemleriyle açıklanabilir. Bu denklemler, teorik olarak mükemmel sayılan sıvıları tanımlamak için geliştirilmişlerdir. Mükemmel sıvılar, son derece düşük viskoziteye(yapışkanlığa) sahiptirler. Ve parçacıkları arasındaki yüksek derecedeki etkileşime bağlı olarak, hızla termal dengeye ulaşırlar. RHIC bilim adamları, bu örneğin viskozitesini tam olarak ölçmeyi başaramamışlardır. Ancak akan maddeyi nitelik olarak değerlendirdiklerinde, akışkanlığının çok yüksek, hatta 'kuantum mekanik limiti'ne yaklaştığı, sonucunu çıkarmışlardır.

    "Tüm bu gerçekler, bizi şu şekilde ifadeye zorluyor: Kolektif etkileşimin derecesi, hızlı ısınma ve aşırı düşük viskozite, RHIC'de 'oluşturulan madde'yi neredeyse 'mükemmel bir sıvı' yapıyor. Maddenin bu yeni halindeki enerji yoğunluğu, olağanüstü yüksektir. Hatta orta yoğunluktaki sıradan bir nükleer maddeden çok daha yüksektir. RHIC'de gözlemlenen, kuark ve gluonlar arasındaki güçlü bağlantıdan sonra, standart hesaplamalarında bu ilişkiyi göremeyen teorik fizikçiler, eski modellerini ve öngörülerini yeniden gözden geçirmeye başladılar."

    Brookhaven yöneticisi ve aynı zamanda araştırmayı denetleyen Steven Vigdor ise bu konuda şunları söylüyor:

    "RHIC çarpışmaları son derece ufak bir ölçüde de olsa, ilk evrenin şartlarını yeniden oluşturabilmek için ışık hızına yakın yapılan ağır çekirdek çarpışmalarıdır. Bu yeni sonuçlara göre RHIC, bebek evrenin evriminde çok önemli rol oynadığı speküle edilen simetri-değiştirici baloncukların, bazı önemli özelliklerini test etme fırsatına sahip tek laboratuvardır. Bu yüzden STAR'da yapılan bu gözlem, gerçekten büyüleyicidir."

    Brookhaven Laboratuvarı Müdürü Praveen Chaudhari ise düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

    "Evrenin, doğumundan sonraki ilk birkaç mikro saniyede var olduğuna inanılan 'mükemmel sıvı'yı, Evrenin ilk koşullarını oluşturmaya çalışarak, laboratuvar ortamında elde edebilmek, gerçekten çok hayret verici oldu. 4 RHIC çalışma grubu, araştırmanın 4. ve 5. yıllarına ait verilerini toplayıp analiz ediyorlar."

    Daha sonra CERN'de kurşun iyonlarıyla ve daha yüksek sıcaklıklarda yapılan deneylerlerde de; "kuark gluon sıvısı"nın gerçekliği bir kere daha teyid edilmiştir. Ayrıca Almanya'da yapılan deneysel araştırmalarla, bebek evreni temsil eden bu "mükemmel sıvı"nın viskozitesinin, önceki tahminlerden daha az olduğu; yani çok daha akışkan olduğu kanıtlanmıştır.

    Bilim adamları; "hiçbir görünür özelliği tanımlanmamış olan bu sıvı, nasıl olurda kuark-gluonlardan ortaya çıkar?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirmeden edemiyorlar. Ancak "her şeyin; sudan-sıvıdan yaratıldığı" görüşü, Kur'an'ın apaçık beyanlarıyla 1500 seneden beri ortadadır. Ancak Kur'an'a iman ettiğini söyleyip, onu okuyup-anlamayanların Kur'an'dan ve ilimden habersizliği; Batılıların İslam-Kur'an düşmanlığı, maalesef bu gerçeğin üzerini örtmeye hala devam etmektedir.

    İşte "evrenlerin ve her şeyin melekut"unun birinci türevi olan "titreşen sicimler"den, Sonsuz Yüce'nin "Ol!" emriyle ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"nın, Kur'an ve Sahih Sünnet'teki açıklamaları. Bu delillere geçmeden evvel, yaratılmış her şeyi, yaratımdan önce programlayan ve kayıt altına alan "Levhi Mahfuz(Ana Bilgisayar)"a işaret eden ayetlere bir göz atalım:

    EVRENLER-HER ŞEY: "ANA BİLGİSAYAR"DADIR
    Sonsuz Yüce Allah, evrenleri yaratmayı düşündü-tasarladı ve "Ana bilgisayar(Levhi Mahfuz)"da her şeyi; maddeyi-canlıları ve sorumlu varlıkları; takdir ettiği "yaşam ve kaderleri"yle birlikte kayıt altına aldı, programladı. Sonsuz Yüce Rabb'imizin ilk yarattığı şey "kalem"dir, yani kalemin yazdığı "Levhi Mahfuz"dur. Ona "yaz!" dedi, o da kıyamete kadar olacakları yazdı. İşte yaratılmış her şeyin, "Levhi Mahfuz(Ana Bilgisayar)"da nasıl kayıt altına alındığını açıklayan ayetlerin bir kısmı:

    Nun'a(mürekkebe), kaleme ve yazdıklarına andolsun!
    [KALEM(68)/1]

    Gök'te ve Arz'da 'gaib'(gizli) ne varsa, (hepsi) apaçık Kitap'ta(Levhi Mahfuz-Ana Bilgisayar'da)dır.
    [NEML(27)/75]

    Arz'da, hiçbir canlı ve iki kanatlı kuş yoktur ki, sizin benzeriniz bir 'ümmet'(toplum) olmasın. Kitap'ta(Levhi Mahfuz-Ana Bilgisayar'da), hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar, Rab'lerine toplanacaklardır.
    [EN'AM(6)/38]

    Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır, onu hiç kimse bilmez, ancak O bilir. Karada ve denizde olanların tümünü, O bilir. Bir yaprak düşmez ki, O bilir. Arz'ın karanlığındaki bir habbe(tanecik-çekirdek), yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir Kitap'ta(Levhi Mahfuz'da-Ana Bilgisayar'da)dır.
    [EN'AM(6)/59]

    Yaptığın bir işe, Kur'an'dan onunla ilgili okuduğun ayetlere ve amel olarak yaptıklarınıza; siz daldığınızda, muhakkak biz sizin üzerinizde şahidleriz. Yer'de ve Gök'te zerre ağırlığınca, ya da bundan daha küçük, yahut daha büyük hiçbir şey senin Rabb'inden gizli-saklı kalmaz. Ancak bütün bunların hepsi apaçık bir Kitap'ta(Levhi Mahfuz'da-Ana bilgisayar'da)dır.
    [YUNUS(10)/61]

    Evrensel rehber Muhammed(s.a.v.)den bize ulaşan sahih haberler de özet olarak aşağıda verilmiştir:

    Abdullah ibn Amr ibn As şöyle dedi: Ben Resulullah(s.a.v.)den işittim, şöyle buyurdu:
    "Allah mahlukatın kader ve kazalarını, Gökleri ve Arz'ı yaratmadan elli bin sene önce (Levhi Mahfuz'da) yazmıştır. Ve onun Arş'ı (Gökler ve Arz oluşmadan evvel) su üzerinde idi.
    Sahih-i Müslim C.8, H.no: 2653

    İmran ibn Husayn'dan; Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "(Ezelde) Allah vardı; ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı, su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah, (Levhi Mahfuz'da) kainatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve Gökleri, Arz'ı yarattı."
    Buhari, C. 9, H.no: 1317

    Birinci yaratım aşamasında "melekleri-ruhları" yaratan Allah, daha sonra yaratacağı tüm evrenleri ve tüm canlıları; "Ana Bilgisayar"ında planlamış, programlamış ve kayıt altına almıştır. Bugün var olan mikro-makro her şey; canlı-cansız her şey, kaderleriyle bu "Ana Bilgisayar"da yazılıdır. Bu yazgıya göre ikinci aşamada "melekut" yaratılmış; melekut "Ol!" emriyle "titreşen sicimler"e, sicimler de "titreşen su"ya dönüşmüştür. İşte evrenler de, bu "mükemmel su"dan beşinci yaratım aşamasında yaratılmıştır.

    EVRENLER-HER ŞEY: "SIVIDAN-SUDAN YARATILDI"
    Tüm yaratım aşamaları bu "Ana Bilgisayar"a göre adım adım Yüce Rabb'imiz tarafından gerçekleştirilmiştir. Böylece "Melekut", "titreşen sicimler"e; sicimler de, evrenlerin "başlangıç oluşumu"; yani "bebek evren"olan "kuark-gluon sıvısı"na dönüşmüştür.

    Sonsuz Yüce'nin son kitabı Kur'an'daki "su"; bildiğimiz "saf su" dahil, değişik karışık su, yahut sıvı anlamına gelmektedir. Kökü "me-ve-he"den "ma-e" yahut "el-mau"; karışık sıvı anlamına gelmektedir. Kur'an'da; "atılmış su: meni"; cehennemdeki "irinli su", "kaynar su"; "Gök'ten inen su: yağmur"; "tuzlu-tatlı-içilen: su" gibi kullanımları bulunmaktadır. Evrenin başlangıç aşamasında; "Planck ölçeğinin sınırı"nda ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı" da, Kur'an lisanıyla "su"dur yahut "mükemmel-özel su"dur. Hatta ayetlerden anladığımız kadarıyla "mükemmel su"; Dünya'da bulunmayan "özel zeytin yağı"dır. İşte Kur'an'ın ifadeleri:

    O'nun Arş'ı, 'su üzerinde' iken, amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için 'Gökler'i ve 'Arz'ı, 'altı gün'(altı devir)de (sudan) yaratan O'dur. Şayet sen onlara: "Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz" dersen, elbette Hakk'ı örtenler; "bu, apaçık bir büyüden başkası değildir" derler.
    [HUD (11)/ 7]

    Rabb'imiz, Gökleri(8 evreni) ve Arz'ı yaratmadan önce "su"yu; "kuark-gluon sıvıs"nı yarattı. Daha sonra Arş'ını(Tahtı'nı) yaratıp, bu "sıvı küre"nin üzerine koydu, arkasından da bu "sıvı bebek evren"den, tüm evrenleri yarattı. İşte "bu sıvı"nın, Dünya'da bulunmayan "mübarek bir zeytin ağacının yağı-sıvısı" olduğuna bildiren ayetler:

    nötron yıldızı, quark gluon plasma
    Nötron Yıldızı
    Allah, 'Göklerin-Arz'ın (evrenlerin) 'Nuru'dur. 'Allah'ın Nuru'nun misali, 'Oyuk' içinde bulunan bir 'Lamba' gibidir. Lamba, bir 'sırça' içerisindedir ve sırça, sanki 'incimsi bir yıldız'dır(nötron yıldızı). O(Lamba) ki, ne doğuda, ne de batıda bulunmayan, 'mübarek bir zeytin ağacı'ndan yakılır. Neredeyse, ateş dokunmasa da, onun 'yağı', 'ışık verir'. (Bu), 'Nur üzeri Nur'dur. Allah, kimi dilerse onu, Kendi Nuru'na doğrultur. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyin Âlimi'dir.
    [NUR(24)/35]

    "Lamba", yıldızdır, hem de "incimsi bir yıldız". Biz bu yıldızların özel yıldızlar; Nötron yıdızları olduğunu düşünüyoruz ki; bu yıldızların merkezlerinde de "kuark-gluon sıvısı"nın bulunduğu bildirilmektedir. KGP'nin oluşabilmesi için aşırı yüksek sıcaklık ve basınç gerekmektedir. Nötron yıldızları, o sıcaklığı sağlayamasa da, yüksek basınç sayesinde yıldızın merkezinde KGP'nin ortaya çıkma ihtimali yüksektir.

    Evrenimizin, eninde-sonunda bir "büyük çöküş"ü yaşayacağı, ileride bir başlık altında incelenecektir. Ancak burada şunu söylemeliyiz ki; evren, tekrar geriye doğru kendi üzerine kapanırken, başlangıçtaki sonsuza yakın "mikro sıvı küre" aşamasından geçecektir. İşte büyük çöküş sırasında tekrar ortaya çıkacak olan "mükemmel sıvı: özel zeytin yağı" aşamasına işaret eden ayetler:

    O zaman ki, Gök yarılır, 'yağ gibi kızarmış' olur.
    [RAHMAN(55)/37]

    O gün Gök, 'kızgın zeytinyağı' gibidir.
    [MEARİC (70)/ 8]

    Sonsuz Boyutlu, Sonsuz Yüce, sadece evrenleri değil, tüm sorumlu-sorumsuz varlıkları da; "su"dan yaratmıştır. Bugün mikro-makro evrenlerin "temel yapı taşları kuarklar"ın, tüm canlıları-cansızları ve insanları da oluşturduğu apaçık bir gerçektir.

    Allah, her canlıyı (hayvanı) sudan yarattı. Bunlardan kimisi karnı üzerinde, kimisi iki ayağı üzerinde ve kimisi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah, neyi dilerse onu yaratır. Muhakkak Allah, her şeye güç yetirendir.
    [NUR(24)/45]

    O (Allah) ki, sudan bir beşer(insan) yaratıp, ona bir nesep(soy) ve sihriyyet(akrabalık) yaratan O'dur. Senin Rabb'in Kadir'dir(her şeyi takdir edendir).
    [FURKAN(25)/54]

    Allah'ın Arşı(Taht'ı)nın "su" üzerinde olduğunu; evrenlerin de bu "su"dan yaratıldığını, beyan eden hadisler:

    İmran ibn Husayn'dan; Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "(Ezelde) Allah vardı; ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı, 'su' üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah, (Levhi Mahfuz'da) kainatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve Göklerle, Arz'ı yarattı."
    Buhari, C. 9, H.no: 1317.

    Ebu Rezin'den rivayete göre şöyle demiştir: Ey Allah'ın Resulu, Allah, mahlukatını yaratmadan önce nerede idi? Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Altında ve üstünde hava(hiçbir şey) bulunmayan bizce meçhul ve karanlık(nurdan) bir yerdeydi. Arş'ını su üzerinde yaratmıştı.”
    Tirmizi, C: 3, Hno: 3109.

    İbni Kesir Tefsiri'nden: Rebi ibn Enes der ki:
    "Arş'ı su üstünde idi. Gökleri ve Arz'ı yarattığında bu suyu ikiye böldü; yarısını Arş'ın altına koydu."

    Kurtubi Tefsiri'den: Ka'b şöyle demektedir:
    "Allah Teâlâ, yeşil bir 'yakut'(melekut) yarattı; sonra da ona, heybetle baktı. Bunun üzerine o 'yakut'; 'titreyen bir su'(suya dönüşen titreşen sicimler) oluverdi. Sonra da 'rüzgârı'(itici kuvvet: melekut alan enerjisini) yarattı, böylece 'su'yu, o 'rüzgâr'ın(itici kuvvetin) üzerine koydu."

    Elmalı Tefsiri'nden:
    "Allah'ın ilk yarattığı şey, bir 'cevher'(melekut)tur ki; Yüce Allah ona 'heybetle baktı', o 'eridi'(çözüldü) ve 'sıcaklık' yaydı. Ondan bir 'duman' ve 'köpük' çıktı. 'Duman'dan Gökler, 'köpük'ten Arz yaratıldı".

    Yukarıdaki hadislerde parantez içlerini biz yazdık. Bu hadiste geçen "yakut", "cevher", "titreyen su", "rüzgar", "erime-sıcaklık", "duman", kavramlarının gerçek anlamlarını bugün bilimin ışığında daha iyi kavrayabiliyoruz, geçmişte bunların anlaşılması elbette mümkün değildi. İşte Kur'an'ın sayısız mucizelerinden birisi de, evrenin "kökenin su-sıvı" olduğu ve nasıl oluştuğu gerçeğidir. Astrofizikçileri şaşkına çeviren bu gerçek, 15 asırdan beri Kur'an-İslam gerçeği olarak ortada durmaktadır.

    Evet yolumuza devam ediyoruz. Yaratımın beşinci aşamasındayız. Sonsuz Yüce Rabb'imiz, yaratımın beşinci aşamasında; "kuark-gluon sıvı"sından "evrenimiz"i ve "diğer evrenleri" nasıl yarattı? Bu sorunun cevabını ortaya koymadan önce "genel ve özel görecelik teorisi"ne, Kur'an'dan yapılan atıflara bir göz atalım.

    KUR'AN'DA: GENEL VE ÖZEL RÖLATİVİTE
    Yukarıda zikrettiğimiz NUR(24)/35 ayetinde saklı başka bir yasa da; "genel rölativite(görelik) yasası"dır. Kur'an, bize bunu daha Einstein hayatta yokken; 1500 yıl önceden bildirmektedir. "Genel rölativite"ye Kur'an'dan yapılan atıfa gelince; "oyuk" içinde "lamba"; yani evreni kütlesel çekimle "büken-oyan yıldız"dır. Genel rölativite teorisinin özü de budur: Kütlesel çekim yahut çöküm, evreni büker-oyar. İşte ayetten o ifadesi:

    "Allah, 'Göklerin-Arz'ın (evrenlerin) 'Nuru'dur. 'Allah'ın Nuru'nun misali, 'Oyuk' içinde bulunan bir 'Lamba' gibidir. Lamba, bir 'sırça' içerisindedir ve sırça, sanki 'incimsi bir yıldız'dır(nötron yıldızı)..."

    Kur'an'da "özel rölativite(görecelik)" teorisinin özüne de işaret eden ayetleri açıkça görmekteyiz. "Özel rölativite"ye göre zaman, hareket, kütle, uzunluk izafidir. Özel rölativite, bize evrende ışık hızının sabit olduğunu ve bu sabit hızın hiçbir zaman aşılamayacağını söyler. Teorinin özü şudur:

    1) Hız artarsa kütle de artar. Yani hızlanmış bir cismi, biraz daha hızlandırmak için öncekinden daha çok kuvvet harcanır. Işık hızına ulaşınca kütle sonsuz olur, bu da imkansızdır. Cismin boyu ve kütlesi hıza bağlı olarak değişir.
    2) Bizim evrenimiz için ışık hızı, sınır-limit hızdır. Newton'un "mutlak zaman" kavramı yoktur, zaman izafidir ve hızla bağıntılıdır, yani izafidir. "Aynı anda" kavramı, gözlemciden gözlemciye değişir, izafidir.
    3) Cisimler hızlandıkça, zaman cisim için daha yavaş akmaya başlar, ışık hızına ulaşıldığında zaman durur.
    4) Fizik yasaları, evrenin her yerinde ve bütün eylemsiz referans sistemlerinde aynı şekilde işler.

    İşte zamanın, hıza bağlı olarak değiştiğine işaret eden ayetler:

    Onlar senden, azabın gelmesini acele istiyorlar. Elbette Allah, vaadine muhalefet etmez. Muhakkak, senin Rabb'inin katındaki 'bir gün', sizin saydığınız (yıllardan) 'bin yıl' gibidir.
    [HAC(22)/ 47]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), O'na(Allah'a), miktarı 'elli bin yıl' olan 'bir gün'de yükselir.
    [MEARİC(70)/ 4]

    BEŞİNCİ "OL!" EMRİ: "BÜYÜK PATLAMA VE ŞİŞME"
    Büyük Patlama, evrenin yaratım aşamaları, melekut, sicim enerjileri, bebek evren, süper genişleme
    Evrenin yaratım aşamaları: "Melekut", "sicim enerjileri", "Kuark-gluon sıvısı- bebek evren"(QGP) ve büyük patlama-süper genişlemeden galaksilere...(Resmi büyütmek için üzerini tıklayın)
    5) "Planck ölçeğinin sınırı"nda oluşan, evrenlerin tohumlarını taşıyan bebek evren "kuark-gluon sıvısı"ndan; Sonsuz Yüce'nin, sonsuz enerji taşıyan bakışı ve beşinci "Ol!" emriyle; "büyük bir patlama"yla, aynı anda "ışıktan hızlı bir genişleme-şişme"yle evrenler ortaya çıkmıştır. İşte başlangıçtaki "büyük patlama" budur, işte evrenimizi, "düzgün-homojen" hale getiren "şişme" de budur. Sonsuza yakın sıcaklık ve yoğunlukta bulunan bu "mükemmel sıvı"; Rabb'imizin Sonsuz Yüce Bakışı'yla patlayarak; ışıktan daha hızlı; yani melekut hızıyla "şişmiş-genişlemiş"; Standart Model'in bugün açıkladığı aşamalardan geçerek, evrenleri oluşturmuştur.

    Standart Model, başlangıçta bir "büyük patlama" ve bu patlamadan kısa bir süre sonra da "şişme-enflasyon"a sebep olan ikinci bir "itme-patlama" ön görmüştür. Evrenin başlangıcında, birbirine çok çok yakın bu iki patlama ön görüsü ve iki patlamanın nedensel açıklamaları, tamamen yanlıştır. Aksine "büyük patlama ve süper genişleme: şişme" aynı anda gerçekleşmiştir. Patlamanın ve şişmenin arkasındaki güç-kuvvet; "kuantum dalgalanması" değil, Sonsuz Yüce'nin "Ol!" emridir.

    1980'li yılların başlarında Amerikalı parçacık fizikçisi Alan Guth, "süper genleşme" veya "süper şişme" olarak bilinen teoriyi ortaya atmıştır. Bu teoriye göre başlangıç döneminde evren; çok kısa bir zaman içinde baş döndürücü bir ivme ile patlarcasına şişmiştir. Bu süper genleşme veya süper şişme dönemi, ivmenin yavaşlaması ile son bulmuş; evrenin dinamiklerine, o andan sonra madde ve ışımadan oluşan enerji egemen olmaya başlamıştır.

    Alan Guth'a göre; evren, 10-35 saniye yaşındayken, skaler alandaki kuantum dalgalanmaları, o anda bir protondan daha küçük olan evrenin boyutlarını 10-36 saniye gibi sonsuza yakın kısa bir sürede yüz basamak katlamıştır. Bu itim gücü o kadar fazlaydı ki; bir molekül büyüklüğündeki uzay parçası, Samanyolu boyutuna çıkmıştı. Bu çok "hı
  • Pîrî Reis (Osmanlı Türkçesi: پیری رئیس‎; 1465-1470, Gelibolu - 1554, Kahire), Osmanlı Türk'ü denizci ve kartografı.

    Asıl adı Muhyiddin Pîrî Bey'dir. Künyesi Ahmet ibn-i el-Hac Mehmet El Karamani'dir.

    Amerika'yı gösteren Dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla tanınmıştır.

    Karamanlı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Muhyiddin Pîrî'nin ailesi II. Mehmed devrinde padişahın emri ile Karaman'dan İstanbul'a göç ettirilen ailelerdendir. Aile bir süre İstanbul'da yaşamış, sonra Gelibolu'ya göç etmiştir. Pîrî Reis'in babası Karamanlı Hacı Mehmet, amcası ise ünlü denizci Kemal Reis'tir.

    Pîrî denizciliğe amcası Kemal Reis'in yanında başladı; 1487-1493 yılları arasında birlikte Akdeniz'de korsanlık yaptılar; Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldılar. 1486'da Endülüs'te Müslümanların hakimiyetindeki son şehir olan Gırnata'da katliama uğrayan Müslümanlar Osmanlı Devleti'nden yardım isteyince o yıllarda deniz aşırı sefere çıkacak donanması bulunmayan Osmanlı Devleti, Kemal Reis'i Osmanlı Bayrağı altında İspanya'ya gönderdi. Bu sefere katılan Pîrî Reis, amcası ile birlikte müslümanları İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşıdı.

    Venedik üzerine sefer hazırlığına girişen II. Beyazid'in Akdeniz'de korsanlık yapan denizcileri Osmanlı donanmasına katılmaya çağırması üzerine 1494'te amcası ile birlikte İstanbul'da padişahın huzuruna çıktı ve birlikte donanmanın resmi hizmetine girdiler.

    Pîrî Reis, Osmanlı Donanması'nın Venedik Donanması'na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yer aldı, böylece ilk kez savaş kaptanı oldu. Yaptığı başarılı savaşların sonucunda Venedikliler barış istediler ve iki devlet arasında bir barış anlaşması yapıldı. Pîrî Reis, 1495-1510 yıllarında İnebahtı, Moton, Koron, Navarin, Midilli, Rodos gibi deniz seferlerinde görev aldı. Akdeniz'de yaptığı seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitab-ı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin de ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak kaydetti.

    Pîrî Reis, 1511'de amcasının bir deniz kazasında ölümünden sonra Gelibolu'ya yerleşti. Barbaros Kardeşler'in idaresi altındaki donanmada halaoğlu Muhiddin Reis ile Akdeniz'de bazı seferlere çıktıysa da daha çok Gelibolu'da kalıp haritaları ve kitabı üzerinde çalıştı. Bu haritalardan ve kendi gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika'nın batısı ile yeni dünya Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik parça, bu haritanın günümüzde elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, günümüze kalmamış olan, Kristof Kolomb'un Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olması rivayetidir.

    Barbaros Kardeşler, 1515 yılında dünyanın en büyük deniz güçlerinden birisini oluşturmuş ve Kuzey Afrika'da fetihler yapmışlardı. Pîrî Reis, Oruç Reis'in kaptanlarından birisi olarak hediye sunmak üzere yardımını bekledikleri Yavuz Sultan Selim'e gönderildiğinde Yavuz'un yardım olarak verdiği iki savaş gemisi ile geri döndü. Pîrî Reis, 1516-1517 yıllarında İstanbul'a geldiğinde tekrar Osmanlı donanmasının hizmetine girdi; Derya Beyi (Deniz Albayı) rütbesini aldı ve Mısır seferine gemi komutanı olarak katıldı. Donanmanın bir kısmı ile Kahire'ye geçip Nil ırmağını çizme fırsatı buldu.

    Pîrî Reis, İskenderiye'nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile padişahın övgüsünü kazandı ve sefer sırasında haritasını padişaha sundu. Günümüzde bu haritanın bir parçası mevcuttur, diğer parçası kayıptır. Bazı tarihçilere göre, Osmanlı padişahı dünya haritasına bakmış ve "Dünya ne kadar küçük..." demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve "biz doğu tarafını elimizde tutacağız.." demiştir.. Padişah, daha sonra 1929'da bulunacak olan diğer yarıyı atmıştır. Bazı kaynaklarca, günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu'nun ve onun Baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için Padişahın yapacağı olası bir sefer için kullanmak istediği bile iddia edilmektedir.

    Pîrî Reis seferden sonra, tuttuğu notlardan Bahriye için bir kitap yapmak amacıyla Gelibolu'ya döndü. Derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan Kitab-ı Bahriye'de bir araya getirdi.

    Kanuni Sultan Süleyman'ın dönemi, büyük fetihler dönemiydi. Pîrî Reis, 1523'deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı Donanması'na katıldı. 1524'de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa'nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1525'te gözden geçirdiği Kitab-ı Bahriye'sini İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni'ye sundu.

    Pîrî Reis'in 1526'ya kadar olan yaşamı Kitab-ı Bahriye'den izlenebilir. Pîrî Reis, 1528'de, ilkinden daha içerikli ikinci dünya haritasını çizdi.

    1533 yılında Barbaros Hayreddin Paşa kaptan-ı derya olunca Pîrî Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) unvanı aldı. Pîrî Reis, sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalıştı. Barbaros'un 1546'da ölümünün ardından Mısır Kaptanlığı (Hint Denizleri Kaptanlığı da denilirdi) yaptı, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerinde yaşlandı. Osmanlı donanmasında yaptığı son görev idamıyla sonuçlanan Mısır Kaptanlığı oldu.

    Pîrî Reis, Kanuni devrinde Portekiz ile sürekli savaş halindeydi. 80 yaşındayken Aden şehrindeki Arap isyanını bastırmakta başarılı olduğu için kendisine yeni bir görev verildi. Süveyş'ten donanma ile Basra'ya gidip, buradaki 15.000 askeri ve diğer gemileri de yanına alarak, Hürmüz adasını ele geçirmesi istendi. Bu adaya mümkün olduğunca Portekizlilere bulaşmadan ulaşması isteniyordu. Hint Okyanusu'na otuz civarı gemi ile açılan Piri Reis, kendisinden iki kat sayıca fazla Portekiz gemisini burada yenmeyi başardı. Savaştan kurtulup kaçan kimi Portekizliler Hürmüz adasındaki kaleye sığındı. Kalenin etrafı sarıldı fakat buradaki Portekiz garnizonu hazırlıklı olduğu için işgal edilemedi. Kuşatma kaldırıldı. Bazı tarihçiler bu kuşatmanın kaldırılma nedeninin Piri Reis'in Portekizlilerden rüşvet alması olduğunu iddia ederler. Bölge halkının Portekizlilere yardımı üzerine kızan Piri Reis, burayı yağmaladı.

    Bu yağma onu idam sürecine götüren olayı başlattı. Basra valisi Ramazanoğlu Kubad Paşa'dan yardım istedi. Fakat vali onu bu yağmadan dolayı tutuklamak ve mallarına el koymak istedi. Portekiz donanmasının geniş bir kuvvetle Basra körfezini kapatmak üzere yola çıktığını haber aldı. Piri Reis'in donanması bakım ve onarım yaptırıyordu. Portekizlilerin ablukasına maruz kalmamak için askerlerini bırakarak 3 gemi ganimet ile Süveyş'teki donanma merkez tersanesine geri döndü. Basra valisinin şikayeti Mısır valisine ulaştı. Piri Reis tutuklandı. Mısır valisinden divana iletilen konuda Piri Reis kuşatmayı kaldırmak ve donanmayı bırakmak suçlarından yargılandı. Kendisi bakımsız donanma ile denize açılmasının sakıncalarını dile getirdiyse de suçlu bulunmasına engel olamadı. Kanuni Sultan Süleyman'ın fermanı üzerine 1554'te Kahire'de boynu vurularak idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Pîrî Reis'in terekesine devletçe el konuldu.
  • 15 Temmuz Türkiye'yi ve İslam dünyasını hristiyanlaştırmanın son adımıydı..
    Başarsalar ertesi gün binlerce genç boynuna haç takıp gezecekti.
    Ayasofya artık kilise olacaktı
    Bugün Cami olmasından rahatsızlık duyanlar bayram edecekti..
    15 Temmuz zaferi ne demektir buradan anlayalım!

    Ahmet Şimşirgil
  • Kadere imanın Kur'an'da olmadığı, hadislere sonradan karıştırıldığı, iddiasında olanlar var. Kadere imanın kaynağı nedir?
    Kaderin varlığı Kur’an, sünnet ve icma-ı ümmetle sabittir.

    Aşağıda yer alan ayetlerde kader konusuna işaret edilmiştir.

    “Allah’ın, kendisine takdir edip helâl kıldığı bir hususu yerine getirmekte Peygambere herhangi bir güçlük yoktur. Sizden önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah’ın kanunu böyle cari olmuştur. Allah’ın emri, mutlaka yerini bulan bir kaderdir.” (Ahzab, 33/38; bk. Taberî, Maverdî, İbn Kesir, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

    “Hani Bedir savaşı günü ey Müslümanlar, siz vadinin yakın kenarında idiniz, onlar da uzak tarafında idiler! Kervan ise sizden daha aşağıda (deniz sahilinde) idi. Eğer sözleşmiş olsaydınız dahi, sözleştiğiniz vakitte öyle buluşamazdınız. Fakat Allah, takdir ettiği bir işi yerine getirmek için, sizi böyle buluşturdu ki helâk olan, bir delile göre helâk olsun, yaşayan da bir delile göre yaşasın. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” (Enfal, 8/42; bk. Ebu’s-suud, Alusî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

    “Muhakkak ki Biz her şeyi bir kaderle, bir ölçü ile yarattık.” (Kamer, 54/49)

    mealindeki ayette yer alan kader, alimler tarafından “kader / takdir” manasında algılanmıştır. Aynı surenin 52 ve 53. ayetinde bu kaderin yazılı olduğuna şöyle vurgu yapılmıştır; “Onların yaptıkları her şey, defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey, satır satır yazılıdır.” (bk. Şevkânî, ilgili ayetin tefsiri)

    İbn Kesir’in bildirdiğine göre, ehlisünnet alimleri, “Furkan, 25/2; Kamer, 54/49; Â’lâ, 87/1-3” ayetleri ve benzerlerini, her şeyin olmadan önce Allah’ın ilminde var olduğu ve Levh-i Mahfuz'da yazılı bulunduğu manasına gelen “kader”in varlığına delil getirmişlerdir. (İbn Kesir, Kamer, 49. ayetin tefsiri).

    Gerek şahısların gerek ümmetlerin hayat sürelerinin belirlendiğini ifade eden “ecel” sözcüğü, çok açık olarak kadere işaret etmektedir. (bk. Ali İmran, 3/145; Araf, 7/34; Yunus, 10/49, Hicr, 15/5; Muminûn, 23/43; Şura, 42/14).

    Buharî ve Müslim’deki hadislerde yer alan kaderin, Emevîler tarafından daha sonra eklendiği iddiası, hiçbir ilmî dayanağı olmayan bir spekülasyondur.

    Aynı kaynakların “kader”e yer vermeyen rivayetleri doğru kabul edip, “kader”e yer veren rivayetlerini kabul etmemek indî, keyfî, nefsanî heva ve hevesin bir tasarrufundan başka bir şey değildir.

    Çünkü, hadis usulünü bilenlerce malum olduğu üzere, sika/güvenilir ravilerin -diğer rivayetlerden farklı olarak- bir ziyadeliğe yer vermeleri makbuldür. Örneğin, İmam Nevevî’ye göre, Hanefî alimlerinin namazdaki teşehhüd konusunda kabul ettikleri İbn Mesud’dan gelen hadis rivayeti, bu konuda en sahihtir. Ancak, Şafiilerin bu konuda kabul ettikleri hadis rivayetinde yer alan “el-Mübarekat” kelimesinin fazladan zikredilmesi, bu rivayetin tercih edilmesine neden olmuştur. Çünkü, bu rivayet de sağlamdır ve “sikanın ziyadesi” makbuldür. (bk. Nevevî, el-Mecmu’, 3/457)

    Cibril hadisinde de “KADER”den söz edilmektedir:

    Yahya İbnu Ya'mer haber veriyor:

    "Basra'da kader üzerine (kaderin olmadığına dair) (Hattabî, ilgili hadisin şerhi) ilk söz eden kimse Ma'bed el-Cühenî idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahmân el-Himyerî, hac veya umre vesîlesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab'tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, ondan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenâb-ı Hak, bizzat Mescid-i Nebevî'nin içinde Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)'la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (radıyallahu anh)'a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmîn ederek, konuşmaya başladım:

    "Ey Ebu Abdirrahmân, bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar." Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilâve ettim: "Bunlar, "kader yoktur, her şey hâdistir ve Allah önceden bunları bilmez" iddiasındalar." [Abdullah (radıyallahu anh)]:

    "Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan uzağım, onlar da benden uzak olsunlar." Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te'kîd ederek şöyle tamamladı: "Allah'a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez."

    Sonra Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı, diyerek Cibrîl hadisi diye bilinen rivayeti aktarmıştır. Bu hadiste geçtiğine göre Cebrâil (a.s.) Peygamberimiz (asm)'e:

    - "İman nedir?" diye sormuş, o da:

    - "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmandır." cevabını vermiştir.(bk. Müslim, "Îmân", 1; Ebû Dâvûd, "Sünnet", 15; İbn Mâce, "Mukaddime", 9).

    Buharî bizzat kitabına “Kader” babını yazmıştır. Bu bapta değişik rivayetlerle kaderin varlığını ispat etmiştir. Misal olarak şu hadis-i şerifi verebiliriz:

    “Abdullah ibn Umer anlatıyor: “Peygamberimiz (s.a.m) bir şeyi adamaktan nehyetti ve: "Adamak (kaderden) hiçbir şeyi (şerri ve zararı) geri çevirmez. Ancak yapılan adama sebebiyle, cimri kimseden mal çıkarılmış olur." buyurdu. (Buharî, Kader, 6)

    İman şuurunu almış bir akıl da kaderin varlığına şahadet etmektedir. Çünkü, Allah’a iman, onun isim ve sıfatlarına iman etmeyi de içine alır. Sıfatlarından biri de, Allah’ın sonsuz olan ezelî ilmidir. Bu sıfatın varlığı, daha önce olan, olmakta olan ve olacak olan her şeyi kuşatmasını gerektirir. Kader ise ilmin bir nevidir. Öyleyse Allah’ın ezelî ve sonsuz ilmine iman etmek, aynı zamanda kadere iman anlamına gelir. Müslümanlar, bize göre geçmişte olan, şu anda bulunan ve gelecekte olacak her şeyi Allah’ın bildiğine iman ederler.
  • HAC SURESİ 8,9. İnsanlardan öylesi de vardır ki, bir ilmi, bir yol göstericisi, aydınlatıcı bir kitabı olmadığı hâlde kibirlenerek insanları Allah'ın yolundan saptırmak için, Allah hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız.
    10. (Ona), "İşte bu kendi ellerinin önceden işledikleri yüzündendir. Allah, kesinlikle kullara zulmedici değildir" (denir.)
    11. İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.
    12. O, Allah'ı bırakır da kendine ne zarar, ne de fayda veren şeylere tapar. Bu da derin sapıklığın ta kendisidir.
    13. Zararı faydasından daha yakın olana tapar. O (taptığı) ne kötü yardımcı, ne fena yoldaştır!
    14. Muhakkak ki Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.
    15. Her kim ona (Muhammed'e) Allah'ın dünyada ve ahirette asla yardım etmeyeceğini zannediyorsa hemen tavana bir ip çeksin, sonra kendini assın da bir baksın; başvurduğu (bu yöntem), öfkelendiği şeyi giderecek mi?
    16. Böylece biz Kur'an'ı apaçık âyetler hâlinde indirdik. Şüphesiz Allah, dilediğini doğru yola iletir.
  • 595 syf.
    ·205 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Neler öğrendik? 


    İLK ÖNCE: İHLAS VE  NİYETTEN başladık.


    Bu bölümdeki hadisi şeriflerle anladık ki:

    - eğer niyetimiz samimi değilse ve yaptığımız işte İhlas yoksa elimize hiçbir şey geçmeyecek.. 

    Ama  diğer taraftan da anladık ki: niyetimiz hayır olsa ama amel olarak dökülemese bile elimize sevap olarak geçecek. 


    -kalbimizi sürekli kontrol etmemiz gerektiğini ve bir işe başlarken ki niyetlerimi, işe başladıktan sonra bile sürekli sabit tutmak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini öğrendik.



    İKİNCİ BÖLÜMTÖVBE idi.

    -Tövbe kısmında öğrendik ki: gerçek bir tövbe için :

    yaptığımız şeyi önce terk edeceğiz.

    Sonra ondan pişman olacağız ve bir daha asla yapmamaya karar vereceğiz. 

    Hatta ve hatta biz de o işi anımsatacak yerlerden, olaylardan, sözlerden bile uzak kalacağız.


    -Ve öğrendik ki Efendimiz bile Günde 70 yahut 100 defa tövbe ediyormuş. 

    Bizde günlük istiğfar saygılarımızı arttıracağız ve ihmal etmeyeceğiz. 

    Ayrıca İhlas da yapılan bir tövbenin bütün geçmişi kapatacağını da öğrendik.


    -Tövbe kısmında beni en çok etkileyen olaylardan biri Kab Bin Malik ve onun hakkında Tevbe suresinin ayetlerinin inmeseydi. 

    Bir de efendimizin dinlemek istememesine rağmen suçlarını inatla itiraf eden bir bayan ve Maiz adlı sahabenin zina suçunu işlediklerini itiraf etmeleri ve recm edilmeleri. Kendilerini gerçekten temizledikleri, sonrasında efendimizin de  "Onların tövbesi öyle bir tövbe idi ki" diye onları övmeleri beni çok etkiledi. 




    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM SABIR idi.

    -Sabır bölümünde ne öğrendik? 


    -sabır da yarışmamız gerektiğini. 


    -Başımıza bir sıkıntı geldiğinde namazla ve sabırla Allah'tan yardım etmemiz gerektiğini öğrendik. 


    -en önemlisi de sabrın aslında başımıza belanın, musibetin ilk geldiği anda olduğunu ve sonrasında yaptığımızın aslında sabır olmadığını öğrendik. 


    Bu da özellikle Biz anneler için (şahsen kendi nefsim adına) bana çok büyük bir tokattı..




    DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜ DOĞRU SÖZLÜLÜK idi. 

    -Burada doğru sözlü, sadık olmanın önemini ve ahirette elde edileceği kazançları gördük.


    -Doğru sözlü olmanın ve doğrularla beraber olmanın Takva duygusunu geliştirdiğini öğrendik.


    -Şüphe veren şeylerden, şüphelilerden uzak durmamız gerektiğini yani içimize sinmeyen, içimizin ısınmadığı konulardan da uzak durmamız gerektiğini öğrendik.


    -Ayrıca öyle  doğruluğundan emin olunan kişi olmalıyız ki düşmanlarımız bile bizim bu yönümüzü takdir etmeli bunu öğrendik.


    -Ve belki de en önemlisi: hepimizin arzusu olan şehadeti gerçekten doğru şekilde istiyorsak, yatağımızda ölsek bile Şehit mertebesinde olacağımızı, 

    eğer biz doğru isek Allah'ın da bizi doğrulayacağını öğrendik.


    -Artııı Ben burada 59 hadis-i şerifte artı bir bilgi öğrendim mesela eski ümmetlerde gökten inen bir ateşle kurbanın ya da ganimetin kabul edildiğini göstergesi imiş. 

    Eğer o ateş yakmazsa bu bir ihanetin ya da kusurun bulunduğu hükmüne varılıyormuş. 


    -Son olarak da yaptığımız alışverişlerde malımızın ayıbını açıklamanın Bereket kaynağı olduğunu öğrendik. 



    BEŞİNCİ BÖLÜM  ALLAH'IN KULLARINI  DENETLEMESİ yani MURAKABE idi. 


    -Burada ilk hadisimiz hepimizin bildiği "cibril hadisi" idi.

    Bu hadis-i şerifte Cebrail as'ın İhsan'ın ne olduğunu sorusuna, Peygamberimizin verdiği cevap ile 'Allah'a onu görüyormuş gibi kulluk  etmendir' i öğrendik.  

    Ayrıca bu hadisle:

    meleklerin insan kılığına girebildiğini, konuşabildiğini, imanın şartları ve İslam'ın şartlarını öğrendik. 

    ilim adamlarına ve ilim meclislerine saygı duymamız gerektiğini öğrendik. 

    kıyametin ne zaman kopacağını Allah'tan başkasının bilmediğini de öğrendik. 


    -Daha sonra öğrendik ki insanoğluyuz, Beşer şaşar hesabı şaşabiliriz ama öğrendik ki bir kötülüğün arkasından hemen iyilik yapacağız ve İnşallah o kötülüğümüzü o iyilikle silinecek. 


    -Her yerde ve her şartta Allah'a karşı saygılı olmanın murakabe şuurunun göstergesi olduğunu öğrendik. 


    -Efendimizin o güzel hitabı ile İbni abbas'a yavrucuğum diye seslendiği hadis-i şerifte:

    Allah'ın ilminde hiçbir değişiklik olmayacağını ve ona tevekkülün psikolojik açıdan bizi çok rahatlatacağını ve herhangi bir ihtiyacımız söz konusu olduğunda isteyeceğimiz ilk mercinin kesinlikle Allahu Teala olması gerektiğini öğrendik.


    -Daha sonra Enes Bin Malik'in kendisinden sonra gelen kişilere (o zaman bile) 'sizin Kıl kadar bile önemsemediğiniz birtakım işleri Biz helak edici büyük hatalardan mı sayardık' dediğini öğrendik. 

    Oturduk şöyle bir düşündük sahabe efendilerimize yaptığımız haksızlığı.. 

    şu anda onlarla kendimizi kıyaslayınca nasıl aynı cennete talip oluyoruz diye oturduk, ahladık, vahladık. 


    -Belki de hepimizi şaşırtacak bir hadisi şerif öğrendik:

    Allahu Teala'nın kıskandığını, ama onun kıskanmasını kulun ilahi yasakları çiğnemesi sebebiyle olduğunu öğrendik. 

    Yani bazı yasakların, sınırların bizim için konulduğunu ve Rabbimizin asla onların dışına çıkmamızı istemediğini ve çıktığımız zaman da onun gazabını hak ettiğimizi ve murakabe bilincini iyice oturtarak bu çizgileri sınırları kesinlikle aşmamız gerektiğini öğrendik. 


    -İsrail oğullarından abraş, kel ve kör 3 kişiye gelen meleğin ve bunların istekleri ve sonrasında meleğin tekrar gelmesi ile cimrilikten uzak durmamız gerektiğini, Nimet'in artmasının şükretmekle olduğunu ve ne oldum delisi olmamız, geçmişimizi unutmamamız gerektiğini öğrendik.


    -Akıllı kişinin ileri görüşlü olduğunu yani ahireti için çalışan olduğunu öğrendik. 


    -Bizi doğrudan ilgilendirmeyen her şeyi terk etmemizin güzelliğini ve müslümanlığımızdan olduğunu öğrendik. 


    -Ve Biz bütün hanımlara gerekli olan şeyi öğrendik

    Bazı şeylerin aile içerisinde kalması gerektiğini, aile mahremiyetini sonuna kadar korumamız gerektiğini öğrendik. 



    ALTINCI BÖLÜM TAKVA idi. 


    -Takvanın Allah korkusu veya Allah saygısı olduğunu öğrendik. 


    Burada Allah'tan korktuğumuz için bazı şeyleri yapmak DERKEN yalnız Allah'ın cehenneminden korktuğumuz için değil sevdiğimiz bir kişiyi üzmekten korkarız ya aynı onun gibi korku olduğu için bazı şeylerden sakınmamız gerektiğini öğrendik. 


    -Allah korkusunun her hayrın başı olduğunu, takva sahiplerinin dünyada ve ahirette şereflerin en yüksek olduğunu öğrendik. 


    -Dünya ve dünyadakilerin imtihan sebebi olduğunu,

    göz kamaştırıcı olduğunu ama takva duygusunu ele geçiren kişinin bunların üstünde çok durmayacağını, önemsemeyeceğini öğrendik. 


    -Peygamberimizin bile dualarında sürekli "Allah'ım senden Hidayet Takva İffet ve gönül zenginliği İsterim " diye dua ettiğini öğrendik.


    -Bir şey yapmak ya da yapmamak için yemin etsek bile Eğer yemin ettiğimiz şeyin zıttı takvaya daha uygunsa bunun yeminden dönmeyi gerektiğini ve daha güzel olduğunu (Tabii ki yemin kefaretinde vererek dönmemiz gerektiğini)  öğrendik. 

    Yani Müslümanın Her işinde takva üzere olması gerektiğini öğrendik. 


    -Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, yöneticilere itaat etmek..bunların takvanın gereği olduğunu öğrendik.


    - Dünya'daki doğruluğuna ahirette kurtuluş sebebi olduğunu öğrendik.. 




    YEDİNCİ BÖLÜM TEREDDÜTSÜZ İMAN VE ALLAH'A TAM GÜVEN 

    TEVEKKÜL .. idi


    Bu kısımda neler öğrendik?

    Müminde yani biz de bulunması gereken şey : inançta tereddütsüzlük ve Allah'a Sarsılmaz bir itimat. 

    Bu da bizim en büyük gücümüz ve başarımızın sırrı..


    Tevekkülün aksi tereddüt.. Güvensizlik işareti ve sonucudur.. 

    Tevekkül ehli olmalıyız ama usulüne uygun araştırmayı yapıp, ön aşamayı hallettikten sonra ötesini Allah'a bırakmalı ve tevekkül etmeliyiz. 

    Bu bölümde hadisi şeriflere geçmeden önce beni en etkileyen ayet Enfal suresi ikinci ayeti kerime oldu.

    Rabbimiz bize gerçek müminleri tanıtıyor:

    1. anıldığı zaman yürekleri titreyen,

    2. Allah'ın ayetleri okunduğunda imanları pekişen,

    3. rablerine güvenip dayanan....

    Gerçek mümin? Şu ayet üstüne durup çokkk düşünmeli çookk..  Allah anıldığı vakit mi yürek titriyor yoksa anlatan hocanın ses tonu yada etkisi ile mi :(

    Ayetleri okuyup iman pekiştirmek desen en büyük yaramız dünyaya ve dünya ilmine verdiğimiz hangi değeri kuranı anlamaya verdik :(

    Rablerine güvenip dayanmak desenn laftan öte icraatta belli güven kelimesinden başlayıp nerde hata yapıyoruz bulmanın tam sırası değil mi? 

    Şöyle gelecek kaygılarımızı bi düşününce Allah'a olan güven ve tevekkülümüz de ortaya çıkıyor aslında :(


    Gelelim hadisi şeriflerimize:

    75 hadisi şerif ile ümmetden 70000 kişinin hesapsız azapsız cennete gireceğini öğrendik ve bunların büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rabbine güvenenler olduğunu öğrendik. 

    Diğer taraftan hadisde dikkatimizi çeken ukkaşe bin mihsan(ra) ın fırsatı değerlendirmede olan çabukluğu ve bizlere örnekliği idi.. 


    Diğer bir hadis-i şerifte hasbünallah ve nimel vekil sözünün ateşe atıldığı zaman İbrahim Aleyhisselam'ın son sözü olduğunu ve Efendimizin de Uhud Savaşı'ndan sonra bir sene sonra Bedir'de buluşalım diyen Ebu Süfyan ve Müslümanların anlaşmaları üzerine Ebu Süfyan'ın birliğinin çok kalabalık olduğunu söylemeleri üzerine efendimizin bu sözü söylemesi.... Bize özellikle sıkışık anlarda Allah'a tevekkülün kıymetini öğretti. 

    Tevekkülün telaş ve paniğe önlediğini, 

    Allah'a güvenin en sağlam güvence olduğunu öğrendik.


    Daha sonraki hadis-i şerifte kuş kalpli benzetmesini öğrendik ve tevekkül konusunda kuşları kendimize örnek almamız gerektiğini öğrendik.


    Efendimizin tehlikeler karşısında nasıl güzel örnek olduğunu, O'nun Allah'a güveninin asla sarsılmadığını öğrendik. 


    Bir önceki hadis-i şerifte kuş kalpli benzetmesi vardı. Burada da eğer Allah'a tam anlamıyla güvenseydik  Rabbimizin kuşları doyurduğu gibi bizi de rızıklandıracağını öğrendik.. 


    Efendimizin yatak yatak duasını öğrendik. 

    Bu dua ile Allah'a olan ahdimizi , güvenimizi, sözümüzü her gece yenilememiz gerektiğini öğrendik..


    Efendimiz ile Hz Ebubekir'in hicret yolculuğunu ve oradaki güvenlerini tevekküllerini öğrendik.


    Evimizden çıkarken yapmamız gereken duayı, evimizin bizleri koruyan bir kale olduğunu değilse bile o kaleyi tuğlalarla sağlamlaştırırarak evimizi birer kaleye çevirmemiz gerektiğini, dışarının tehlikeli olduğunu o yüzden çıkarken de Allah'a tevekkül edip dua ederek O'na sığınmamız öyle çıkmamız gerektiğini öğrendik.


    Allah ve ilim yolunda bulunanların gerçekten rızıklandırıldığını, onların rızkını Allah'ın üstlendiğini ve belki de onlar sayesinde bize zarar dokunmadığını, bakımını üstlendiklerimiz sebebiyle rızıklandırıldığımızı öğrendik.


    Sekizinci bölüm: DOĞRULUK idi.

    Efendimizin beni yaşlandırdı dediği Hud Suresi 112 ayeti okuduk ve doğruluk ve istikametin hayatımızda ki  


    Doruk üzere olanlara ve istikamet üzere devam edenlere meleklerin yardımının geleceğini Sonrasında da Rabbimiz Allah'tır deyip doğru olanlara ne korku ne de Hüzün uğrayacağını ve cennette Temelli kalacaklarını öğrendik.


    Efendimizin yanına gelen sahabenin bana İslam'ı tanıt demesi üzerine efendimizin Allah'a inandım de sonra da dosdoğru ol değişimi ile doğruluğun istikametin dinimizde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu öğrendik. Bu kısımda Ayrıca kalbin beden ülkesindeki tüm organların reisi olduğunu öğrendik ve Allah'a iman edip dürüstlüğü benimseyen bir kalple diğer organların nasıl etkileneceğini ve dilinde kalbin tercümanı olduğunu öğrendik başka bir hadis-i şerifte de her sabah bütün organların dile hitaben bizim hakkımızda Allah'tan kork biz sana bağlıyız Sen doğru olursan biz de doğru oluruz Sen eğri olursan biz de eğleniriz hadis-i Şerifi ile dilimizden çıkan şeylerin Aslında nasıl kalbimizde yer ettiğini Kalbimizin dilimizi söylediğini öğrendik ve konuştuklarınıza daha daha dikkat etmeyi öğrendik..


    87 hadisi şerifin izle işlerimizde bütün hayatımızda dosdoğru olup orta yolu tutmamız gerektiğini ve kurtuluşun Amelya kazanılmayacak ağını öğrendik ve amellerimiz sayesinde kurtuluşa gelemeyeceğim izi Allah'ın rahmet ve keremi ile bağışlaması ndan başka bir yol olmadığını öğrendik ceza Efendimiz de kendisi için aynı şeyi söyledi.



    DOKUZUNCU BÖLÜM TEFEKKÜR İdi. 


    Allah'ımızın yarattıklarının büyüklüğü ile Tefekkür etmeyi dünyanın sonunu düşünerek Tefekkür etmeyi ahiretin dehşetli durumlarını düşünüp Tefekkür etmeyin dünya ve ahiretin öteki hallerini düşünüp Tefekkür etmemiz gerektiğini nefsini kusurlarını Tefekkür etmemiz gerektiğini onu arındırmak ve doğruluğa yönlendirmeye Tefekkür etmemiz gerektiğini öğrendik.


    Tefekkürün dürüstlüğün Fikriye yönü yani temelini teşkil ettiğini öğrendik.


    Gerçek Tefekkür ehlinin etrafındaki her şeyin sonucunu Allah'a bağladığını ve onlarca farklı bir bakış açısı ile baktığını öğrendik.


    Ve yeryüzünde dolaşırken öncekiler sonrakiler şu anda yaşayanlar hepsinin bize birer ibret eseri olduğunu Bildik.



    ONUNCU BÖLÜM 

     HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK idi.


    Baştaki ayetlerle Rabbimiz bize hayır işlerle yarışmamız gerektiğini Cennet için koşmamız gerektiğini emretti.


    88 hadisi şerif ile Efendimizin mucizevi hadis-i şeriflerin den birini öğrendik imanımızın ve onu korumamız gerektiğini ne kadar önemli olduğunu Birlik fitne ortamlarından sakınmamız gerektiğini ve kendimizi çok dikkat etmemiz gerektiğini Eğer bazı şeyleri önemsemez sake Allah muhafaza Sabah evden mümin olarak çıkıp kafir olarak dönemlerin olacağını evine mümin olarak gelip sabah kafir olarak çıkanların olacağını öğrendik.

    Şeytan ve adamlarının müminlerin imanını çalmak için gayretlerini öğrendik biz de hayır işlerde kesinlikle durmadan ve ibadetlerimizde yılmadan koşmamız gerektiğini Bildik.

    Dinimizde sıkı sıkı sarılmamız gerektiğini durumlar daha da kötüleşme den güzel işler yapmakla yarışmamız gerektiğini ahir zamanın filtrelerinin olacağını ve Dinimizi dünyevi herhangi bir değere değişmemek gerektiğini bunun kötü sonuçlarını ve iyilikleri iyileri çoğaltmak için birbirimize yarışmamız gerektiğini öğrendik.


    89 hadisi şerifler adam hadis-i Şerifi çok sevdim Neden Çünkü efendimizin namazda Aklına bir şey gelmişti hemen namazı kıldıktan sonra koşup Eve gitmişti O sadaka yerini bulsun diye Yani burada ne ben sevindim çünkü namazda namaz dışı bir şey düşünmek namazın sıhhatine mani değilmiş.

    Daha sonra hadisi şerif ben neler öğrendik Hayır işlemekte çok acele davranmamız gerektiğini Efendimizden öğrendik ve zihnimizi bulandıracak ibadetimize engel olacak şeyleri o anda yapmamız gerektiğini ve sonra devam etmemiz gerektiğini öğrendik ve Daha önemlisi de sade efendilerimizin Peygamberimizi nasıl dikkatle ibretle takip ettiklerini öğrendik.


    Cenneti gerçekten arzulayan ların nasıl Cennet uğruna savaştıklarını öğrendik.


    Bütün işlerimizde olduğu gibi sadaka ve yapılan iyiliğide son anı ölüm Döşeğine bırakmamız gerektiğini Hayır işlerde Acele etmemiz ve yarına bırakma mı mızı öğrendik.


    Bir savaşta sahabe efendilerimiz de bunun hakkını vermek üzere kim alır hadis-i Şerifi ile oradaki sahabe efendilerimizin bile önce bir nefislerini durup kontrol ettiklerini ve sonrasına gerçekten hakkını vermek şartıyla Ebu Dücane nin kalkıp


    Hayra koşmak da Ebu Dücane gibi Ölümü bile göze almak gerektiğini öğrendik.


    Her gelen günün bir öncekinden daha kötü olacağını bununla anın kıymetini bilmemiz gerektiğini tüm Hayır işlerimiz de bu yüzden Acele etmemiz gerektiğini şikayet etmek yerine değerlendirmemiz gerektiğini öğrendik.


    Fakirlik zenginlik hastalık İhtiyarlık ölüm Deccal ve Kıyamet Bunlar gelmeden önce zamanımızı ve bütün fırsatları değerlendirmemiz gerektiğini öğrendik bazı fırsatların selam vermek gibi bir dakikalık olduğunu öğrendik.


    Bu hadisi şerif ile iyi iş ve Salih amel yapma azmi ve kararlılığı mız olması gerektiğini kendimizi sınırsız fırsatların yanında kabul etmeyeceğimizi Çünkü fırsatını Zaten dar bir zaman eşini sunulmuş imkan demek olduğunu bilmemiz gerektiğini ve her Salih işi ilk anda yapma taktiği olması gerektiğini öğrendik.


    Hayber Savaşı'nda sancağı alan Hz Ali'nin efendimizin ile yürü Allah Fethi nasip edene kadar sağa sola bakın mı sözünü hem zahiri hemde batini olarak nasıl iptal leştir dini ve arkasında bile dönmeden sancağa kapıp giderken Ey Allah'ın elçisi onlarla ne yapmaları için savaşayım değişimin bize ne kadar büyük örnekler olduğunu ve emri yerine getirmede Hz Ali gibi sağa sola bakmadan gitmemiz Dost doğru gitmemiz gerektiğini öğrendik.

    aynı hadisi Şerif'ten meselelerin gönülleri ele geçirmek olduğunu öğrendik ve hadis-i Şerif'in devamında Nurettin Hoca eklemişti senin elinle bir kişinin hidayete ermesi tüm kırmızı develerden hayırlıdır.



    11.BÖLÜM 

     MÜCAHEDE idi.

    Nefse şeytana kötü duyguları ve din düşmanlarına bütün gücümüzle dinlenmeniz ve bu şekilde Allahu Teala'nın rızasına cennete ulaşacağımızı Mücahide nin cihat'tan öncede sonrada yürütülmesi gerekli olan bir kulluk vazifesi olduğunu öğrendik.

    Mücahede nin Allah'a kulluğu esas alan bir kavram olduğunu öğrendik.

    96 hadis-i şerifle Allah dostluğunu kazanmış kişilere karşı olan vazifelerimiz öğrendik onlara duymamız gereken saygıyı öğrendik ve Bir insana karşı olan düşmanlığımız nefsimizin mi yoksa dinimizin mi gerekliliği oturup Kendimizi sorgulamamız gerektiğini öğrendik. Allah dostlarını al verdikleri mücahede den dolayı düşman olmanın Allah ile harbe girmek manasında bir cüretkarlık olduğunu öğrendik.

    Ibadetlerimize faydalarını da devam ederek Allah'a olan yakınlığımız ın arttığını nafileleri de bunlara katkı sağladığını öğrendik Rabb'imizin razı olduğu her kuluna Her işinde yardım ettiğini ve Allah dostlarının duasının makbul olduğunu öğrendik.


    97 hadis-i Kutsi ile ya birimizin bizim ona ne kadar gidersek gidelim Onun bize misliyle katı ile geleceğini öğrendik.

    Az amele Allah'a çok sevap verdiğimizde Allah'ın keremini ne kadar büyük olduğunu Allah'ımızın bizim kendisine gösterdiğimiz yakınlıktan çok daha fazlasıyla cevap verdiğini öğrendik.


    98 hadisi şerif film izle sağlık ve boş vaktinizi değerlendirmemiz gerektiğini İnsanların çoğunun burada hataya kapadığını ve bizim bunları değerlendirmek için mücahede ye devam etmemiz gerektiğini öğrendik Çünkü Ömür sermayesi bir defa verilmişti..




    99 hadisi şerifle efendimizin gece ayakları şişene kadar Namaz kılarak şükrün hakkını vermek konusunda bize örnek olduğunu, 

    başarılı bir mücahede için gece ibadetinin önemine, 

    yalnız başına yapılan ibadetlerin istenildiği kadar uzatılabileceğini, 

    toplu ibadetlerde cemaatin durumuna göre davranacağını öğrendik.

    Burada Hz Ali'nin bir sözünü okuduk

    "bir grup İnsan bir şeyler umarak kulluk yapar, bu:Tüccar kulluğudur.

    Bir grup insan da korkudan dolayı kulluk yapar.Buda köle kulluğudur.

    Bir grup insan da vardır ki şükür olsun diye kulluk yapar,işte bu tüm duygulardan yakasını kurtarmış Seçkin kimselerin kulluğudur"


    100 hadis-i şerifle efendimizin Ramazan'ın son on gününde itikafa ayırdığını,bize de bunun büyük bir fırsat olduğunu, kendisinin ibadeti yaptığı gibi mesul oldukları için de bunu istediğini, bu ikazın da bir ibadet türü olduğunu öğrendik.


    101 hadisi şerif (Nurettin Hoca Burada hayat kalitenizi artıracak çok değerli zihinlere oturmamız gereken bir hadis-i Şerif demişti) 

    1-)Müminin kuvvetlisi daha değerlidir(bilgi & beden & siyaseten) 

    2-)zayıf da olsa hasta da olsa o müminde hayır vardır 3-)çalışıp gayret etmek zorundayız

    4-)tevekküle asla unutmamalıyız

    5-)pısırıklaşmamalıyız

    6-)Geçmişle vakit kaybetmemeliyiz. Çünkü geçmişle vakit kaybetmek şeytanı memnun edecek işlerin kapısını açar.


    102 hadis-i şerifte cennete bazı güçlüklere sabredilerek ulaşılacağını, nefsin isteklerine karşı çıkarak azaptan kurtulacağınızı, mücahedenin nefsin haklarına değil hazlarına set çekmek olduğunu öğrendik.


    103 hadis-i şerifle Resulullah'ın sırdaşı Hz huzeyfe'nin efendimizin gece namazına olan şahitliği ile gece namazlarını uzun kıldığını, bunu uzatmamızın müstehap olduğunu ve namazımız da aktiflik olması gerektiğini, azap ayetleri de Allah'a sığınıp, Dilek ayetlerinde isteklerimizi söylememiz gerektiğini, ayetlere cevap vererek aktif bir şekilde namaz kılmamız gerektiğini öğrendik. 


    104 hadis-i şerifle gene efendimizin bir gece namazdayken Abdullah ibni Mesud 'un Efendimize saygısızlık olacağını bilmeseydim onu bırakıp ona oturacaktım dediği kadar uzun bir şekilde namaz kıldığını, ashab-i ikram'ın son derece edepli olduğunu, farz olmayan namazlarda da imama uyulabileceğini, bir özür yokken oturarak imama uyumanın uygun olmadığını öğrendik.

    Ayrıca mücahedenin farzlarla yetinmemek, yaptığına da kalite katmak olduğunu öğrendik.


    105 hadisi şerifler mücahedenin Amel ve ibadeti artırmakla olduğunu, Çoluk çocuk malın  kabre kadar ancak geldiğini, kabirde amellerimiz ile muamele göreceğimizi öğrendik


    106 hadis-i şerifte Cennet-cehennem ile olan yakınlığımızın aynı derecede olduğunu, Burnumuzun dibindeki cenneti kaçırmamak Cehennemi kendimize uzaklaştırmak için mücadeleye devam etmemiz gerektiğini öğrendik.


    107 hadisi şerifle cenneti istemenin ağır bir istek olduğunu O yüzden de efendimizin başka diye sorduğunu, sonra da namazı çoğalt dediği sahabe Efendimizle bize de namazlarımızı, secdelerimizi  çoğaltmamız gerektiğini, nefisle mücahede gayretinde olmamız gerektiğini öğrendik. 


    108 hadis-i şerifle secde etmenin sevap kazandırıp günah sildirdiğini, derece yükselttiği, ibadetin sadece namaz olmadığını, nefisle mücahede de secdenin çoğaltılması önemini öğrendik.


    109 hadis-i şerifte uzun ömür taleb etmenin ve bu Uzun ömrü amellerle ibadetlerle mücahedemizi sürdürerek doldurmamız gerektiğini öğrendik. 

    Mümin olarak hedefimizin cennete girmekten çok Firdevs ve adn cenneti olması gerektiğini öğrendik.

    Uzun yaşam istememiz de ki amacın daha çok ibadet etmek,daha çok zikir, daha çok kulluk için istemek olduğunu ve esas olanın ölüp gitmek değil kalıp salih amel yapmak olduğunu öğrendik.


    110 hadisi şerifler Enes bin nadr ın Uhud Savaşı'ndaki şehadet isteği ve savaşın sonunda vücudunun param parça olarak şehit olduğunu, bizim de bir müslüman olarak bu Himmet ve bu gayret ve bu heyecanla olmamız gerektiğini, dine bir şey geldiği zaman artık hayatın ne anlamı kaldı ki diyerek Enes bin nadr gibi heyecanımızı korumamız gerektiğini, güzel ve meşhur şeyleri vaat etmenin caiz olduğunu, samimi şekilde Şehitlik isteyene  Şehadet'in ulaşacağını öğrendik.


    111 hadisi şerifle yapılan bir iyiliğin ne kadar az olursa olsun küçük görmemiz gerektiğini, herkesin gücünün yettiği sürece çalışması gerektiğini, bu konuda kendilerini kınayanlara aldırış etmemiz gerektiğini, az da olsa sadakayı asla ihmal etmememiz gerektiğini, Maksadın Allah rızası olduktan sonra az çok fark etmeyeceğini, Propagandalardan mücahedemizin etkilenmemesi gerektiğini öğrendik.


    112 Kutsi hadisle Allah'ın adil olduğunu, zulme etmeyeceğini Hidayet'in Allah'tan olduğunu, rızkın Allah'ın takdiri ile geldiğini, kulun kusursuz olmayacağını  Allah'ın İhsan deryası'nın sonsuz ve sınırsız olduğunu, Her birimizin amellerinin kaydedilmekte olduğunu, Nefise mücahedenin ileride amellerimizin karşımızda çıkarılacağı bilinci içinde yapılması gerektiğini öğrendik.




    12. BÖLÜM 

    ÖMRÜNÜN SONLARINDA HAYRI ARTIRMAYA TEŞVİK idi.


    60 yaşın her şeyi yerli yerine koymak için yeterli bir zaman ve imkan olduğunu ,efendimizin ümmetinin ortalama ömrünün 60 70 yaş arasında olduğunu söylediğini ve İhtiyarlık dönemlerinde kulluk gayretlerini hız vermek emeklilik hayalleri kurmamak, geçmişteki eksiklerin bir ölçüde olsa telafi edilmesi gerektiğini öğrendik


    114 hadis-i şerifle Hz Ömer'in ilim mescidi'ne İbn Abbas'ı yanında götürdüğü zaman Nasr suresinde ki artık efendimizin ecelinin kendisine bildirdiğini ve bunun için hamd ve tesbihi, İstiğfari artırması gerektiğini anladığını söylemesi ile Biz de Ömrümün sonuna doğru bunları artırmamız gerektiğini öğrendik.


    115 hadisi şerifler yine Nasr suresi hakkında efendimize Mekke'nin fethinin en büyük zafer olduğunu, bu muhteşem fethin Kur'an ile tescilli olduğunu, asıl gücün Allah olduğunu, Allah'ın yardımı ile fethin geldiğini, efendimizin çok çok istiğfar etmiş buna önem vermiş biri olduğunu, ömrünün sonlarına doğru daha da yoğunlaştırdığını ve nimete şükür gerektiğini öğrendik.



    116. Hadisi şerifle efendimizin vefat etmeden önce vahyin sıkılaşmasını ve bunun bize bir işaret olduğunu öğrendik. Burada Nurettin Hoca Mekke'nin fethinde ve Veda haccında 1,5 aylık dilimde İslam'ın Beşte biri şekillendi demişti.

    Hatta bazı sahabe efendilerimizin efendimize seyahat etsek mi diye demeleri üzerine benim ümmetimin seyahati cihattır dediğini öğrendik yani dinde devretmek-emeklilik yok, artarak amelleri devam ettirmemiz gerektiğini öğrendik.


    117 hadis-i şerifle her kulun öldüğü hal üzere dirileceğini, ölüme uygun pozisyonla yaşamamız gerektiğini, Mahşerde olmak istemediğimiz şekilde yaşamamız gerektiğini öğrendik.




    13. BÖLÜM 

     HAYIR YOLLARININ SAYISIZLIĞI idi


    Cennete girmek için Mümin olmak, sonra da imanın içini dolduracak salih ameller yapmak gerektiğini, bunun içinde:

    1.Buluğdan itibaren yapılması gerektiğini

    2 gitgide artırılması gerektiğini 

    3 yapamadıklarından dolayı burukluk hissetmemiz gerektiğini 

    4 Salih amelin ibadet ile sınırlı olmadığını ya da ibadetin sadece namaz oruç olmadığını öğrendik.


    118 hadisi şerifle efendimize hangi amelin daha üstün olduğu sorulunca ilk sırada iman Cihat ve en kıymetlilerinden köle azad etmek olduğunu, yapamazsan bir işi beceremeyene  yardım etmemesi gerektiğini , onları da yapamazsak kimseye zarar vermememiz gerektiğini öğrendik.

    Allah'a imandan insanlara kötülük yapmamaya kadar olan bütün yolları ve her türlü Amel ve iyiliğin temelinin Allah'a iman olduğunu yardımın insan canlı her şey olacağını öğrendik.


    119 hadisi şerifle Herbir eklemlerimiz ve kemiğimiz için bir sadaka vermemiz gerektiğini, Tabii buna güç yetiremeyeceğimiz için bu sadakaların Sübhanallah Elhamdülillah lâ ilâhe illallah Allahu ekber kelimeleri ile olacağını, iyiliği tavsiye etmenin kötülükten sakındırmanın bir sadaka olduğunu, kuşluk vakti kılınacak 2 rekat namazın bütün bunları karşıladığını toplu Sadaka vermiş gibi olduğumuzu, sadakanın sınırı olmadığını

    Ve tüm bunları içe sindirerek tekrar etmek gerektiğini öğrendik…





    Iman İslam yolunun alternatifi  yok ama yolda yapacak iş çok.. 

    Bunları öğrenmeye devam ediyoruz.


    120 hadis-i şerifle insanlara faydası olan işler yapmanın gerekliliğini, mescidlere saygı gösterilmesini, edebine uyulmasını ve geçtiğimiz yerlerde pislik bırakmayan insanlar olmamız gerektiğini öğrendik.


    121 hadisi şerifle Sübhanallah, Allahu Ekber, Elhamdülillah, la ilahe illallah, emri bil maruf, ailevi ilişkilerimiz bunların hepsinin birer Hayır ve iyilik olduğunu ve bunları yapmanın bize zenginlerin verdiği sadaka gibi sevap kazandırabileceği müjdesini öğrendik. 

    Bu hadis-i şerifle efendimizin kıyas yaptığını ve kıyasın caiz olduğunu da öğrendik.

    Müslümanın camiye gitmesi gibi kiliseden kaçması da bir ibadet olduğunu, evlilikte eşlerin Cihat yaptıklarını, çünkü ümmet yetiştirdiklerini , bu evliliğin Kudüs eteklerinde beklemek gibi olduğunu, eşlerin birbirlerinin kaleleri durumunda olduğunu öğrendik. 

    Mümin olarak Allah rızasını kazanmak gibi derdimiz varsa 24 saat bizim.

    Burada Nurettin Hoca şöyle bir şey söylemişti:

    " Müslümanım, yerimde duymayayım diyen yol kat eder." 


    122 hadis-i şerifle Yeter ki derdimizin Allah rızasını kazanmak olsun alternatifimizin çok olduğunu yoksa Kabe'nin dibinde bile olsak cehenneme gidileceğini bir kez daha gördük ve din kardeşine gülümsemenin küçümsenmesi gereken başlı başına bir iyilik ve sevap kaynağı olduğunu öğrendik. 


    123 hadis-i şerifte Sevabın da sevap ürettiği bir sistemin içinde olduğumuzu öğrendik, adaletle hükmetmek, yardım etmek, güzel söz, mescide giderken atılan adım, eziyet veren şeylerin kaldırılması... Bunların hepsinden Allah için yapılan işin asla küçük görünmeyecek yeni öğrendik. 

    Burada Nurettin Hoca şöyle bir şey söylemişti:

    " Allah bir işe sevap vaad ediyorsa karıncayı yuvasına götürmekle cephede Cihat arasında fark yok ama büyüklük küçüklük derecesini Allah bilir, o verir." 


    124 hadisi şerif tahmid, tehlili, tesbih, istiğfar ile sadaka sevabı kazanabileceğimizi, her Nimet'in bir külfeti ve bir Şükrü olduğunu ve diğer hadis-i şeriflerin benzerini okuduk


    125 hadis-i şerifle camiye cemaate devam etmenin önemini öğrendik. 


    126 hadis-i şerifle bayanlar sadaka konusunda daha duygusal- daha ince eledikleri için Onlara yönelik bir hadis-i şerifle :

    Aslında sizin küçük gördüğünüz ufacık bir şey bile sadakadır, küçük görüp vermemezlik etmeyin komşunuzu elimizde pişenle ikramlandırın'ı öğrendik. 

    Burada Nurettin Hoca şunu eklemilti:

    "iki damla gözyaşı Cehennem ateşini söndürür burada söndüren yaş değil akarken ki haldir." 


    127 hadis-i şerifle utanmanın bir iman eseri olduğunu, Mücahit'in cihadı gibi haya ehlinin de hayasından sevap kazandığını, hayanın sevap kaynağı olduğunu öğrendik. 

    Imanın şubelerinin her birinin başlı başına bir Hayır ve iyilik vesilesi olduğunu, hayanın Hayır ve hayır getirdiğini öğrendik. 

    Ayrıca İman şubeleri olarak 77 özelliğin 30'unun İnançla, 47 sinin dil ve beden ile yapılabilecek ibadetleri ve bunlara ilaveten de aile ve toplum hukuku ile alakalı konuları kapsadığını okuduk öğrendik. 


    128 hadis-i şerifte her ciğer sahibi canlı sayesinde sevap kazanabileceğimizi, bize sevap vesilesi olduğunu, niyetimiz doğrultusunda mutlaka faydasını göreceğimizi, onlara güzel davranmamız gerektiğini öğrendik. 


    129 hadis-i şerifle Yolları temiz tutmamız gerektiğini, zarar veren şeyleri kaldırmamız gerektiğini, samimiyetle yapılan küçük ve basit bir iyiliğin bile cenneti kazandıracağını öğrendik. 


    130 hadis-i şerifle cumaya gitmenin orada hutbeyi Ses çıkarmadan dinlemenin 2 Cuma + 3 gün = 10 gün günahları bağışladığını, Cuma günü yıkanmanın farz değil faziletli olduğunu, abdesti tastamam güzelce almamız gerektiğini, hutbe okunurken hiçbir şeyle meşgul olmamız konuşmamız Can kulağı ile dinlememiz gerektiğini, ibadeti şartlarına uygun biçimde yerine getirmemiz gerektiğini öğrendik. 


    Burada Nurettin Hoca "günahlardan kasıt küçük günahlardır dedi. Yoksa büyük günahları özel tövbe gerekir, İkincisi de kul hakkı dahil değildir. Çünkü kul hakkı helalleşme gerektirir Ayrıca bazı alimler de hutbe zamanında konuşmanın cumayı bile riske sokacağını söylemişlerdir" dedi. 


    131 hadis-i şerifte abdestin faziletini, bize Rabbimizin bir ikramı ve lütfu olduğunu, abdestin günah yıkama makinesi olduğunu öğrendik. 


    132 hadis-i şerifte büyük günahlardan kaçarak namazlarımızın günahlarımıza kefaret olduğunu, Allah'ın rahmetinin gazabını geçtiğini, abdestli gezmenin günahları biriktirmeceğini, küçük günahların bizim af bile dilemeden silineceği müjdesini öğrendik. 


    133. Hadis-i şerifte hatalarımızın bağışlanması ve derecelerimizin yükselmesi için:

    1. kaliteli abdest almanız gereğini, 

    2.camiye yürüyerek gitmemiz gereğini,

    3.diğer Namazı orada zikir üzere beklememiz gerektiğini bunlarla cephede nöbet bekleyenler gibi sevap kazanacağımızı müjdesini öğrendik.


    134 hadis-i şerifle iki serinlik namazı olan sabah ve ikindinin önemini ve meleklerin bu vakitlerde nöbet değiştirdiğini, en sevaplı namazlar olduğunu, bu namazlara dikkat edenin öteki namazlarda kaçırmayacağını öğrendik. 


    135 hadis-i şerifle biz devamla  Nafile ibadeti yaptıysak, yapamayacak hale geldiğimizde yapıyormuş gibi sevap kazanmaya devam edeceğimiz müjdesini öğrendik. 

    Tabi  Önemli olan kulun ciddiyeti. . 


    136 hadis-i şerifle sadakada iyi niyet arandığını, niyet sayesinde adetlerin ibadet niteliği kazandığını, dine uygun olan herşeyin sadaka olacağını öğrendik. 


    137 hadis-i şerifte Müslüman olarak diktiğimiz ağaçtan birinin yemesinden,,almasından Hatta ve hatta çalmasından bile bize sevap sadaka kaynağı olduğunu öğrendik. Ağaç dikmenin, ağaçlandırmanın önemini ısrarla teşvikini okuduk. 


    138 hadis-i şerifle mescide Gelip giderken artı sevap kazanma ihtimali varsa bundan sebeple evi yakına taşımamanın gerektiğini, sevapların bir bir artacağını, bir Sevabın basit görülmemesi gerektiğini öğrendik. 

    ama bizim camiden uzak ev almamız bizi cami ve cemaatten kopartacaksa şu anda uygulamamamız gerektiğinde Nurettin Hoca söylemişti. 


    139 hadis-i şerifte Bir önceki hadis-i şerifle bağlantılı olarak insanın yaptığı işlerden niyetine göre sevap alacağını ve sahabelerin sevap hesabını her şeyin önünde tuttuğunu okuduk. 


    MÜSLÜMAN OLARAK FIRSATLARLA ÇEVRİLİ BİR DÜNYADA YAŞADIĞIMIZI VE BU FIRSATLARI DEĞERLENDİRME KONUSUNDA ÇOK CİDDİ OLMAMIZ GEREKTİĞİNİ ÖĞRENDİK. 



    140 hadisi şerifle: sevabını Allah'tan bekleyerek inanarak yerine getirdiğimiz iyiliklerimizin Cennet kapısını açtığını öğrendik. Burada örnek olarak 40 hayırdan birinin sütlü bir keçiyi ödünç olarak vermekten bahsetmişti şimdiye çevirirsek: arabamızı ödünç vermek 40 işten bir tanesi olabilir. 



    141 hadis-i şerifle yaptığımız iyiliklerin asla küçümsenmeyeceğini, yarım hurmanın burada bir sembol olduğunu ama müminin yapabileceği o ise onu da yapması gerektiğini, teraziyi ağır bastıracağı öğrendik. 

    Çünkü Allah için Allah görsün diye yapılan şey Rabbimizin zengin olsaydı daha çok verecekti demesine sebep olur.

    bu hadis-i şerifle amellerimizi güzelleştirmeye çalışarak sorumluluklarımızı hafifletmeye bakmamız gerektiğini , Salih amellerimiz bize fayda vereceğini ve Allahu Tealanın arada perde ve tercüman olmaksızın ahirette kullarına hitap edeceğini öğrendik.


    142 hadisi şerifle müminin Allah rızası peşinde koşan kişi olduğunu, bunu bir bardak su içerken bile kazanacağını gördük, yemek yerken hamd etmenin başlı başına bir iyilik ve hayır olduğunu, Elhamdülillah demek suretiyle de Hamdi sünnetini yerine getirmiş olduğumuzu öğrendik.


    143 hadis-i şerifle her Müslümanın yapabileceği bir iyilik olduğunu, bunu sırasıyla sadaka, sadaka yoksa amelelik, amelelik yoksa darda kalmışa yardım, o da yoksa iyilik yapmayı tavsiye etmek, Bunu da yapamazsa kötülük yapmaktan uzak durup sevap kazanabileceğimizi öğrendik. Müslümanlığı sadece gözünüze takılan ibadetlerden ibaret olmadığını, İslam'ın bütün hayatımızı fırsatları ile kuşattığını, bunu göremeyenlerin deryada bulunduğu halde kuraklık içerisinde kalan kişi gibi acınacak halde olduğunu öğrendik. 




    14. BÖLÜM 

    ALLAH'IN EMİRLERİNE UYMADA ÖLÇÜLÜ OLMAK idi.


    Taha suresinin bir ve ikinci ayetinde Kur'an'ın güçlük için indirilmediğini, Bakara suresinin 185. Ayetinde Allah'ın bizim için kolaylık istediğini, güçlük istemediğini okuduk.


    144 hadis-i şerifte Hz Ayşe'nin yanına gelen hanımı Efendimiz sorunca Hz Ayşe'nin onu çok namaz kılmasından bahsetmesi üzerine Efendimizin bütün bunları sayıp dökmeye bırak gücünüzün yettiği kadar ibadet etmenin Size yeter, siz bıkıp usanmadıkça Allah da bıkıp usanmaz dediğini okuduk.

    Diğer hadis-i şeriflerde namaz tavsiyesi var peki Bu hadiste fark neydi? 

    1. farz namazların azı çoğu Yok onlar aynı olmalı.

    2 nafilelere gelince farz düzeyindeki diğer görevleri nafile namaz ihmal ediyor olmamalı. 

    Efendimizin buradaki uyarısı budur. 

    Ayrıca sevabı çok olan ibadetler az da olsa devamlı yapılanlardır.


    145 hadis-i şerifte efendimizin uyardığı üç sahabe ile  Allah'ın emirlerini yerine getirmekte ve ibadette ölçülü davranmamız gerektiğini, sahabenin daima faziletli ameller peşinde koştuğunu, dinimizin evlenmeyi teşvik ettiğini, dinimizin sürekli oruçlu olmayı doğru bulmadığını, Aynı şekilde geceyi uykusuz geçirmeyi hoş karşılanmadığını, bunların takvadan sayılmadığını ve takva konusunda Hz Peygamber ile yarışmak söz konusu olmadığını öğrendik.


    146 hadisi şerifle söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanların helak olduklarını öğrendik. Sadece yaptıklarımız da değil konuştuğumuzda da aşırıya kaçmamız gerektiğini, bunun yasaklandığını, İslam'ın orta yolu takip etmeyi ve ölçülü olmayı tavsiye ettiğini öğrendik.


    147 hadisi şerifle dinde zorluk değil kolaylık olduğunu, korkutucu olmaktan çok müjdeleyici olmak gerektiğini, Nafile ibadetler için rahat zamanlar ve istekli olunan zamanların tercih edilmesi gerektiğini, ibadet hayatının az da olsa devamlı olması gerektiğini öğrendik.


    148 hadis-i şerifle Zeynep Binti Cahş ın bir ip yardımıyla namazlarına devam ettiğini ve efendimizin onu hemen çözünüz diye uyardığını, yorgunluk ve gevşeklik hissettiği zaman kişi yatıp uyusun diye nafileleri kılmada ölçülü olmak gerektiğini öğrendik. 

    Burada  Nurettin Hoca 'hızlı kalkanın kırarak kalkması, erken oturması söz konusu olur' demişti.


    149 hadisi şerifimizle namaz kılarken uyku hali bastırırsa bu hal gidinceye kadar yatıp uykumamız gerektiğini, uyku halinde bilmeden okuyup yanlış şeyler söyleyebileceğimizi öğrendik. Ama burada da gene farz namaz değil nafile namazda olduğunu ve farz namaz için uykularımızı dikkat etmemiz gerektiğini de altını çizdik.


    150 hadisi şerifle efendimizin cemaatle namaz kılarken namazı kısa tuttuğunu, cemaate İmam olanların namazı kısa tutması gerektiğini, tek başına namaz kılanın dilediği kadar uzatabileceğini, cuma ve bayram namazları hutbelerinin insanları bıktıracak şekilde uzun olmaması gerektiğini, bunların hepsinin dinde itidal ve ölçüyü kaçırmamak adına olduğunu öğrendik.


    Evet 151 hadisi şerifle Ebû derdanın ibadete çok düşerek hanımını ve evin ihmal ettiğini Hz Selmanın onu uyardığını okuduk.

    Nureddin hoca burda şöyle demişti :

    İslam'da mala tapınmak da yasak malı etmek ve yasak. 

    Ayrıca hadis-i şerifle

    Allah yolunda Allah rızası için birbiriyle kardeş olmanın caiz olduğunu, İhtiyaç halinde kadının kocasının izin verdiği yabancı bir erkekle konuşmasını caiz olduğunu, Müslümana nasihat bilmeyene öğretmek gerektiğini, habersiz olanı uyarmanın din kardeşliği görevi olduğunu, Teheccüd namazına gecenin sonlarında kılmanın daha faziletli olduğunu, kadının kocası için süslenmesinin caiz olduğunu, erkeğin hanımının geçimini en iyi şekilde temin etmek zorunda olduğunu, gücünün yetmeyeceği derecede ibadet ve taati yüklemenin hoş karşılanmadığını öğrendik.


    152 hadisi şerifle Abdullah Bin Amr ın efendimize gelip yaşadığım sürece gündüzleri oruç tutup geceleri ibadet edeceğim dediğinde efendimizin uyarısını ve azaltmasını dediğini okuduk.

    Bu hadisi şerif ile Peygamberimizin Tavsiyelerine uyarak Dünya ve ahiret saadetini kazandığımızı, ibadette itidal yolunu tercih edip ifrat ve tefritten kaçınmamız gerektiğini, bedenimizi bitkin düşürecek bıkkınlık getirecek Nafile ibadetin hoş görülmediğini, gecenin tamamını uykuyla geçirmenin tavsiye edilmediğini, yapılan iyiliklerin Allah katında 10 kat ecir ve sevap verildiğini öğrendik. 


    153 hadis-i şerifte Hz Ebubekir ile karşılaşan Hanzala nın 'Hanzala münafık oldu' deyişini, Hz Ebu Bekir'in şaşırıp sorunca, Hanzala'nın 'Bizler Resulullah'ın yanında Cennet ve cehennemden bahsediyor, sanki gözlerimize görüyormuş gibi oluyoruz, onun huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce çok şey unutuyoruz' dediğini, Hz Ebu Bekir'in ona hak verip Resulullah'ın yanına gittiklerini ve efendimizin onlara "benim yanımdaki hal üzere devam edip zikir üzere olabilseydiniz melekler sizinle tokalaşırdı, bir saatinizi ibadete Bir saatiniz de dünyaya ayırınız" sözünü 3 defa tekrarlamasını okuduk. 

    Buhadisi şerifler islam'ın insanın yaratılışına en uygun din olduğunu, dünya ve ahiret dengesi temel prensiplerinden olduğunu, insanın melekler alemi ile şeytanlar aleminin ortasında olduğunu, hangisine yönelirse ona yakın olduğunu, kişinin her an Allah'ın gözetiminde olduğunu düşünmesi gerektiğini, ibadet ederken ve uğraşırken bunu hissetmesi gerektiğini, dengeli olarak değişmez bir hal üzere bulunmak meleklerin özelliği olduğunu, insanın her zaman aynı hal üzere olamayacağını öğrendik


    154 hadisi şerifle efendimizin güneşte duran oturmayı ve gölgelenmeyi konuşmayı sürekli oruç tutmayı kendini adayan bir kişiye Ona söyleyin konuşsun gölgelensin otursun ve orucunu tamamlasın dediğini okuduk. 



    15. BÖLÜM 

     İBADETLERİ VE HAYIRLI İŞLERİ SÜREKLİ YAPMAK idi. 

    155 hadisi şerifle Bir kimsenin geceleri okuduğu zikir ve duasını okumadan veya tamamlamadan uyuduğunda onu Sabah İle öğle namazı arasında okuduğunda gece sanki okumuş gibi sevap kazandığını, adet edinilen Nafile ibadetleri sürekli hale getirmek gerektiğini, herhangi bir özür sebebiyle zamanında yapılmayan ibadet ve tatilleri kaza etme de acele davranmanın tavsiye edildiğini öğrendik


    156 hadisi şerifle efendimizin Abdullah ibni Amr a tavsiyesi olan Abdullah falan kimse gibi olma Çünkü o gece ibadetine devam ederken sonra geceleri ibadet etmeyi terketti hadisini okuduk. 

    Adet edinilen hayırlı işleri terk etmemek ve devamlı sürekli yaparak kararlı olmak gerektiğini, kınanın bir kimsenin ismini anmamanın daha doğru olduğunu öğrendik.


    157 hadisi şerifle Hz Ayşe'den rivayetle efendimizin ağrı sancı ve benzer bir sebeple gece namazı gecikirse bir sonraki günü gündüz 12 rekat namaz kıldığını öğrendik. nafile ibadetlerin sonra kaza edilebileceğini, sünnetleri sürekli yapmanın faziletini öğrendik.



    16, BÖLÜM 

    SÜNNETİ KORUMAK idi.


    Sünnete sarılmak Rasulullah gibi olmak demektir. 

    Kur'an ve sünnete sarılmamız lazımdır. 

    Kur'an'ı bırakan da dengeyi kaybeder, 

    sünneti bırakan, terk eden de... 

    Efendimize ve sahabe efendilerimizin sözlerine sahip çıkmalıyız, korumalıyız. 

    Haşr suresi 7 ayet ile Peygamberimiz size ne verdiyse onu alın Neyi yasaklarsa ondan sakının. 

    Necm Suresi 3 ve 4 ayet ile Rasulullah nefsinin Arzu ve istekleri doğrultusunda konuşmaz onun söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir i, 

    Ali İmran Suresi 31 ayet ile ulemanın çoğu buna imtihan ayeti demiştir de ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana Uyunuz Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasını okuduk. burada Nurettin hoca Allah'ı seviyorsanız bana uyun deniyor. Uyumanın sevmekten öte bir iş olduğunu vurgulamıştı. Çünkü belki kafirler arasında bile onu sevenler çıkacaktır. Mesela Ebu Talip belki sahabeden bile çok seviyordu ama itaat etmemişti duymamıştı.


    Ahzap Suresi 21 ayette sizin için Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça ananlar için Allah'ın peygamberinde en mükemmel örnek vardır.

    Nisa suresi 65 ayette seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazsınız. 

    Burada Öncelikle hitap o zaman yaşayanlaraydı ama şimdi bize.. 

    Şimdi nasıl yapacağız? 

    biz sıkıntımız da şeriatı sünnete döneceğiz. 

    âlimlere gideceğiz ve aldığımız cevaba peki diyeceğiz. 

    Hani bir atasözü var ya 'şeriatın kestiği parmak acımaz' işte öyle verilen hükme razı olacağız.

    Daha sonra Nisa Suresi 59 ayet olan eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahiret gününe Gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resul'üne götürün yani rasulullah'a sormanın gitmenin bir iman konusu olduğunu, bunu yapmayanın Allah'a iman Ahirete iman zaafiyeti yaşadığını öğrendik.

    Nisa Suresi 80 ayet ile kim resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. 

    Şura Suresi 52-53 ayet ile Şüphesiz ki sen doğru yola Allah'ın Yoluna götürüyorsun. 

    Nur suresi 63 ayet Allah Resulü'nün emrine aykırı davrananlar kendilerine bir belanın çarpmasından yahut Acı Bir azabın uğramasından sakınsınlar. 

    Nurettin Hoca düşünenlere bu ayet başlı başına yeter demişti.


    Ahzap Suresi 34 ayette evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın daha sonra Ey peygamber kadınları Siz herhangi bir kadın değilsiniz deyip Ahzap 32 33 okumuştuk bu ayette ki hikmetten maksatın peygamberin sünnetleri olduğunu, peygamberin evinde ayet ve hikmet konuşulduğunu, sıradan bir ev olmadığını öğrendik.


    158 hadisi şerifle Efendimizden Hac konusunda soru gelince size yasaklamadım bir şey konusunda beni kendi halime bırakın, sizden önceki ümmetler gibi çok sual sormayın, peygamberle münakaşaya dalmaları onları helak etmişti, demesini okuduk 

    Buradan öğrendik ki Müslümanın takat planlaması olacak. 

    Soru kısmına gelince:

    1.soru öğrenmek için sorulacak ki bu tavsiye edilendir.

    2.sormuş olmak için sorulmayacak ki bu yasaklanandır. 


    159 hadisi şerifle efendimizin duygusal bir konuşma tarzı ile sahabelere yaptığı hadisi Şerifi öğrendik. çok tesir öğüt demiş ulema buna. 

    Müslümanın bulunduğu toplumun anarşik kesiminde parmağı olmadığını, lidein şartsız kayıtsız itaat edilen Lider değil, Kur'an'daki işleri buyuruyorsa kesinlikle itaat edilen, Şeriati aykırı Emirler veriyorsa Hayır deyip itaat edilmeyen, devletin yasa çıkardığı bir şey şeriatde ne var ne yok durumunda olunca buna da itaat edilmesi gerektiğini öğrendik. 

    şeriata aykırı emirlerde yetkili isek uyanmamız gerektiğini, halktan biri ise ben yokum Yarabbi Allah'a sığınmak gerektiğini öğrendik. Bu dünyanın gerçeğinin imtihan yeri huzursuzluk çöplüğü olduğunu,mazeret olmadığını hazırlık yapmamız gerektiğini, hulefa-i raşidin uygulamalarının da önemle dikkat edilmesi gerektiğini, bir tartışma varsa alimlere götürülmesi gerektiğini, böylelikle Kur'an'a ve sünnete uyulmuş olduğunu öğrendik.


    160 hadisi şerifle istemeyenler dışında ümmetimin tamamı cennete girer hadisini okuduk. Kim istemez sorusunu Efendimiz "Bana itaat edenler cennete girer bana karşı gelenler cennete istememiş demektir" dedi.Burada Peygamberimizin sünnetine karşı gelmek:

    1.Ne alakası var deyip reddetmekle olur, burada iman tehlikeye girer. 

    2.arkadaş toplum ve çevreden utanarak yapılmayan sünnetlerle olur, burada da yol yanlıştır ama iman tehlikeye girmez.

    3. sünnetleri yapmakta zorlanmıştır,unutmuştur.

    Burada ise sıkıntı yoktur.

    Ayrıca  hadisi şeriften Peygamberimizin yolundan gitmeyi Söz ile değil tavırla ortaya koymamız gerektiğini, evimizden giyinmemize kadar müslüman olduğumuzun anlaşılması gerektiğini öğrendik.


    161 hadisi şerifle efendimizin sağ elinle ye diye uyardığı halde kibrinden ve küçümsemesinden dolayı yapamıyorum diyene yapamaz ol deyişini öğrendik. 

    sağ elle güzel işler yapıldığını, sol elle ise temizlik yapıldığını öğrendik. 

    Efendimizin burada hemen beddua etmediğini, karşıdaki kişinin ısrar küçümseme ve kibirle cevap vermesi üzerine öyle olsun dediğini, eğiticinin yanlışa sessiz kalamaz kuralını, efendimize yalan söylediği ve hata yapıp hatasını zift ile kapattığı için böyle cevap aldığını öğrendik.


    162 hadisi şerifle namaz kılarken safları düzeltmezsek toplum olarak başımıza nefret, anlaşmazlık ve kalbimize buğuz geleceğini öğrendik. 

    toplumda kargaşa olmasın diye namazdaki saftan başlamamız gerektiğini öğrendik.

    Burada Nurettin Hoca Ümmet camide saf olmayı beceremezse toplum olmayı da beceremez. 

    namazın ağırlığını bilmeyene Allah bunu fark ettirmez. 

    cami ile düzgün ol ki ümmette düzgün olasın demişti.


    163 hadis-i şerifle uyuyacağımız zaman ateşi söndürmez gerektiğini öğrendik. uyumadan önce ateşi söndürmenin, felaketlere karşı tedbirli olmanın, Peygamberimize uymanın başımıza gelecek zarar ve felaketlerden bizi koruduğunu öğrendik.


    164 hadisi şerifle efendimizin kendini bir yağmura benzediğini, insanların Bu Yağmur karşısında üçe ayrıldığını, bir tanesinin canım peygamberim deyip öğrendiğini, öğrendiğini de yaptığını, 

    ikincisinin canım peygamberim dediğini öğrendiğini ama uygulanmadığını, 

    üçüncüsünün de beton gibi yağmur mu yağdı kar mı yağdı hiçbir fark olmadı benzetmesini okuduk..


      Bu hadis-i şerifle okuduğumuz ve bitirdiğimiz riyazussalihinin ilk cildi üzerinden bir iç muhasebe yapmamız, düşünmemiz gerekiyor. 

    şimdi oturup bir kendinize bakalım! 

    bize okuduğumuz riyazussalihin ile sağanak yağmur geldi. Şimdi biz bu okuduklarımız da hangi toprak cinsine benzedik? 

    öğrendik uyguladık mı? 

    öğrendik uygulamadık mı? 

    yoksa yağmur yağdı aktı gitti mi? 


    165. Hadis-i şerifle efendimiz bizi ateşe düşmek için çırpınan cırcır böcekleri ve Kelebekleri gibi olduğumuzu ve kendinin bunu engellemek için uğraşan adam gibi olduğunu söyledi. 

    sünnete uymamanın, ciddiye almamanın efendimizin bizi kurtarması ile ilgilenmemek olduğunu öğrendik.


    Nurettin Hoca burada Geçen senelerimizde kaybettiklerimizin acısını hissetmeliyiz, gelecek içinde sünnet projelerimiz olmalı mesela 5 yıl içinde 30 sünnet gibi hedefler planlar kurmalıyız demişti.


    166 hadis-i şerifle  efendimiz yere düşen lokmamızı üzerine yapışanları temizleyip yememiz gerektiğini, Parmaklarımızı yalamamadıkça mendille silmememiz gerektiğini, bereketin yemeğin neresinde olduğunu bilemediğimiz de söyleyerek israf Eğitimi ve kibir eğitimini bizlere öğretti. 


    167 hadis-i şerifle kıyamet gününde insanların yalın ayak çıplak ve sünnetsiz olarak Allah'ın huzuruna toplanacağını, ilk giydirilen in Hz İbrahim olduğunu, efendimizin Bunlar Benim asabım dediği bir grubun Hayır bunlar senden sonra bir haltlar ortaya çıkarıp kötülükler yaptı denilecek ve gerçekten Onlar sen kendilerinden ayrıldığından beri topukları üzerine geri dönüp dindarlıktan dinsizliğe yönelmeye devam ettiler hadis-i şerifini okuduk. 

    Burada Hz İbrahim'in ateşe atılırken çıplak olduğu için ilk giydirilen insan olacağını öğrendik, sünnetle amel edip ona sımsıkı sarılmadıkça bir kimsenin sadece peygamberin ümmetinden olduğunu söylemesinin ve ümmetin içinde yaşamasının Kurtuluş sağlamayacağını öğrendik. 


    168 hadisi şerifle Ebu Said Abdullah ibni muhagaffel in Sapan taşı atmak konusunda duyduğu hadisi Şerifi söyleyince karşısındakinin tepkisizliği üzerine ben sana Peygamberimiz yasakladı diyorum sen aynı şeyi yapıyorsun bir daha yaparsan seninle asla konuşmayacağım diye ortaya koyduğu tavrı okuduk.

    Müslümanın Rasulullah dedi ki duyunca başka bir şey yapmaması gerektiğini, sapan bazı alimlerce haram, Bazıları için kerih görüldüğünü, 

    Müslümanın yanlış gördüğünde susmaması gerektiğini, susarsa mesul olduğunu, Müslümanın bananeci olmaması gerektiğini, kendi yakının bile olsa dinin ve peygamberinin onlardan önce gelmesi gerektiğini öğrendik. 

    Müslüman olarak 0 tepkili Müslüman olmamız gerektiğini öğrendik. 

    Burada sadece sapan değil günümüze çevirirsek havai fişek mantar tabancası her yanlışa karşı geçerli olduğunu bu hadisi şerifin öğrendik.


    169 hadisi şerifle Hz Ömer'in hacer-ül Esved taşını öpmenin aklına yatmadığını ama nakli ve vahyi aklının önüne geçirerek şayet rasulullah'ın seni öptüğünü görmeseydim ben de öpmezdim dediğini okuduk. 

    Müslümanın Allah peygamber ve şeriat dışında kutsalı olmadığını anlatan hadisi şerifini okuduk. 

    Müslüman olarak Resulullah'a uymamız gerektiğini, efendimizin neyi neden yaptı neden yapmadı soruşturma içine düşmememiz gerektiğini, Hz Ömer'in o sırla ilgilenmediğini, bunun Müslümanlığın özü ve ruhu olduğunu, Hikmet'in ne olduğu peşine koşmamamız gerektiğini, 

    neden sorusuna cevap gerekirse Efendimiz böyle yaptı dememiz gerektiğini öğrendik. 




    17. BÖLÜM 

    ALLAH'IN HÜKMÜNE BOYUN EĞMEK idi


    Müslümanın mızmızlık etmeden tamam işittim deyip itaat eden kişi olması gerektiğini ayetlerle okuduk. 

    170 hadis-i Şerif'te Bakara suresinin 284 ayeti gelince İçimizden geçirdiklerimizle hesaba çekileceğimizi duyan ashabın buna nasıl güç ettireceğiz demesi üzerine efendimizin ehli kitap gibi işitlik isyan ettik mi diyorsunuz, Siz artık şöyle deyin Ey Rabb'imiz bizi mağfiret eyle bizi bağışla Nihayet dönüş sadece Sanadır deyin tavsiyesini ve bunu yapmaları üzerine Amenerrasulü diye bildiğimiz Bakara 285 ve 286'nın indiğini okuduk. 

    Bunu yatmadan önce okumanın rahmet olarak bize yettiğini Efendimizden de öğrendik.

    Bu hadis-i şerifle Müslümanın içini dışını geciktirmeden Allah'a teslim etsen kişi olduğunu, asabi ikramın 40 kulaklıkla dinliyor gibi Efendimizi ve kur'an-ı Kerim'i dinlediklerini, anında peki ya rabbi deyip yerine getirdiklerini, hemen praktiğe döktüklerini, kulun elinden geldiği kadar yaparsa Allah'ın da Rahmetini hemen indireceğini, kul geciktirirse Allah'ın da Rahmetini geciktirdiğini, içlerinden geçenin hesabını veremeyeceklerini ama içimizde kökleştirdiğimiz şeylerin hesap konusu olduğunu öğrendik. Mesela içinden melek ve kader konusunda sıkıntı olan kişi tövbe etmeden ölürse azabı hak etmiştir. 

    Daha  sonra hadis-i şerifle Efendimiz ashabının, ümmetinin ehli kitaba benzemesi korkusu taşıdığını öğrendik. 

    Bu yüzden asla giyiminden kuşamına ehli kitaba benzeme! 

    Ayrıca bu hadisi şerifle Arapça bildikleri halde Kur'an'dan bir ayeti ashabın anlayıp sorduğunu ve efendimizin açıkladığını öğrendik. 

    Yani üç beş kelime ile kendinizi bir şey sanmamamız gerektiğini, Arapça +diğer ayetler + hadisler + müçtehitlerin görüşleri +icma ile ayetleri tefsir edecek kıvama gelmemiz gerektiğini öğrendik. 

    Peygamber bile olsa Allah'ın Kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemediğini, 

    Allah'ın kimseye sınırının üstünde yüklenmediğini( burada sınır kaldıramayacağı yük derken keyifleriniz ve zevklerimiz ölçüsünde değil bünyelerimizin ölçüsünde yüklenmediğini) öğrendik. 

    Son olarak Kur'an ve hadis bir arada olunca ve önemli kalbi rahat ediyor bunu öğrendik. 


    Rabbim okuduklarını hayatına geçiren amel eden, sünnetlerle dünya ve ahireti aydınlanan, kurtulan, kurtulduğu için de kurtarmak için çırpınanlardan eylesin, amin... 
  • Ortaylı, Türkiye'de evvela bu 20 eserin görülmesini öneriyor.
    Bunlar onun gözünde uğruna seyahat edilecek eserler.
    1. Ayasofya (İstanbul; Bizans İmparatorluğu, 6'ncı yüzyıl, Miletoslu [Milet] İsidoros ile Trallesli [Aydın] Anthemios)
    2. Süleymaniye Camii (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 16'ncı yüzyıl, Mimar Sinan)
    3. Selimiye Camii (Edirne; Osmanlı İmparatorluğu, 16'ncı yüzyıl, Mimar Sinan)
    4. Sultan Han (Aksaray; Anadolu Selçuklu Devleti, 13'üncü yüzyıl, Şamlı Muhammed bin Havlan)
    5. Divriği Ulu Camii ve Darüşifası (Sivas; 13'üncü yüzyıl, Anadolu Selçuklu Devleti, Hürrem Şah)
    6. Mahmutbey Camii (Kastamonu; 14'üncü yüzyıl, Candaroğulları Beyliği, Nakkaş Mahmud oğlu Abdullah)
    7. Bergama Zeus Altar (Bergama, Pergamon Krallığı, MÖ 2'nci yüzyıl, Phyromachos) [19'uncu yüzyıl sonunda Almanya'ya kaçırıldı, bugün Berlin'de
    Pergamonmuseum'da sergileniyor).
    8. Surp Haç Kilisesi (Ahdamar Adası-Van; Ermeni Vaspurakan Krallığı, 10’uncu yüzyıl, Mimar Manuel)
    9. İshak Paşa Sarayı (Doğubeyazıt-Ağrı; Osmanlı İmparatorluğu, 18'inci yüzyıl, mimarı bilinmiyor)
    10. Rüstem Paşa Camii (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 16'ncı yüzyıl, Mimar Sinan)
    11. Kanuni Sultan Süleyman (devrinde Büyükçekmece) Köprüsü (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 16'nci yüzyıl, Mimar Sinan)
    12. Sokullu (Şehid) Mehmed Paşa Camii (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 16'nct yüzyıl, Mimar Sinan)
    13. Selimiye Kışlası (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 19'uncu yüzyıl, Krikor Balyan)
    14. Birgi Çakırağa Konağı (Birgi-İzmir; Osmanlı İmparatorluğu, 18'inci yüzyıl, mimarı bilinmiyor)
    15. İbrahim Paşa Sarayı (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 15'inci yüzyılda inşa edildiği tahmin ediliyor, mimarı bilinmiyor.) [Bugün "Türk İslam Eserleri Müzesi" olarak hizmet veren saray, Kanuni Sultan Süleyman döneminde restorasyon gördükten sonra Pargalı İbrahim Paşa tarafından kullanıldı; ismini de bu dönemden almaktadır.]
    16. Alanya Kalesi (Alanya; Anadolu Selçuklu Devleti, 13'üncü yüzyıl) [Kale, I. Alaeddin Keykubad'ın fethinden sonra yeniden ve bugünkü hâliyle inşa edildi; orijinal hâli Helenistik Dönem'e
    tarihlenmektedir.]
    17. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (Ankara; Türkiye Cumhuriyeti, 20'nci yüzyıl, Bruno Taut)
    18. İtalyan Sefarethanesi (İstanbul; Osmanlı
    İmparatorluğu, 20’nci yüzyıl, Giulio Mongeri) [Bugün Maçka Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi olarak hizmet vermektedir.]
    19. Mihrimah Camii (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 16'ncı yüzyıl, Mimar Sinan)
    20. Gazanfer Ağa Medresesi (İstanbul; Osmanlı İmparatorluğu, 17'nci yüzyıl, Mimar Davut Ağa)
  • Hac Suresi (22:15) Kur'an çevirilerinde en çok yanlış anlam verilen ayetlerden birisidir. Bazı çeviriler hiçbir anlama gelmeyen kelime yığınından oluşmaktadır.
  • Dindar hıristiyanlar, inançlarını göstermek amacıyla kutsal yerleri ziyaret etmek zorundadırlar. 15. yüzyıl sonundaki din savaşları sırasında yollar tehlikeli hale gelince bu gelenek uzun süre kesintiye uğrar. Luther, ahlaka aykırı bulduğu hac ziyaretini yasaklar.
  • Kur’an, Cennet’in kapılarını, kokularını, renklerini, kapıların görevli meleklerini, hizmetçilerini, nehirlerini, pınarlarını, iklimlerini, bahçelerini, ağaçlarını, gölgeliklerini, yiyeceklerini, içeceklerini, giysilerini, takılarını, eşlerini, hurilerini, yastıklarını, döşeklerini, halılarını, köşklerini, saraylarını ve daha neler neleri anlatır…


    ~~~~~~~

    Cennet, “örtmek ve gizlemek” anlamındaki cenn kökünden gelen isimdir. Cenn kökünün temel manası budur. Cenin, Cin, Cünnet, Cân hep bu kökten gelen kelimelerdir.


    Cennet’te, bitki ve ağaçları ile toprağı örtüp, gizlediği için bu adı almıştır.


    ~~~~~

    Kur’an-ı Kerîm’de müfred, tesniye ve cemi şekilleriyle 147 defa geçen cennet kelimesi, yirmi beş yerde dünyadaki bağ bahçe, altı yerde Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın kaldığı yeri ifade eden mekân, bir yerde Hz. Peygamber’in, yanında Cebrâil’i gördüğü sidretü’l-müntehânın civarında bulunan me’vâ cenneti (Necm 53/13-15), diğer yerlerde de âhiret cenneti anlamında kullanılmıştır.


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Kur’an-ı Kerim’de geçen Cennet’in isimlerinin bir miktarı şunlardır:


    Cennetü’l-Huld/İçinde ebedi kalınacak mekân (Furkan, 25/15)

    Cennetü’l-Me’vâ/Sığınılacak, yerleşilecek güzel yer (Secde, 32/19)

    Cennâtü Adn/İkamet edilecek cennetler (Beyyine, 98/7-8)

    Cennetü’l-Firdevs/Bağlarla donatılmış bahçe (Kehf, 18/107)

    Cennetü’n-Naîm/ Mutluluklarla/nimetlerle dolu cennetler  (Mutaffifîn, 83/22)

    Cennetü’n-Aliyeh/ Yüksek ve ulu cennet (Gaşiye, 88/10)

    Makâm-ı Emîn/Emin bir makam (Duhân, 44/51-52)

    Hüsn-i Meâbın/ Hoşa gidecek bir yuva (Sâd, 38/49)

    el-Hüsnâ/ Daha güzel ve daha iyi karşılık (Yûnus, 10/26)

    Dârü’s-Selâm/Maddî ve mânevî afetlerden, hoşa gitmeyen şeylerden korunmuş, selamette kılınmış yer (En‘âm, 6/127)

    Dârü’l-Mukâme/Asıl durulacak yer, ebedî ikamet edilecek yurt (Fatır, 35/35)

    İlliyyîn/ Üst makam, yüksek derece (Mutaffifîn 83/18-21)

    Mak‘adü Sıdk/ Hak meclisi veya doğrulara ayrılan yüksek makam (Kamer, 54/55)

    Müdhalen Kerimen/ Yerleşilecek görkemli yurt (Nisa, 4/31)

    Zillen Zalîlen/Gölgelerle kaplanmış yer (Nisa, 4/57)

    Ecrün Azim/ Büyük ödül, büyük karşılık ( Maide, 5/9)

    Kadem-i Sıdk/ Doğruluk makamı (Yunus, 10/2)



    ~~~~~~~~~



    Cennetin tabakaları/dereceleri: “Firdevs, Adn Cennet’i, Nâim Cennet’i, Daru’l-Huld, Me’va Cennet’i, Daru’s-Selâm ve İlliyyûn”


    ~~~~~~

    “Şüphesiz cennette yüz derece vardır. Allah onları Allah yolunda mücâhede edenler için hazırlamıştır. İki derece arasındaki uzaklık, gökle yer arasındaki uzaklık gibidir. Siz Allah’tan istemek dilediğinizde, O’ndan Firdevs’i isteyin! Çünkü o, cennetin en ortası ve en yücesidir.” (Buhârî, Cihâd, 4)




    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~



    Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Cennet’in özelliklerinden bazıları şunlardır:


    1. Cennet ebedidir. (Kehf, 18/107, 108)

    2. Cennet genişliği gökler ve yer kadar olan büyük bir mükâfat yurdudur. (Al-i İmran, 3/133)

    3. Cennette yorulma, bıkma ve çıkarılma yoktur. (Hicr, 15/48)

    4. Cennet nimetleri dünyadakilere benzemekte, ama çok daha farklı özelliklerde olacaktır. (Bakara, 2/25)

    5. Cennet nimetlerinde hiçbir kesinti olmayacaktır. (Ra’d, 13/35)

    6. Cennet nimetleri asla başa kakılmayacaktır. (Fussilet, 41/8)

    7. Cennette canlar güzel şeyleri çekecek ve çekilen her şey o şahsa verilecektir. (Zuhruf, 43/71)

    8. Cennetin en büyük nimetlerinden biri Rabbimizden gelen selamdır. (Yasin 36/58)

    9. Cennet sürpriz nimetlerle donatılmış bir yerdir. (Secde, 32/17)

    10. Cennetin en büyük nimeti Rabbimizin cemalini seyretmek olacaktır. (Kıyâmet, 75/22-23; Mutaffifîn, 83/15 )


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için (Cennet’te) ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.” (Secde, 32/17)


    ~~~~~~


    Ebû Said el-Hudri rivayet ediyor: “Müminler ateşten kurtulduktan sonra, cennet ile cehennem arasındaki kantara denen bir yerde toplanırlar. Birbirlerine dünyada yapmış oldukları haksızlıkların, kul haklarının cezasını öderler. Herkes hakkını alıp iyice temizlendikten sonra cennete girebilmeleri için izin verilir. Muhammedin nefsi elinde olana (Allah’a) yemin ederim ki (cennete) girenlerden her biri, cennetteki evini dünyadaki evinden daha iyi bilir.” (Buhari, Kitâbü’l-Mezâlim, 1)


    ~~~~~~~~~~

    “Kıyamet günü ben cennetin kapısına gidip kapıyı çalacağım. Cennet’in görevli meleği olan Hazin ‘Siz kimsiniz?’ diye soracak. Ben ise ‘Muhammed!’ diye cevap vereceğim. Bunun üzerine Hazin: ‘Senden önce bu kapıyı kimseye açmamakla emrolundum.’ diyecektir.” (Müslim, İman, 85)


    ~~~~~~~~~~

    “Günah işleme çağına ulaşmayan yaşta üç çocuğu ölen her Müslüman’ı, Cennetin sekiz kapısından o çocukları karşılar ve o da dilediği kapıdan cennete girer.”  (İbn Mace, Kitâbü’l-Cenâiz, 57)


    ~~~~~~~~~~

    Cehennem’in 7 kapısı, Cennet’in ise 8 kapısı vardır.

    ~~~~~~~~~

    Ebû Hureyre anlatıyor: Hz: Peygamber (sas) bir gün bizlere şöyle buyurdu: “Kim Allah yolunda, malından iki şey harcarsa, cennetin kapılarından: ‘Allah’ın kulu! Burası güzeldir, buradan girin.’ diye çağrılır. Namaz ehli olanlar / sürekli namazını kılanlar, Salat (namaz) kapısından çağrılır. Cihad ehli olanlar, Cihad kapısından çağrılır. Oruç ehli olanlar / sürekli oruçlarını tutanlar Reyyan (su içip kanan) kapısından çağrılır. Sadaka ehli olanlar /daima sadaka verenler, Sadaka kapısından çağrılır.”


    Bunun üzerine Ebû Bekir: “Ey Allah’ın Resulü! Anam, babam sana feda olsun, bütün bu kapılardan çağrılması için kişinin ne yapması gerekir? Bu kapıların hepsinden çağrılacak kimse var mı?” diye sordu.  Hz. Peygamber (sas): “Evet, öyle ümit ediyorum ki, sen onlardan olacaksın.” buyurdu.”(Buharî, Savm, 4; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 13/72)


    Bu hadiste, dört kapı zikredilmiştir: Salat, Cihad, Reyyan, Sadaka/Zekât


    Cennetin sekiz kapısı vardır, bunlar: Salat, Cihad, Reyyan, Sadaka/Zekât, Hac, Af, Eymen ve Zikir-İlim kapısı.


    ~~~~~

    “Her amel sahibi için ayrılan bir kapı vardır ki, onu işleyen kimse o kapıdan çağrılır.”(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II/449)


    ~~~~~

    Diyor ki Efendimiz (sas): “Cennetin kapısını ilk açan ben olacağım, bununla birlikte bir kadının (cennetin kapısını açmak üzere) beni geçmeye çalıştığını görünce: Ne oluyor sen kimsin? diye soracağım. O da: “Dünyadayken yetim kalan çocuklarımın başını bekleyen bir kadınım.” diye cevap verecek. (Münziri, et-Terğîb, 3/349)


    ~~~~~

    “Bana cennete giren ilk üç kişi arz edildi. Bunlardan biri şehid, biri iffetli olan (ve azla yetinerek) iffetini koruyan, biri de Allah’a ibadetini güzel yapan ve efendilerine hayırhah olan bir köle/hizmetli idi.” (Tirmizi, Fezailu’l-Cihad, 13)

    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Bir amel nasıl salih amel olur?


    1. Sağlam bir iman üzerine yapılırsa

    2. Kur’an’a ve Sünnet’e uygun olursa

    3. Doğru zamanda, doğru iş, ortaya konursa

    4. Kendisine faydası olduğu gibi başkalarına da faydası dokunursa

    5. Bir zararı ve kötülüğü ortadan kaldırıp, iyiliği ve yararı insanlara sağlarsa




    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Cennet ne ile kazanılır?


    Salih ameller ile

    Allah’ın rahmeti ile

    Kulların hüsn-ü şehadeti ile

    Günahlardan, haramlardan korunmak ile

    Cihad ve şehadet sevdasıyla yanmak ile

    Sıla-ı Rahme dikkat etmek ile

    Güzel ahlak ve güzel muamele ile

    Anne ve babaya ihsanla davranmak ile


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    “Korkan yol alır, yol alan menzile ulaşır. Dikkat edin! Allah’ın sattığı şey çok pahalıdır.  Dikkat edin! Allah’ın sattığı şey çok pahalıdır. Dikkat edin! Allah’ın sattığı şey cennettir.” (Tirmizî, Kıyamet, 18)






    Muhammed Emin Yıldırım

    Öteki Hayat video serisi 20.dersten
  • “O Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer gurup ayrılmıştır.” (Hicr, 44)


    Nedir bu 7 tabaka?


    1. Cehennem

    2. Cahîm

    3. Hâviye (Kâria 101/8,9)


    Hâviye cehennemin adı olarak bir hadiste de geçmektedir. (Nesâî, Cenâiz, 9)


    4. Hutame (Hümeze 104/4-7)

    5. Lezâ (Meâric 70/15-16)

    6. Saîr

    7. Sakar (Müddessir 74/28-29)


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Kur’an-ı Kerim’de Cehennem Azabının Muhtevası:


    1. Yılan ve akreplerin sokması ve boyunlarına dolanması (Ali İmran, 180)

    2. Allah’ın (cc) onlarla konuşmaması ve onların yüzüne bakmaması (Ali İmran, 77)

    3. Aç bırakılması, açlığı ve susuzluğu en üst düzeyde hissetmesi (Vakıa, 54, 55)

    4. Yüzlerinin yanarak çirkin ve gülünç duruma düşmeleri (Mü’minûn, 104)

    5. Zakkum yedirerek bağırsaklarının parçalanması (Duhan, 43-48)

    6. Cehennemin uğultusunu işiterek, korkunun en üst düzeyini tatması (Mülk, 8,9)

    7. Israrla ölümü isteyip durmaları ama asla buna ulaşamamaları (Furkan, 13)

    8. Derileri yandıkça, yenilenerek azaba birkez daha hazır hale getirilmesi (Nisa, 56)

    9. İrinli su içirilmesi (İbrahim, 16, 17)

    10. Gayya kuyusuna atılması (Meryem, 59)

    11. Uçurumlardan yuvarlanılması (Karia, 8-11)

    12. Başından aşağıya kaynar sular dökülmesi (Hac, 19, 20)

    13. Demir kamçılarla/topuzlarla dövülmeleri (Hac, 21, 22)

    14. Zifiri karanlıkta türlü türlü azaplara uğratılması (Vakıa, 43-44)

    15. Yiyeceklerinin kuru dikenler olması (Ğaşiye, 6,7)

    16. Katranlardan elbise giydirilerek vücutlarının yakılması (İbrahim 50)

    17. Elleri boyunlarına zincirlerle bağlanarak ateşe atılmaları (Furkan, 13)

    18. Azapların her gün katlanarak çoğaltılması (Nahl, 88)

    19. Sonsuza kadar azap edilmesi (Bakara, 81)

    20. Aşırı soğukla azaba çaptırılması (İnsan, 13)



    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~



    “Cehennemde bir yere zemherir denir, orası soğuk cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk bir sıcak, sonra soğuk sonra sıcak cehenneme atılarak, azap yapılacaktır. “


    Buhari, Müslim, İbn Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da zemherir denen cehennemin nefesinden olduğuna dair bir tasvir vardır. (bkz. Buharî, Mevâkît, 9, Müslim, Mesâcid, 185-187; Tirmizî, Cehennem, 9)


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Enes b. Malik radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Cehennemliklerden olup da, dünyada en büyük nimetler içinde yaşayan biri Mahşer Günü getirilip cehenneme bir kerecik daldırılır. Sonra da: ‘Ey âdemoğlu! Şimdi söyle bakalım, dünyada yaşadığın sürece hayırlı bir gün gördün mü, en küçük bir nimete kavuştun mu?’ diye sorulur. O da: ‘Hayır, vallahi görmedim, ya Rab! Cehennem azabını tadınca, dünyanın bütün nimet ve zevklerini unutuverdim!’ der.


    Sonra cennetliklerden olup da, dünyada en büyük sıkıntıları çeken biri getirilip cennete bir kere daldırılır. Ona da: ‘Ey âdemoğlu! Sen dünyada herhangi bir yoksulluk gördün mü, hiç sıkıntı çektin mi?’ diye sorulur. O kişi de: ‘Hayır, vallahi hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık çekmedim, ya Rab! Cennet nimetlerini tadınca, dünyanın bütün acı ve ıstıraplarını unutuverdim!’ der.


    Cehennem azabı o kadar korkunç ve dehşetlidir ki, kişi oraya girer girmez tüm gördüğü iyilik ve rahatlıkları unutuverir. Cennet nimetleri ise o kadar tatlı ve zevklidir ki, oraya giren de dünyadaki tüm sıkıntılarını unutuverir.” (Müslim, Münâfikîn, 55)

    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Müstevrid b. Şeddâd radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:  “Âhirete göre dünya hayatı, ancak sizden birinin parmağını denize daldırmasına benzer. Âhiret hayatı uçsuz bucaksız bir okyanus kadar, dünya hayatı ise bu okyanusa bir parmak batırıldığında o parmağa değen su kadardır. İnsan parmağıyla denizden ne kadarcık su aldığına bir baksın da, dünya hayatının gelip geçici nimetlerinin, ahiretteki sonsuz nimetlere oranla ne kadar az, ne kadar değersiz olduğunu anlasın.” (Müslim, Cennet, 14)



    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    Cehennem nasıl bir yerdir?


    Abdullah b. Mes’ûd (radiyallahu anh) şöyle dedi: “Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “O gün cehennem getirilecek, onun yetmiş bin bağı olacak ve her bağ ile beraber cehennemi çeken yetmiş bin melek bulunacaktır.” (Müslim 2842/29, Tirmizi 2698)


    Ebû Hureyre (radiyallahu anh) şöyle dedi: “Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “…Allah ateşi yarattığı vakit Cebrail’e:‘Ey Cibril! Git, cehenneme bak’ buyurdu. Cebrail gitti, cehenneme baktı. Sonra geldi ve: ‘Ey Rabbim! İzzetine yemin ederim ki, cehennemi kim işitirse ona asla girmez!’ dedi.


    Allah, cehennemi şehvet çekici şeylerle donatıp: ‘Ey Cibril! Git, ona bak’ buyurdu. Cibril gitti ve cehenneme baktı. Sonra geldi: ‘Ey Rabbim! İzzetine yemin ederim ki, hiçbir kimse dışarıda kalmadan hepsi cehenneme girer diye korktum!’ dedi.” (Ebû Davud 4744, Tirmizi 2685)


    Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “…Cehennem de nefsin arzularıyla kuşatılmıştır.” (Buhari 6412, Müslim 2822/1, Tirmizi 2684)


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Kimler girecek Cehennem’e?


    Harise b. Vehb el-Huzaî (radiyallahu anh) şöyle dedi: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “…Dikkat edin! Size ateş ehlini de haber veriyorum! Onlar da her katı yürekli, kibirli ve büyüklük taslayan kimselerdir!” (Buhari 4902, Müslim 2853/46, Tirmizi 2732, İbn Mace 4116)


    Abdullah ibn Ömer (radiyallahu anhuma) şöyle dedi: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Cennet ahalisi cennete vardığı, cehennem ahalisi de cehenneme vardığında ölüm alaca bir koç suretinde vücut verilerek getirilir. Tam cennet ile cehennem arasında yatırılır. Sonra kesilir. Sonra bir münadi: ‘Ey cennet ahalisi! Artık ölüm yoktur! Ey cehennem ahalisi! Artık ölüm yoktur!’ diye nida eder. Bu hâdise sebebiyle cennet ehlinin ferahı bir kat daha ziyade olur, cehennem ehlinin hüzün ve kederi ise bir kat daha artar.” (Müslim 2850/43, Buhari 6457, İbn Mace 4327, Tirmizi 2682)


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Semure b. Cündeb (radiyallahu anh) şöyle dedi: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Onlardan kimi vardır ki, ateş onu iki topuğuna kadar yakalar. Kimi vardır ki, onu dizlerine kadar yakalar. Kimi vardır ki, ateş onu beline kadar yakalar. Kimi de vardır ki, ateş onu boynuna kadar yakalayıp yakar!” (Müslim 2845/33)




    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~



    Iyaz b. Hımar el-Mücâşi (ra) rivayet ediyor. Efendimiz (sas) uzunca bir hutbesinin sonlarında Cennetlikler ve Cehennemliklerin kısımlarını sayıyor. Diyor ki: “Cennetlikle üç kısımdır:


    1. Kuvvet sahibi, adaletli, sadaka verici ve uyumlu mümin.

    2. Her akrabaya ve Müslümana karşı ince kalpli, merhametli adam.

    3. Bir de iffetli, namuslu, çoluk çocuk sahibi adam.


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    “Cehennemlikler beş kısımdır:


    1. Aklını kullanmayan ve zaafları olan kimsedir ki aranızda size tabi olarak bulunur, aile ve mal konusunda sorumluluk üstlenmez.

    2. Gizlice hırs besleyen hain kimsedir ki kapısını her çalana ihanet eder.

    3. Ailen ve malın konusunda gece gündüz sana tuzak kuran kimsedir.

    4. Cimrilik yapan ve yalancı olan kişidir.

    5. Açıkça ahlaksızlık yapan kimsedir.” (Müslim, Cennet, 63)



    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Nasıl korunalım Cehennem ateşinden?


    Adî b. Hatim (ra) rivayet ediyor, diyor ki: “Resulullah (sas) şöyle buyurdu: “Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle kendisini ateşten korusun.” (Buhari, Rikak, 49)


    Enes b. Malik (ra) rivayet ediyor, diyor ki: “Resulullah (sas) bir gün bize şöyle bir tablo anlattı: “Allahu Teâla Cehennem’e girecek olan kullarının azap bakımından en hafif olanına şöyle seslenir: ‘Yeryüzündeki bütün mallar senin olsaydı, bu cezadan kurtulmak için onların hepsini feda eder miydin?’ Beklemediği korkunç sonla karşılaşan ve bir kurtuluş çaresi arayan bu kul: ‘Evet’ diye cevap verir. Bunun üzerine Âlemlerin Rabbi: ‘Hâlbuki ben daha dünyaya gönderilmeden bundan daha kolay olanını senden istemiştim. (elest bezmi) Bana ortak koşmamanı, senden istemiştim. Fakat sen yüz çevirdin ve bana ortak koşmakta ısrar ettin.’ diyerek onu cezasıyla baş başa bırakır.” (Buhari, Enbiya, 1)




    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    Cehennem deyince neler anlamalıyız?


    Cehennem, Allah’ın (cc) en büyük nimetlerinden biridir.

    Cehennem, Allah’ın (cc) adaletinin en mühim tecellisidir.

    Cehennem, kâfir için azab, günahkâr için kefaret, mazlum için en büyük teselli kaynağıdır.

    Cehennem, mümini Allah’a (cc) yaklaştıracak en önemli vesilelerdendir.

    Cehennem, tüm zalimlerin en korkulu rüyası ve muhakkak kavuşacakları en dehşetli varış yeridir.






    Muhammed Emin Yıldırım


    Öteki Hayat video serisi 19.dersten
  • Meal

    Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

    1. Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman,

    2. Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman,

    3. İnsan şaşkın şaşkın: “Ne oluyor buna!” dediği zaman,

    4. İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır:

    5. Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.

    6. İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp

    Yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.

    7. Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur,

    8. Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.

    Tefsir


    1. “Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman”,

    Zilzâl, yerin, hareket-i arz, yani yer hareketi dediğimiz zangır zangır sarsıntısıdır. “Zell”, hareket mânâsı ifade ettiği için zelzele ve zilzâl onun daha şiddetlisi olarak tekrar etmeyi ifade eder.

    Yani yeryüzünün şiddetle arka arkaya sarsıntısına ve yeryüzünün bir kısmının değil, bütün olarak sallanacağına işarettir. Bilhassa izafetle ifade edilmesi, yerin mümkün olabilen bütün şiddet ve dehşetiyle sarsıntısına işarettir ki, maksat Hac sûresinde,

    “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının, gerçekten kıyâmet saatinin depremi müthiş bir olaydır.” (Hac, 22/1) Vâkıa Sûresinde ve daha birçok sûrede “Yer şiddetle sarsıldığı dağlar parçalandığı da ğılıp toz duman haline geldiği zaman.” (Vâkıa, 56/4-5) gibi âyetler de açıklanmış ve haber verilmiş olan kıyâmet depremidir. Yani bütün mahlukat helak olacak ve dünyanın mevcut düzeni yıkılarak alt üst olacaktır.

    2. “Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman”,

    Eskâl, sekal’in çoğuludur, ağır şey mânâsınadır. Yerin ağırlıklarını çıkarmasında iki rivâyet vardır. Birisi: Ölüleri kabirlerinden fırlatıp çıkarmasıdır ki,
    “Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman.” (İnfitar, 82/4) âyeti buna işaret eder. Bu ise dirilmek demek olacağından ikinci Sûr’un üflenmesine işaret olur. Diğeri de içindeki definelerin, hazinelerin, madenlerin meydana çıkarılmasıdır ki, bunun da ilk Sûr’a üflenmede, yani ilk zelzelede olması açıktır.

    Bir hayli tefsîr bilgininin de her iki rivâyeti toplamak sûretiyle “eskâl” (ağırlıklar), hem ölüleri, hem de hazineleri içerdiğini söylemişlerdir. Ölüler ve hazîneler mânâsında kullanılması teşbih ve istiâre şekliyledir.

    Bu söylediğimiz görüşlere katılmayan bazı âlimler ise bu konuda şöyle demişlerdir: “Ve yer bağrındaki eskâlini (ağırlıklarını) çıkardığı zaman” derken, bu ağırlıklardan maksadın “hazineler” olduğuna dair
    Kur’ân-ı Kerîm’de herhangi bir işaret yoktur. Bu hususta söylenenler müfessirlerin yorumların dan ibarettir. Arzın, içindeki ölüleri dışarı atması mana bakımından doğru olabilir.

    Çünkü insan ağırdır; sorumlulukları ve günahlar taşıması bakımından ağırdır, arza ağır gelebilir. İnsanların manevî ağırlığından dolayı yerkürenin omuzunu silkme manasına onlara haydi dışarıya çıkın diyebilir ve bu işaret muteber olabilir.

    Günümüz âlimlerinin bu âyete getirdikleri yorum ise dikkat çekicidir. Onlara göre; arzın merkezinde bir sıklet/ağırlık, bir sıkışma vardır. Orada magma vardır. Parmağın ucu kadar bir yerde belki bir binanın ağırlığında bir kitle var dır. Demek ki arzın dış kabuğunun hafifliğinin zıddına olarak merkezinde bir ağırlık vardır. Arzdaki zelzele, parçalan ma, dağların toz zerreleri gibi saçılıp-savrulup gitmesi gibi sözlerden esas anlaşılacak şey, arzın merkezindeki o ağırlıkla rın, granitlerin dışarıya çıkması, merkezdeki lavların dışarıya çıkmasıdır ki, bazı âlimlere göre, yerkürenin merkezi, Cehen nem-i suğra/küçük Cehennem'dir. Kıyâmette Allah; Cehennem-i suğra, Cehennem-i kübraya/büyük Cehennem'e dönüşecek ve ona git, vazifeni yap diyecektir.

    3. “İnsan şaşkın şaşkın: ‘Ne oluyor buna!’ dediği zaman”,

    Böyle denilmesi, korkunun büyüklüğünü tasvir içindir. Yani o zelzele ve yerin altındakilerin çıkarılmasını gören her insanın dehşetin büyüklüğünden şaşırarak, “Bu yere ne oluyor?”, “Nedir bu hal?” diye şaşkınlık ve telaşa düştüğü o belalı zaman.
    “İnsan”dan maksat, her insan olabileceği gibi, âhireti inkâr eden insan olabilir. Çünkü onun imkansız zannettiği şey önüne getirilecek, onu görerek hayret ve şaşkınlık içinde kalacaktır.

    Ehl-i İmân, bu olay karşısında ne hayret içinde kalacak ne de bu onun için perişanlık sebebi olacaktır. Çünkü onlar akîdeleri
    gereği böyle bir günü beklemekteydiler

    .4-5. “İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır: Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.”

    Havâdislerini hal ile ve sözlü olarak haber verip anlatır. Rabbi haber vermesini süratle emir ve telkin etmiştir de o sebeple yer o haberleri söyler, anlatır.

    Bazı müfessirlere göre yerin haber vermesi ve söylemesi mecazdır. Yani Yüce Allah yerde öyle durumlar meydana getirir ki, onlar dil ile konuşma yerine geçerler. Bununla beraber bir de denilmiştir ki, Allah Teâlâ yeri, o zaman gerçekten konuşturacaktır da, o üzerinde işlenmiş olan hayır ve şerri haber verecektir.
    Peygamberimizden de rivâyet olunmuştur ki: "Yeryüzü herkese karşı, üzerinde ne amel yaptığına şahitlik edecektir."
    Mevdudî’ye göre ise: "Yeryüzü, Kıyâmet günü üzerinde olup bi ten olayları açıklayacaktır. Yeryüzünün nasıl konuşacağı, eski insanlar için hayret verici bir şey olabilir. İlimlerin bu kadar ilerlediği, mesela radyo, sinema, hoparlör, televizyon ve elek tronik alanda çeşitli icatları gören bu devir insanı için bunu anlamak hiç de zor değildir. İnsanın ağzından çıkan kelimeler ha vada nakşolmaktadır. Radyo dalgaları ile, evdeki duvarlarda, tavanda, yolda, meydanda ya da tarlada konuştuklarının zer resi korunmaktadır.

    Allah istediği zaman bu sesleri, insanın ağzından ilk çıktığı şekilde aynen tekrarlatabilir. İnsan bu seslerin kendisine ait olduğunu kulaklarıyla duyacak ve anlayacaktır. Onu tanıyanlar da bunu duyunca o şahsın ses ve lehçesinden anlayacaktır. Ayrıca insan yeryüzünde nerede, ne zaman ve nasıl hareket etmişse, onun her hareketinin aksi, çevresindeki eşyalar üzerinde korunmaktadır,tıpkı fotoğraf gibi. Karanlıkta bile bir hareket yapsa, bu durumda mevcut olan bazı dalgalar aracılığıyla aydınlıkta olduğu gibi resminin aksini alır. Bu şekilde bü tün fotoğraflar kıyâmet günü hareketli bir film gibi insanın önünden geçecektir. Onun dünya hayatında nerede ve ne iş yaptığı gösterilecektir.

    Allah’ın, her insanın yaptığını doğrudan bildiği bir gerçektir. Ama âhirette mahkeme kurulduğu zaman Allah eğer bir kimse ye ceza verecekse, adaletinin bütün şartlarını ve gereğini yerine getirir. O’nun mahkemesinde her suçlu insan için mahkeme açıldığında, suç işlediğine dair eksiksiz ve mükemmel şâhitler gösterilerek, suç son noktasına kadar ispatlanacak ki suçunu inkar etmeye kalkışmasın."

    Ebû Hureyre’den (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir. Allah Resûlü (s.a.s.): “İşte o gün yeryüzü, üstünde olan biten her şeyi anlatır.” âyetini okudu ve: “Yerin ne haber vereceğini biliyor musunuz?” dedi.

    Ashâb (r.a.): “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Resûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Yerin vereceği haberler, her erkek ve kadının üzerinde neler işlediklerini haber verip şahitlik etmesi dir. Şu ve şu günlerde şunu sunu işlediniz, demesidir. İşte bunlar, yerin vereceği haberlerdir.”
    “İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp Yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.”

    Yani varmış oldukları yerden dönüp çıkacaklar, kabirlerinden mahşere doğru çeşitli şekilde fırlayacak lar. Kimisi yüz akıyla, kimisi yüz karasıyla, kimisi selâmet, kimisi korkular ve dehşetleriçinde, kimisi binitli, kimisi yaya, kimisi serbest, kimisi zincirlerle bağlı, özetle o gün kimi insanlar mesût, kimileri ise bedbaht olacaklardır.
    “Amelleri kendilerine gösterilmek için.” ki, hayır veya şer her ne işlemişlerse ona göre karşılığını almak üzere amellerini hakkıyla görsünler, defterleriyle, ölçüleriyle hesaplarına vakıf olsunlar.

    6. “İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp yüce Divana dururlar, tâ ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar.”
    Yani varmış oldukları yerden dönüp çıkacaklar, kabirlerinden mahşere doğru çeşitli şekilde fırlayacak lar. Kimisi yüz akıyla, kimisi yüz karasıyla, kimisi selâmet, kimisi korkular ve dehşetler içinde, kimisi binitli, kimisi yaya, kimisi serbest, kimisi zincirlerle bağlı, özetle o gün kimi insanlar mesût, kimileri ise bedbaht olacaklardır.
    “Amelleri kendilerine gösterilmek için.” ki, hayır veya şer her ne işlemişlerse ona göre karşılığını almak üzere amellerini hakkıyla görsünler, defterleriyle, ölçüleriyle hesaplarına vakıf olsunlar.

    7-8. “Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.”

    َZerre, görülür görünmez derecede, gayet küçük karıncadır. Güneşin ışığında sezilebilen zerreciklere de denilir. Burada beşer duyusunun ilgilenebileceği en küçük şeyle, sorumluluğun asgarisi bildirilmektedir. Asıl maksat ise, en küçük bir hayır veya şerrin bile Allah katında kaybolmayacağını açıklamaktır.

    Bu âyet insanı önemli bir gerçek hakkında uyarmaktadır. O gerçek de şudur: Her küçük iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır.

    Aynı şey kötülük için de geçerlidir. Onlar hesaplanacaktır. Onun için onlardan gâfil olmamalı, küçük diyerek iyilikler terk edilmemelidir. Çünkü bunlar toplandığında daha büyük bir iyilik olur. Küçük kötülükleri de irtikap etmemelidir. Çünkü küçük kötülükler de birikebilir. İyiliklerin, küçüğünün bile terk edil memesi hususunda Allah Resûlü (s.a.s.): “Bir yarım hurma ve bir güzel sözle olsun, ateşten korunmaya çalışın.” buyurmuştur. Hz. Âişe (r.anhâ) bir gün, bir üzüm tânesini sadaka olarak vermiş ve: “Bunda bile nice zerre ağırlığı vardır!”demiştir. Hz. Âişe, bu sözüyle küçük birsadaka nın, bir üzüm tânesi sadaka vermenin dahi, insana yarar sağlayacağını anlatmak istemiştir ki, Peygamberimizin bir yarım hurma ve bir güzel sözle olsun iyilik etmeyi emreden hadisi de sadakanın küçük görülmemesini, insanın elinden ne kadar gelirse o kadar iyilik etmekten geri durmamasını anlat maktadır.

    Zerre miktar hayır ve zerre miktar şerrin karşılığının verileceği âyette açık bir şekilde belirtilmekle birlikte, Kur’ân-ı Kerîm bu hususta usûl olarak birkaç temel ilkeyi şöyle beyan etmiştir:

    Birincisi: Kâfir, müşrik ve münafıkların amelleri, yani iyi sayılan amelleri zâyi edilmiştir ve âhirette onlara mükafattan hiç bir pay verilmeyecektir. Çünkü küfür bu amellerin sevaplarını iptal etmiştir. Fakat yine de eğer bir mükafatları varsa, bu mükafat dünyada, rahat ve refah için yaşamaları şeklinde kendilerine verilir. Böylece bir bakıma kendilerine haksızlık yapılmamış ve zulmedilmemiş olur. Mesela bkz. A’râf, 147; Tevbe, 17, 67-69; Hûd, 15-16; İbrahim, 18; Kehf, 104-105; Nûr, 39; Furkân, 23; Zümer, 65; Ahkaf, 20.

    İkincisi: Kötülüğün cezası, yapılan kötülük kadar verilecektir. Ama iyililiğin karşılığı, yaptığından daha fazlasıyla verilecektir. Hatta bazı yerlerde her iyiliğin karşılığının on kat verileceği açıklanmıştır. Bazı yerlerde de Allah’ın ne kadar isterse o kadar vereceği buyurulmuştur. bkz. Bakara, 261; En’âm, 160; Yunus, 26-27; Nur, 38; Kasas, 84; Sebe’, 37; Mü’min, 40.

    Üçüncüsü: Mü’min eğer büyük günahlardan sakınırsa küçük günahları affedilecektir. Fakat kâfirler için böyle bir şey söz konusu değildir. bkz. Nisa, 31; Şura, 37; Necm, 32.

    Dördüncüsü: Salih mü’minden hafif hesap sorulacaktır. Onun kötülükleri affedilecek, yaptığı en iyi amellere göre mükafat verilecektir. bkz. Ankebût, 7; Zümer, 35; Ahkaf, 16; İnşikak, 8.
  • 15. Kur'an'ın bütünlüğü

    “Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allahtan başkasından olsaydı, onun içinde çok çelişkiler bulurlardı."(Nisa,82)

    Kur'an'ın tamamı birbiriyle bütünlük arzeder. Bu yüzden, Kur'anın en kuvvetli tefsiri, Kur'anın Kur'anla tefsiridir. Çünkü bir yerde kısa geçilen bir durum başka yerde uzunca anlatılmakta, bir ayette kapalı olan bir durum bir başka ayette vuzuha kavuşturulmaktadır.

    İnsanın her bir azası, olması gereken yerde bulunduğu gibi, Kur'an’ın bütün süreleri de bulunmaları gereken yerlerdedir. Meselâ, insan için baş ne ise, Kur'an için de Fatiha odur. Fatiha süresi, Kur'an'ın bir fihristi durumundadır. Kur'anın tamamı, Fatiha'nın açılımıdır.

    Nahl suresi, "Şüphesiz Allah, takva sahipleriyle ve muhsin olanlarla (iyi ve güzel iş yapanlarla) beraberdir" âyetiyle biter. Bu süreden sonra gelen İsra suresi, en ziyade takva sahibi olan ve en fazla iyi ve güzel iş yapan Hz. Peygamberin miracıyla başlar. İsra süresi, "Elhamdülillâh" demeyi emreden bir âyetle noktalanır. Peşinde gelen Kehf süresi "Elhamdülillâh" ile giriş yapar.

    Hac süresi, "... Rabbinize ibadet edin ve hayır işlevin, ta ki felâha eresiniz." âyetiyle son bulur. Sonra gelen Mü'minun süresi, "Müminler felâh buldu..." diyerek müjde verir.

    Vâkıa süresi, "Azamet sahibi Rabbini tesbih et" emriyle sona erer. Hemen peşindeki Hadid süresi, "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder' ifadesiyle başlar...

    Kur'an'da ilk emir, "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin!" âyetidir.(Bakara,21) Bundan sonra gelen bütün emirler ve yasaklar bu ilk emrin açılımı şeklindedir. Zira ibadet, Allah'a itaattir; Onun emirlerini yapmak' tan, yasaklarından kaçmaktan ibarettir.

    Kur'an'da bütün insanlara hitap ederek başlayan iki süre vardır: Nisâ ve Hac süreleri. Bunlardan birincisi Kur'an'ın ilk yarısının, diğeri de ikinci yarısının dördüncü süresidir.

    '
  • 1- İnsanın Çok Zalim ve Cahil Olması

    İnsandaki temel zaaflardan biri zulüm ve cehalettir. Zulüm kelime olarak bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymak, azgınlık, gadr, karanlık, azap ve eza anlamlarına gelir. Istılah olarak manası ise, hak yemek, eziyet, işkence ve baskı kullanmak, adaletsizlik yapmak, haddi aşmak söz ve fiilde aşırı gitmektir.

    Cehalet ise bilgisizlik, iş bilmemek, tecrübesizlik, ilim ve irfandan haberdar olmama gibi anlamlara gelir.

    “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar, bunu yüklenmek­ten çekindiler, (sorumluluktan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zalim (ve) çok cahildir.” (Ahzab, 72)

    Ayette geçen “emanet” insanın Rabbine karşı sorumluluğunu yerine getirmeyi ifade eder. İnsan bu emaneti “akıl” ve bunu kullanma kabiliyeti olan “irade” melekesiyle yerine getirecektir. Sadece insana verilen bu emanet, onu diğer varlıklardan ayırır. İnsanın dünya hayatında imtihana tabi tutulması da, bu emanet sebebiyledir.

    “Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik Allah korkusundan onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.” ( Haşr, 21) ayetindeki temsilde bunu anlatır.

    İnsanın Allah’a karşı işlediği zulüm şirk, insanın kendisine ve insanlara karşı işledikleri zulümler ise günahtır.

    Kur’an’da zulüm çeşitlerinin en büyükleri olarak şunlar sıralanır: Şirk (31/13), Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasına engel olmak (2/114), Allah’ın bildirdikleri gizlemek ve O’nun adına yalan söylemek (2/144, 7/38, 10/17), Allah’ın ayetlerini yalanlamak ve ayetlerin başkalarına ulaşmasına engel olmak (6/157, 10/17, 18/57), Allah’ın ayetlerinden yüz çevirmek (32/22), Müslüman olduğunu iddia etmekle birlikte Allah adına yalan söylemek 61/7).

    2- İnsanın Aceleci Olması

    Aşağıdaki ayet acelecilik vasfının insanın fıtratında olan özelliklerden biri olduğunu gösterir.

    “İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır…” (Enbiya, 37)

    “İnsan, hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan çok acelecidir!” (İsra, 11)

    İnsan hayrı istediği gibi, şerri de ister ve yaptıkları ile onu davet eder. Bunun sebebi insanın pek aceleci olmasıdır. Sabır ve tahammül zor geldiği için sonra olacak şeyin vaktinden önce hemen olmasını talep eder. Bu davranış ise zaman zaman istenmeyen bir netice ile sonuçlanır.

    İnsanın aceleci vasfının bir tezahürü de onun kolay elde etme iştihasında olmasıdır. Zira o ahiret saadetini, dünyada yaşamak ister. Bu sebeple insanların birçoğu ahireti bırakır da dünyaya meyleder. Ahiret mükâfatını önemsemediği gibi o acıklı azabı da düşünmez. Aceleciliğinden dolayı hayır ve şerri birbirinden ayırmadığı için akıbetini hesaba katmaz.

    “Hayır! Doğrusu siz acil olan dünya hayatını seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.” (Kıyame, 20-21)

    “Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olanı (:dünyayı) seviyorlar. Çok ağır bir günü göz ardı ediyorlar.” (İnsan, 27)

    Enes (r.a) şöyle anlatır:

    “Rasulullah  son derece zayıflamış bir hastayı ziyaret etti ve: “Allah’a bir şey için dua ediyor muydun veya O’ndan bir şey istiyor muydun?» diye sordu. Hasta şöyle cevap verdi: “Evet. Allah’ım! Bana ahirette vereceğin cezayı bu dünyada hemen peşin olarak ver, diye dua ederdim.” Allah Rasulü  şöyle buyurdu: “Sübhanallah! Senin buna gücün yetmez. Şöyle dua etseydin olmaz mıydı?: Allah’ım! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru!” Bunun üzerine adam bu duayı yaptı ve şifa buldu.” (Müslim, Zikir, 23/2688; Tirmizi, Deavat, 71/3487)

    Allah Rasulü diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

    “Başına bir musibet geldi diye hiçbiriniz ölümü temenni etmesin. Mutlaka böyle bir şey temenni etmek zorunda kalırsa: «Allah’ım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, hakkımda ölüm hayırlı olduğu zaman da beni öldür.» desin.” (Buhari, Merda, 19; Deavat, 30; Müslim, Zikir, 10, 13)

    Bundan dolayı müminler, sabır ve ihtiyat ile hayra nail olmak için dua etmeli, faydalı hizmetleri yapmaya çalışıp hayra davet etmelidir. Ayet-i kerimede tavsiye buyrulduğu üzere:

    “…Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından muhafaza eyle.” (Bakara, 201) diye niyazda bulunmalıdır.

    Ayrıca şu ayetler de bu tiplerin diğer muhtelif özelliklerinden bahsetmektedir: “Kıyamet, 75/16-21; Enbiya, 21/24; Yunus, 10/11; İsra, 17/18-19; Şûrâ, 42/18; Ankebut, 29/29,53-54; Ra’d, 13/6; Hac, 22/47 vd.”

    3- İnsanın Menfaatine Çok Düşkün Olması

    İnsan nefsi, bütün menfaat ve lezzetlerin kendinde toplanmasını ister, onları başkalarıyla paylaşmak istemez.

    “İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler.” (Rum, 36)

    Ayette Allah’ın lütuf ve rahmetiyle sevinmek men edilmemiş, aksine emredilmiştir. Fakat bu sevinçten maksat, nimet vereni tanıyarak, hamd ve şükrünü idrak ederek sevinmektir. Burada ise nimet vereni hesaba katmayıp sadece nimete güvenerek şımarıp hevalarına uyan kimselerin hali açıklanmaktadır. Şu ayette nimetlere karşı şükürsüzce şımarma yerilmiştir: “…Sakın şımarma! Muhakkak ki Allah şımaranları sevmez.” (Kasas, 76) buyrulmaktadır. Böyle kimseler kulluklarını dünya menfaati üzerine kurgularlar. Kendi yaptıkları şeyler sebebiyle başlarına gelen fenalıktan derhal ümitsizliğe düşerler. Allah’ın rahmetinden ümit keserler. Çünkü teslimiyetleri Allah’a değil, fani şeyleredir. Şu ayet İnsanın menfaat yönünü tasvir eder: “İnsanlardan kimi Allah’a (şüphe ve tereddüt içinde) yalnız bir yönden kulluk eder: Kendisine bir iyilik dokunursa, buna pek memnun olur; bir de musibete uğrarsa, çehresi deği­şir (dinden yüz çevirir). O, dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.” (Hacc, 11)

    İnsanlardan bir kısmı, nefsanin arzulardan kurtulamadığı için kendi zaviyesinden Allah’a ibadet eder; gönülden ve içten gelerek değil, belli bir maksat için gafilane bir şekilde dindarlık gösterir. Kulluğuna Allah’ın rızasından başka maksatlar koymuştur. Böyle kimselerde Allah’ı anmak dilde kalmış, kalbe yerleşmemiştir. Böyleleri kendisine bir iyilik gelirse sevinir, bir bela gelirse haktan yüz çevirir.

    4- İnsanın Allah’a Karşı Pek Nankör Olması

    İnsanın sahip olduğu nimetlerin kıymetini bilememe ve bunlara karşı şükür ve infakla muamele edememe zaafı vardır. Buna nankörlük denilmektedir. Nankörlüğün karşıtı şükürdür.

    “Şüphesiz ki insan Rabbine karşı pek nankördür. Elbette buna kendisi de şahittir.” (Adiyat, 6-7)

    İsra Suresi’nde geçen şu ayetler ise gafil insanın bu hususiyetini canlı bir şekilde anlatarak, bu tiplerin ruh hallerinin içinde bulundukları şartlara göre nasıl değişkenlik arz ettiğini şöyle ifade etmektedir:

    “Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıkları­nız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski halinize) döner­siniz. İnsanoğlu çok nankördür. O’nun, sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. Yahut O’nun, sizi bir kez daha oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize (intikamınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.” (İsra, 67-69)

    “Fakat insan, Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğu ve nimet verdiği zaman «Rabbim bana ikram etti.» der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise «Rabbim beni tahkir etti, önemsemedi.» der.” (Fecr, 15-16)

    Allah insanı sabrı nispetinde mükâfatlandırmak üzere her an imtihan etmektedir. Rızkı daraltılan, sıkıntılara uğrayan pek çok insan, bunun bir denenme olduğunu düşünmeden; “Rabbim bana hor baktı, beni küçümsedi” diye gücenir.

    “…Sizi bir imtihan olarak şerle de hayırla da deneriz…” (Enbiya, 35) buyurmaktadır. İnsan hay ve şerle denenmenin bir imtihan olduğunu kavrayamazsa Rabbine karşı hasım bile kesilebilir. “(Allah) insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın ki o, Rabbine karşı açık bir hasım kesilmiştir!” (Nahl, 4)

    Ayrıca şu ayetler de bu tiplerin diğer muhtelif özelliklerinden bahsetmektedir:  “Abese, 80/17; İsra, 17/27,67,83; Sebe’, 34/15-17; Neml, 27/40; Nahl, 16/112; Enbiya, 21/94; İnsan, 76/3,24; Kaf, 50/ 24; Zümer, 39/3,49; Nuh, 71/27; Bakara, 2/276; Nur, 24/55; Fecr, 89/15-16; Yunus, 10/12; Fussilet, 41/50-51; Rum, 30/33; Hud, 11/10 vd.”

    5- İnsanın Hırslı ve Cimri Olması

    İnsan, istediği şeyleri elde etme hususunda hırs sahibidir. Elindeki nimetleri başkalarıyla paylaşma noktasında da cimridir.

    “Hayır! Doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz; yoksulu yedirmeye birbiri­nizi teşvik etmiyorsunuz! Haram helal ayırmaksızın mirası hırsla yiyorsunuz. Malı aşırı derecede seviyorsunuz!” (Fecr, 17-20)

    “Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır. Kendisine fenalık dokunduğunda, sızlanır, feryat eder, ona imkân verildiğinde ise cimrileşir, pinti kesilir.” (Mearic, 19-21)

    “Gerçekten insan dünya malına son derece düşkündür, onu çok sever.”(Adiyat, 8) Ayette dünya malı için “hayr” tabirinin kullanılmasının sebebi, insan fıtratının ona meyletmesi, çoğu insanın dünya menfaatinden dolayı onu mutlak hayır zannetmesidir ki, ayette bu zan kötülenmiştir. Yani insan, mal ve serveti mutlaka “hayır” sanarak sevdiği için cimridir, eli sıkıdır. Allah için o malın hakkını vermek, hayra sarf etmek, umumun menfaatine hizmet etmek istemez, kıskanır. Onu kazanmak hususunda çok güçlü ve hırslı olurken, sıra o malın şükrünü ödemeye gelince zayıflığını ileri sürerek nankörlük eder ve infaktan kaçınır. Kur’an Kalem Suresi’nde (16-33) Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük edip şükrünü yerine getirmeyen bahçe sahiplerinin hırslı ve cimri tutumları anlatarak insanı bu zaaftan kurtarmayı hedeflemektedir.

    “İnsanları arkadan devamlı ayıplayıp çekiştiren (hümeze), yüzlerine karşı da onlarla alay etmeyi adet edinen (lümeze) her kişinin vay haline! O, malı toplar ve onu sayıp durur. Malının gerçekten kendisini ebedi kılacağını sanır. Hayır, yemin olsun ki o Hutame’ye atılacaktır.” (Hümeze, 1-4)

    “De ki “Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, o zaman(dahi) harcamak(la tükenir) korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.” (İsra, 100)

    Ayrıca şu ayetlerde cimri tiplerin diğer muhtelif özelliklerinden bahsetmektedir:  “Al-i İmran, 3/180; Nisa, 4/53,128; Haşr, 59/9; Teğabün, 64/16; Furkan, 25/67; İsra, 17/26-27,29; Maun, 107/1; Hakka, 69/34; Hümeze, 104/1-4; Fecr, 89/17-20; Adiyat, 100/8; Mearic, 70/19-21; Ahzab, 33/19; Muhammed, 47/36-38; Leyl, 92/9-11; Hadid, 57/23-24; Tevbe, 9/34-35 vd.”

    6- İnsanın Kıskanç ve Hasetçi Olması

    İnsan fıtratındaki yerilmiş sıfatların en tehlikelilerinden biri de kıskançlık ve hasettir.

    “…Nefsler kıskançlığa meyilli olarak yaratılmışlardır…” (Nisa, 128)

    “Yoksa onlar, Allah’ın lutfundan verdiği şeylerden dolayı insanları kıskanıyorlar mı?..” (Nisa, 54)

    Rasulullah hasetten sakındırarak onun zararını şöyle haber vermektedir: “Haset etmekten sakının. Zira haset, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir.” (Ebu Davud, Edeb, 44)

    Allah bu çirkin vasıftan kurtulmak için infaka ehemmiyet vermek gerektiğini bildirerek şöyle buyurmaktadır:

    “…Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa işte onlar felaha erenlerin ta kendileridir.” (Haşr, 8)

    7- İnsanın Zayıf Yaratılmış Olması

    İnsan beden ve irade olarak zayıf yaratılmıştır. Ayetler, olaylar bunu haber verir. İnsanı bir mikrop yerle bir eder. İnsanın nefsine (iradesine) yenik düştüğü pek çok olay vardır.

    “Allah sizi önce zayıf olarak yarattı, zayıflığın ardından size kuvvet verdi, kuvvetin ardından da tekrar bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi…” (Rum, 54)

    İnsan, güçlü kuvvetli olduğu gençlik dönemine aldanarak Allah’a karşı isyana dalmamalıdır. Zira bu kuvvetin ardından muhakkak bir zafiyet ve tükeniş dönemi gelecektir. İhtiyarlıkta duyulan pişmanlık ise elden kaçırılan fırsatları geri getirmeyecek, ruhun hasret ve ıstırabını dindiremeyecektir. İnsanın bu hazin akıbeti ayette şöyle bildirilmektedir:

    “Ki­me uzun bir ömür ve­rir­sek, biz onun ya­ra­tı­lı­şı­nı (güç ve kuv­ve­ti­ni ala­rak)ter­si­ne çe­vi­ri­riz. Hiç (bu man­za­ra­yı) dü­şün­mü­yor­lar mı? (Bu ib­ret­li yol­cu­lu­ğu id­rak et­mi­yor­lar mı?)” (Ya­sin, 68)

    Fizyolojik yapısı itibariyle birçok zafiyet taşıyan insan, aslında psikolojik yönden daha büyük bir zafiyet içindedir. Bu iki yöne de şu ayet işaret etmektedir:

    “…İnsan zayıf yaratılmış­tır.” (Nisa, 28)

    Allah insanın irade, hafıza ve azim yönünden zayıflığını Hazret-i Adem’in şahsında şöyle ifade eder:

    “Şüphesiz daha önce Adem’le (yasak ağaçtan yememesi hususunda) ahitleşmiştik, fakat o bunu unuttu. Biz onu fazla azimli bulamadık.” (Taha, 115)

    “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!” (İsra, 37)

    İnsanın Ümitsiz (Yeûs/Kanût) Olması

    Ümitsiz olmak, ümidini kaybetmek her insanda farklı derecelerde de olsa vardır. İnsan bazı olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe kapılır. Fakat Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek, küfür içerisinde olan, dalalete düşmüş insanların özellikleridir

    “…Şayet kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir fenalık gelirse, hemen ümitsizliğe düşerler.”(Rum, 30/36)

    İnsan, bu ayette hafifliği ve hasisliği nedeniyle tenkit edilmektedir. Bir kimse biraz güç, servet ve saygınlık kazanırsa ve işlerinin iyiye doğru gittiği görürse, tüm bunların Allah tarafından verildiğini unutur, bu başarısında öyle gurur duyar, öyle böbürlenir ki, ne Allah’a ne de diğer insanlara hiçbir fayda bırakmaz. Fakat bu iyi talih onu bırakır bırakmaz cesaretini kaybeder ve küçük bir şanssızlık bile onu o denli sarsar ki, her türlü aptallığı yapabilir, hatta intihara bile kalkışabilir.[1]

    “…Fakirlik, musibet gibi kötü bir şeyle karşılaşınca hayırdan ümidini keser, Allah’ın rahmetinden ümitsiz olur.”(Fussilet, 41/49)

    İnsan mala düşkündür. Sürekli olarak mal, refah, mutluluk istemekten usanmaz. Hep güzel şeyler olsun, kendisine servet, nimet, refah verilsin ister ama başına bir şer, bir bela, fakirlik, hastalık veya herhangi bir sıkıntı gelince umutsuzluğa düşer, üzülür, bunalır.[2]

     9-İnsanın Tartışmacı(Hasîm/Cedelci) Olması

    “ Resulüm sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et…”(Nahl, 16/125)

    Allah’ın yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırmayı ve en güzel biçimde mücadele etmeyi emreden bu ayet, İslam devlet prensibini ortaya koymaktadır… Çünkü bilgisiz, hikmetsiz, kaba davetle, taassupla hareket etmenin bir yararı olmaz. Ancak hikmet, tatlı dil gönülleri etkiler, insanları yumuşatır, yoldan çıkmışları yola getirir.[3]

    “ Ey Nuh! Bizimle cidden mücadele ettin; hem de çok mücadele ettin…”(Hud, 11/32) Kâfirler Hz. Nuh’a “Sen bizimle mücadele ettin. Bu mücadelede çok ileri gittin. Biz sana tabi olmayacağız. Allah’ın isyanımıza karşılık ahiretten önce dünyada bize azap edeceği şeklindeki iddianda samimi isen bizi tehdit ettiğin, dünyadaki acil azabı getir bakalım!” dediler.

    Ayrıca şu ayetler de bu tiplerin diğer muhtelif özelliklerinden bahsetmektedir:  “ Nahl, 16/4; Mü’min, 40/40 vd.”

    10-Sıkıntıda Allah’ı çok Anması, Sıkıntı Geçince Yüz Çevirmesi

    Kur’an’da insanın bu özelliğinden çokça bahsedilir.

    Sıkıntı Zamanında Allah’a yönelmesi

    Sizi karada ve denizde seyahat ettiren de O’dur. Öyle ki, siz gemilere binmişken, o gemiler de hoş bir rüzgârla akıp gider ve yolcuları bununla ferahlanırken bir fırtına kopar, her taraftan dalgalar hücum eder. Onlar da dalgalarla kuşatıldıklarını görünce, sadece Allah’a yönelmiş bir inançla dua ederler ve ‘Bizi bundan kurtarırsan, and olsun ki şükredenlerden olacağız’ derler. Allah onları kurtardığında ise, yine yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara girişiverirler. Ey insanlar! Taşkınlığınız kendi aleyhinizedir. Bir süre dünya hayatından yararlanırsınız, ama sonunda dönüşünüz Bizedir; yapmakta olduklarınızı o zaman Biz size haber veririz. (Yunus, 22-23)

    Zarar Gelince Sızlanması, Geçince Vurdumduymaz Olması

    İnsan bir sıkıntıya uğrayınca, yatarken, otururken, ayaktayken Bize dua eder. Sıkıntısını giderdiğimizde ise, sanki uğradığı sıkıntı yüzünden Bize dua eden o değilmiş gibi geçer, gider. Ömürlerini ve yeteneklerini boşa tüketen o müsriflere, yapmakta oldukları şey böylece hoş görünmüştür. (Yunus, 12)

    Sahip Olduğu Nimetleri Kendinden Bilmesi

    İnsan iyilik istemekten usanmaz. Kendisine bir kötülük dokunduğunda ise hemen ümitsizliğe düşer, karamsarlaşır. Başına gelen kötülükten sonra ona rahmetimizi tattıracak olsak, bu defa da ‘Bu benim hakkımdır,’ der. ‘Kıyametin kopacağını da hiç sanmıyorum ya; Rabbimin huzuruna çıkarılacak olsam bile mutlaka Onun katında benim için bundan daha güzeli vardır.’ Biz o kâfirlere yaptıklarını haber verecek ve şiddetli bir azabı tattıracağız. Biz ne zaman insana bir nimet bağışlasak, o yüz çevirir, yan çizer. Başına bir kötülük gelince de derinlemesine duaya dalar. (Fussilet, 49-51)

    Nimetler Elden Gidince Umutsuzluğa Düşmesi

    Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırsak, sonra da bunu ondan alacak olsak, o ümitsizliğe düşer, nankörleşir. Eğer başına gelen bir sıkıntıdan sonra ona nimetler tattıracak olsak, bu defa da ‘Bütün kötülükler benden uzaklaştı’ deyiverir; şımarıp böbürlenir. Ancak sabreden ve güzel işler yapanlar bundan müstesnadır. İşte onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ödül vardır. (Hud, 9-11)

    İnsan, anne-babadan aldığı genetik faktörler sebebiyle farklı mizaç, karakter ve huy yapısıyla dünyaya gelir. İnsan İslam fıtratı üzerine yaratılmasına rağmen farklı mizac ve karaktere sahiptir. Kur’an-ı Kerim insanlarda doğuştan var olan bazı zaafları belirtmiştir. Bu zaafların insanlarda az veya çok oranlarda bulunmaları insan şahsiyetinin teşekkülünde önemli rol oynarlar. Kur’an’da olumlu ve olumsuz insan tiplerini ortaya koymaya çalışırken insan şahsiyetinin oluşumunda önemli katkıları olan, insanın fıtratından getirdiği bu zaafların özenli ve dikkatli bir şekilde incelenmesi gerektiği kanaatindeyiz.[4]

    Kur’an’ı incelediğimizde; insana hitap ettiğini, onu en güzel şekilde tanıtarak, zaaflarını, davranışlarını ve davranışlarının arka planını ortaya koyarak çok zengin ve canlı insan tiplerinden bahsettiğini görürüz. İnsanın fıtratına/altyapısına hayra ve şerre (takva ve fücura) eğilimi iradesini iptal etmemek ve neticesinden sorumluk alması ve mükâfat görmesi için korkular, zaaflar ve meyiller konmuştur. İnsanın bu işletim sistemini iyi veya kötü şekilde kullanmasıyla şahsiyetini oluşturur. İnsanın içindeki kötü duygular insanın olumsuz şahsiyetinin oluşmasına ve kötü davranışlar göstermesine etki eden Kur’an’ın belirttiği en önemli olumsuz ve hoşlanılmayan faktörlerdir. Kur’an örnek rol model tipleri peygamberlerle örneklendirmiştir. Kur’an, istediği ideal şahsiyetin oluşması için de bizlerden, onların örnek alınmasını istemiştir. Bunu yapmamız halinde Allah’ın rızasına uygun bir kişiliğe sahip olmuş oluruz. Buna karşılık Kur’an ideal olmayan ve hedeflenmeyen birkaç insan tipinden de bahsetmiş olup bunların yaptıkları gibi asla hataya düşmememizi, salim fıtratı bozabilecek olan her türlü yanlışlıktan kaçınmamızı ifade etmektedir. Aksi takdirde tertemiz olan fıtrat bozulmuş olur
  • Bakara Suresi, 282. ayet: Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan sakınsın, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), düşük akıllı ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah Katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-|veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah'tan sakının. Allah size öğretiyor. Allah herşeyi bilendir.

    Al-i İmran Suresi, 18. ayet: Allah, gerçekten Kendisi'nden başka İlah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka İlah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O'ndan başka İlah yoktur.

    Al-i İmran Suresi, 21. ayet: Allah'ın ayetlerini inkar edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.

    Nisa Suresi, 3. ayet: Eğer yetim (kız)lar konusunda adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, bu durumda, (onlarla değil) size helal olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir (eş) ya da sağ ellerinizin malik olduğu (cariye) ile (yetinin). Bu, sapmamanıza daha yakındır.

    Nisa Suresi, 58. ayet: Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.

    Nisa Suresi, 127. ayet: Kadınlar konusunda senden fetva isterler. De ki: "Onlara ilişkin fetvayı size Allah veriyor. (Bu fetva,) Kendilerine yazılan (hakları veya miras)ı vermediğiniz ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz yetim kadınlar ve zayıf çocuklar (hakkında) ile yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanız konusunda size kitapta okunmakta olanlardır. Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.

    Nisa Suresi, 129. ayet: Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

    Nisa Suresi, 135. ayet: Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.

    Maide Suresi, 8. ayet: Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.

    Maide Suresi, 42. ayet: Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever.

    Maide Suresi, 95. ayet: Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün bir benzeridir. Buna da, Kabe'ye ulaşmış bir kurbanlık olarak içinizden adalet sahibi iki kişi hükmedecektir. Veya yoksulları doyurmak veya onun dengi oruç tutmak olan bir kefaret vardır. Böylelikle işlediğinin vebalini tatmış olsun. Allah geçmişte olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öç alacaktır. Allah üstün ve güçlü olandır, öç sahibidir.

    Maide Suresi, 106. ayet: Ey iman edenler, sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, vasiyet hazırlanışında, aranızda içinizden adaletli iki kişiyi (şahid tutun.) Veya yolculukta olup size ölüm musibeti gelip çatarsa, sizden olmayan başka iki kişiyi (şahid tutun. İkisini) Şayet kuşkulanacak olursanız namazdan sonra alıkoyarsınız, onlar da (size): "Akraba dahi olsa onu (yeminimizi) hiçbir değere değiştirmeyeceğiz ve Allah'ın şahidliğini gizlemeyeceğiz. Aksi takdirde biz elbette günahkarlardan oluruz" diye Allah adına yemin etsinler.

    En'am Suresi, 115. ayet: Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir.

    En'am Suresi, 152. ayet: "Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz."

    Araf Suresi, 29. ayet: De ki: "Rabbim adaletle davranmayı emretti. Her mescid yanında (secde yerinde) yüzlerinizi (O'na) doğrultun ve dini yalnız Kendisi'ne has kılarak O'na dua edin. "Başlangıçta sizi yarattığı" gibi döneceksiniz."

    Araf Suresi, 159. ayet: Musa'nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır.

    Araf Suresi, 181. ayet: Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.

    Enfal Suresi, 58. ayet: Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve adil bir tutumla (onlarla olan anlaşma metnini ve diplomatik ilişkiyi) at. Gerçekten Allah, ihanet edenleri sevmez.

    Yunus Suresi, 4. ayet: Sizin tümünüzün dönüşü O'nadır. Allah'ın va'di bir gerçektir. İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur. İnkar edenler ise, küfürleri dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acı bir azap vardır.

    Yunus Suresi, 47. ayet: Her ümmetin bir resulü vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar.

    Yunus Suresi, 54. ayet: Zulmeden her nefis, yeryüzündekilerin tümüne sahip olsa bunu (azaba karşılık) mutlaka fidye olarak verirdi. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler, oysa onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir.

    Nahl Suresi, 76. ayet: Allah şu örneği verdi: İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez ve herşeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi?

    Nahl Suresi, 90. ayet: Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.

    Hac Suresi, 25. ayet: Gerçek şu ki, inkar edip Allah yolundan ve yerlilerle dışarıdan gelenler için eşit olarak (haram ve kıble) kıldığımız Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara, orada zulmederek adaletten ayrılanlara acı bir azap taddırırız.

    Ahzab Suresi, 5. ayet: Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah Katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek (taammüden) yaptıklarınızda vardır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

    Şura Suresi, 15. ayet: Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda ‘deliller getirerek tartışma (ya, huccete gerek)' yoktur. Allah bizi biraraya getirip-toplayacaktır. Dönüş O'nadır."

    Hucurat Suresi, 9. ayet: Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip) dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever.

    Rahman Suresi, 9. ayet: Tartıyı adaletle tutup-doğrultun ve tartıyı noksan tutmayın.

    Hadid Suresi, 25. ayet: Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik; öyle ki Allah, Kendisi'ne ve elçilerine gayb ile (görmedikleri halde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesiz Allah, büyük kuvvet sahibidir, üstün olandır.

    Mümtehine Suresi, 8. ayet: Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.

    Talak Suresi, 2. ayet: Sonra (üç iddet bekleme) sürelerine ulaştıkları zaman, artık onları maruf (bilinen güzel bir tarz) üzere tutun, ya da maruf üzere onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahid tutun. Şahidliği Allah için dosdoğru yerine getirin. İşte bununla, Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir;
  • 6-7. “Hayır! Rabbinin bunca nimetlerine rağmen kâfir insan, kendisini ihtiyaçsız zannetti diye azar.”


    Sûrenin bundan sonraki kısmının, yani ilk beş âyetten sonraki âyetlerin, epeyce zaman sonra indiği anlaşılıyor. Ve inmesine sebep de Ebû Cehil olduğu rivâyet ediliyor. Buharî ve

    Tirmizî’de İbn Abbas’tan rivâ yet edildiği üzere:

    “Ebû Cehil: ‘Eğer Muhammed’i Kâbe’de namaz kılarken görürsem boynunu çiğnerim!’” demişti. Bu sebeple âyet, en başta "Ebû Cehil olmak üzere, onun gibi azgın her bir kâfir insana hitaptır.

    Bazı müfessirlere göre hitap, yine Peygamberimizedir ve manası şöyle olur: “Sakın okumamazlık etme ey Muhammed!”

    ” Kâfir insan azar.” İnsanoğlu muhakkak
    azar, haddini aşar, Hakka karşı gelir, halka zarar verir. Kendisini ihtiyaçsız zannetti diye.” Kendini artık kimseye ihtiyacı yokmuş, maksada ermiş, zenginlik mertebesine gelmiş görmek, o görüş ve inançta bulunmak sebebiyle azar. Halbuki Allah ona; malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyleri lütfetmiştir. Şükretmek yerine haddi aşar ve âsî olur. Onun için Ey Muhammed! Hiçbir zaman kendini zengin görme de Rabb’inin ismiyle oku, tekrar tekrar oku, emirlerini yerine getir. Çünkü;

    8. “Dönüş elbette Rabbinedir.”

    Bazı müfessirlere göre bu hitap da Resûlullah’adır.

    Diğer bazı müfessirlere göre ise bu âyet; Allah’ın bu kadar iyiliğine rağmen kendini zengin gördüğü için azan insanın birgün Allah’ın huzuruna dönüp yaptıklarından hesap vereceğini hatırlatmak tadır ki bu kişi Ebû Cehil'dir. Çünkü Ebû Cehil malının çokluğuyla taşkınlık gösterir ve Sevgili Peygamberimize (s.a.s.) aşırı düşmanlık yapardı.

    Bazı tefsîr âlimlerine göre ise bu âyet umumî olup her kibirli ve azgın kimseyi kapsamaktadır. Dolayısıyla burada, sebebin hususiliğine değil, lafzın umûmiliğine itibar olunur. Yani o gün Ebû Cehil’in ina nanlara yaptığını, kıyâmete kadar kim ve kimler inananlara ve namaz kılanlara yaparsa, bunların hepsi bu âyete
    muhataptırlar.

    Onun için âyetin inme sebebi olan kendini zengin gören azgının azgınlığı bir misal halinde gösterilerek buyuruluyor ki:


    9-10. “Baksana şu namaz kılan o mükemmel kulu engelleyen kimseye,”
    َ” Eraeyte”, gördün mü? Görmez misin, gibi dikkati çeken bir hitap ile “Ne dersin? Görüşün, fikrin, bilgin ne ise bana haber ver!” demek mânâsına kullanılan bir sorudur ki, çoğunlukla maksat gerçekten soru ve haber alma olmayıp, sorulan duruma dikkati çekmekle, bir kınama ve azarlama veya şaşkınlığı ifade etme olur.

    Âyette, baksana şuna, kendini zengin saydığı için nasıl azgınlık ediyor? diye kötüleyerek, Peygamberimize ve dolayısıyla insan lığa bir gösterme ve teşhir etme vardır. Yani ey Muhammed! Yahut ey insan baksana! Şu namaz kılan o mükemmel kulu engelleyen kimseye. Namaz kılan bir kulu özellikle namaz kıldığı sırada engellemek ne büyük cür’et, ne büyük azgınlıktır! İşte bu, o engellemeyi kendini zengin gördüğünden dolayı yapıyor.

    Müfessirlere göre âyette, namaz kılan bir âbid (ibadet eden) den maksat Resûlullah Efendimiz, engel olan da Ebû Cehil’dir.

    Sebeb-i Nüzûl

    Ebû Hureyre’den rivâyet edildiğine göre: “Ebû Cehil, Resûlullah’ı namaz kılarken görürse muhakkak boynunu çiğneyip yüzünü sürteceğine dair Lât ve Uzza’ya yemin etmiş, sonra da Allah Resûlü namaz kılarken dediğini O'na yapmak için yanina gitmiş, fakat birdenbire arkasına dönmüş, elleriyle korunarak çekilmiş, “Ne oldu sana?” denildiğinde, onunla benim
    aramda ateşten bir hendek, korkunç bir varlık ve birtakım kanatlar var, demiş.” Resûlullah Efendimiz de ” Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu parça parça ederlerdi.” buyurmuştu. Bunun üzerine Yüce Allah, bu âyetleri indirmiştir.

    Ayrıca bu âyetten şu da anlaşılıyor: Demek ki Yüce Allah, Peygamber Efendimize peygamberlik verdikten sonra namaz kılmasını da öğretti. Çünkü bilindiği gibi namaz kılmanın şekli hakkında Kur’ân’ın hiçbir yerinde açıklama yoktur. Dolayısıyla bu da Resûlullah’a Kur’ân’da yazılı olan vahyin dışında da bazı talimatların verildiğinin işaretidir.

    11-12. “Ne dersin, o hidayette olsa ve Allah’ı sayıp O’na karşı gelmemeyi tavsiye etse, ne iyi olurdu!”
    Düşünsene! Ey namaz kılan bir kulu alıkoyan azgın insan! Eğer o kul hidayet, doğruluk, hak üzere gitse yahut onunla beraber daha yükselerek diğerlerine de takva ile, Allah’tan korkup fenalıktan sakınmakla emretse ne olur? Fena mı olur?

    13. “Ne dersin, o kul dini yalan saysa ve haktan yüz çevirse iyi mi olurdu?”

    Bu âyette de iki tefsir ihtimali vardır ve Peygamberimize hitap olduğu düşünülürse şöyle demek olur: “Görmez misin, yahut gördün ya ey Muhammed! Sen doğru olduğun, hakkı söylediğin halde eğer o namazdan alıkoyan azgın yalanlıyor, inanmıyor, ve (öyle yalanlamakla, imansızlıkla) haktan yüz çeviriyor, tersine gidiyorsa iyi mi olur?”
    (Namazı) yasaklayan azgına hitap olduğuna göre de şöyle demek olur: “Baksana ey o kulu namazdan alıkoyan azgın! Eğer o kul senin yasaklamanı dinleyip hakkı yalanlarsa, namaz kılmayıp tersine hareket ederse iyi mi olur?”

    14. “O bilmiyor mu ki Allah, olan biten her şeyi görür?”

    15-16. “Hayır! Hayır! Olmaz böyle şey! Eğer bu tutumundan vazgeçmezse onu perçeminden tutup Cehennem'e sürükleriz. Evet, o yalancı ve suçlu perçeminden tutup sürükleriz.”
    Nâsiye; alındaki saç, perçem demektir. “Nâsiyetin Kâzibetin” Yalancı nâsiye, denilerek; perçemin yalancılık ve günahkârlık sıfatı ile nitelenmesi mecazdır. Çünkü gerçekte yalancı olan ve günah işleyen, onun sahibidir.


    17. “İstediği kadar grubunu yardıma çağırsın!”

    Nâdî, halkın danışma, v.s. gibi bir şey için toplanmaları mânâsına “Nedve”den gelir. Nitekim İslâm’dan önce Mekke’de Kureyş’in toplandığı parlamento binasına “Dâru’n-Nedve” denilirdi.

    Nâdî orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki eğlence meclisi, meclis, mahfel, kongre, parlamento terimleri gibidir.

    18. “Biz de zebanileri çağırırız.”

    Zebânî, Zebâniye; sert ve acımasız olan azap melekleridir.

    Rivâyete göre Allah Resûlü (s.a.s.), İbrahim (a.s.) makamında namaz kılarken, yanına Ebû Cehil geldi ve şöyle dedi: Ey Muhammed! Ben sana burada namaz kılma demedim mi? Bunu duyan Allah Resûlü (s.a.s.) ona sert bir şekilde cevap verdi. Bunun üzerine Ebû Cehil: “Ey Muhammed! Beni ne ile tehdit ediyorsun.

    Vallahi, ben bu çevrede en çok taraftarı olan kimse yim” dedi. Bu olaydan sonra Yüce Allah bu âyetleri indirdi. İbn Abbas şöyle der: “Eğer taraftarlarını çağırsaydı, azap melekleri o anda onu hemen yakalayacaktı.”


    19. “Hayır! Ona boyun eğme! Rabbine secde et, O’na yaklaş.”

    Ey Muhammed! Öyle kendini zengin gören, yalancı, başkasının hakkına tecâvüz eden, namazdan alıkoyan azgının “Namazı terk et” emrine uyma!

    ” Rabbine secde et” emrinden maksat, namazdır. Yani
    “Ey Nebi! Korkma, namaz kılmaya devam et.” ve bu vesileyle
    ” Rabbine yaklaş.” Rabbine itaat, okuma ve secde hususunda sebat et. Rabbinin emrine boyun eğmekle oku ve secdeye de vam et ve O’na yaklaş. Secde ile, namaz ile ve yakınlığa sebep olan diğer ibadet ve kulluk ile kulluk ederek Rabbine yaklaş.

    Çünkü sahih hadiste belirtildiği üzere:

    ” Kulun Rabb’ine en yakın olabileceği durum secde halidir.”

    Bir kutsî hadiste de: “Kul Bana nafile ibadetlerle devamlı yaklaşır. O derece ki, nihayet Ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.” buyurulmuştur.

    Biz de okuyalım, Allahu ekber deyip secdeye kapanalım ve Allah’a yavaş yavaş yaklaşmaya çalışalım. Nihayet en son dönüş O’nadır.

    UYARI
    Alak sûresinin bu son âyetini okuyan veya işitenin tilâvet secdesi yapması vâciptir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de geçen 14 secde âyetinden birini okuyan kimse için tilâvet secdesi yapmak vâcib olur. Bu âyetler, A’râf, Ra’d, Nahl, İsrâ, Meryem, Hac, Furkân, Neml, Secde, Sâd, Fussilet, Necm, İnşikâk ve Alak Sûrelerindedir. Bu âyetler okunurken işiten kimseye de, tilâvet secdesi vâcib olur.

    Tilâvet secdesi şöyle yapılır: Tilâvet secdesi niyetiyle eller kaldırılmaksızın “Allahü Ekber” denilerek secdeye gidilir. Üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” veya bir kere “Sübhâne Rabbenâ in kâne va’dü Rabbinâ lemef’ûlâ” denilir. Ondan sonra “Allahü Ekber” denilerek kalkılır. Ayağa kalkarken de: “Gufrâneke Rabbenâ ve ileyke’l-masîr” denilmesi müstehabtır.
  • Oruç peygamberliğin 15. yılında,
    Hac 19. yılında, Cuma Namazı 13. yılında, Zekat 12. yılında, Tesettür 15. yılında;
    Fakat Ahlak ilk andan beri zorunlu kılınmıştır.