• "Tevhid’e Davet”

    Bismillahirrahmanirrahim
    İki- üç asırdır bize unutturulan ve birilerinin hatırlatmasından ve Müslümanları uyandırmasından çok korkulan, bugüne kadar nice saltanatları, nice imparatorlukları yıkmış olan Kelime-i Tevhid yani “La İlahe İllallah” inancı ve Tevhid davası nedir?
    İslam’ın en temel esası Kelime-i Tevhiddir. “Allah’tan başka ilah yoktur” anlamına gelen ve dünyanın en önemli hakikatini anlatan bu mübarek cümle Allah’ın varlığını ve “bir” olduğunu ifade ettiği gibi “Allah’tan başka hiçbir ilahın olmadığını ve ilahlık taslayanların reddedilmesi gerektiğini de” ifade eder. İlah kelimesi Arapçada “ma’bud” yani “ibadet edilen ve çok sevilen zat” manasına gelir. İbadet kelimesi ise “itaat etmek ve boyun eğmek” manasındadır. Yani “ilah” kendisine itaat edilen, boyun eğilen ve çok sevilen zattır. O halde biz, “La İlahe İllallah, Allah’tan başka ilah yoktur” derken “O’ndan başka itaat edilecek ve boyun eğilecek kimse yoktur” demiş olmaktayız. Yani insanların dünya hayatında bağlı kalacakları kanunları ve medeniyet esaslarını sadece Allah Azze ve Celle tayin eder.
    İnsanların Kur’an’a ve Hadislere aykırı kanunlar ve esaslar koymaya ve kendi düşüncelerine göre insanların hayatına hükmetmeye hakkı yoktur. Bunu yapanlar bilerek veya bilmeyerek insanları kendi kulları gibi, kendini de onların ilahı gibi görmüş olur. Bu, insanın haddini aşmasıdır. Çamurdan ve spermden yaratıldığını ve kul olduğunu unutmasıdır.
    İnsan “Lâ ilâhe illallah” deyip Allah’tan başka bütün sahte ilahları reddettiğinde “tüm kâinata Allah Azze ve Celle hükmettiği gibi benim hayatıma da Allah hükmetsin, kâinatta O’ndan başka otorite olmadığı gibi benim hayatımda da O’ndan başka otorite olmasın” demiş olur.
    İnsanların yetkisi, Kur’an ve Hadislerde hüküm konulmamış meselelerde hüküm koyacak kadardır. Bu yetki kullanılırken dikkat edilmesi gereken husus, konulacak hükmün veya çıkarılacak kanunun Kur’an ve Sünnete aykırı olmamasıdır. Dolayısıyla bunu yapacak olanlar Kur’an ve Sünneti iyi bilen âlimler olmalıdır. Aksi halde konulacak hükümler Kur’an ve Sünnete mutlaka aykırı olacaktır. Bugün her alanda Allah’ın ve Rasulü’nün koyduğu hükümlere aykırı hükümler konulmakta, haramlar serbest bırakılmaktadır.
    Kanun ve ölçüler belirlenirken Avrupa ve Amerika dikkate alınmakta, Kur’an ve Sünnet dikkate alınmamaktadır. Allah’tan başkalarına itaat edilmekte, insanların koyduğu kanun ve ölçüler Allah’ın gönderdiği kanun ve ölçülerden üstün görülmekte, böylece insanlar ilahlaştırılmış olmaktadır. Sonra da şuursuzca “Lâ ilâhe illallah” yani “Allah’tan başka ilah yoktur” denmeye devam edilmektedir.
    Tevhit inancı yalnızca Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e verilen bir inanç değil aksine tüm peygamberlere verilmiş bir inançtır. Araf Suresi’nde bu gerçeği Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Şuayb aynı ifadelerle kendi halklarına ilan etmekte ve “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur” diyerek onları Tevhide çağırmaktadır. Başka surelerde aynı hakikati Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer peygamberler de haykırmaktadır. Kur’an’da anlatılan peygamber kıssaları Tevhid davasının dünyanın en eski davası olduğunu ve tüm peygamberlerin davasının aynı olduğunu bize öğretmekte ve davamızın sonradan çıkma türedi bir dava olmadığını ispat etmektedir.
    Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem de kavmini sadece Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmeye davet etmedi. Kavmi zaten bunu biliyor hatta Kabe’ye “Allah’ın evi” manasında “Beytullah” diyorlar ve çocuklarına “Abdullah” ismini veriyorlardı. Efendimiz’in babasının adı da “Abdullah” değil miydi? Kur’an-ı Kerim o günkü putperestlerin Allah’ın varlığını açıkça kabul ettiklerini bize haber verir ve buyurur ki: “Onlara ‘gökleri ve yeri kim yarattı’ diye sorsan ‘muhakkak ki Allah yarattı’ derler.” (Ankebut, 61) Müşrikler yaratıcı olarak Allah’ı kabul ediyor ancak Allah’ın, Kitap ve Peygamber göndermediğini ve tekrar dirilişin olmayacağını, yaptıklarından hesap vermeyeceklerini, özgür olduklarını iddia ediyorlardı.
    Yani onlar Kitap ve Peygamber göndermeyen, hayatlarına karışmayan, kanunlar koymayan, gökleri ve tabiatı idare eden ama insanları başıboş bırakmış olan bir Allah’a iman ediyorlardı. İnandıkları Allah kâinatı ve bütün varlıkları yaratan, idare eden, hepsinin rızkını veren ama insanlara kanunlar koymayan yani hâşa “hizmetçi bir Allah” idi. Allah’tan korkmuyor ve Allah’a itaat etmiyorlardı ama reislerinden korkup onlara itaat ediyorlardı.
    Tüm peygamberler gibi Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem de hiçbir şeyi başı boş bırakmayan Allah’ın en kıymetli varlık olan insanları da başıboş bırakmadığını, kitap gönderdiğini, nefislerimizin veya reislerimizin dediği gibi değil Allah’ın dediği gibi yaşamak zorunda olduğumuzu haykırıyordu. İşte mücadele bunun mücadelesi idi.
    Bugün Müslümanlar Allah’ın yaratıcı, rızık verici, her şeyi işiten, her şeyi gören… olduğunu biliyor ama birçoğu Allah’ın Hakîm olduğunu yani “hikmetli hükümler koyan bir kanun koyucu” olduğunu bilmiyor. Yine birçoğu Allah’ın Melik olduğunu yani “tüm varlıkların ve insanların hükümdarı ve idare edeni” olduğunu bilmiyor. Allah Azze ve Celle’nin kanun koyucu bir hükümdar olduğu ve bize bir hayat nizamı ve medeniyet esasları gönderdiği bilinmeyince insanlık alemi beşerî ideolojilerin ve nizamların peşinden gidiyor ve sorunların çözümlerini ideolojilerde arıyor. İnsanı tanımayan, kurduğu nizamın sonuçlarını önceden göremeyen, az ilim verilmiş olan insanoğlu tarafından geliştirilen ideolojilerin bugün ne kadar sorunlu bir dünya meydana getirdiği açıktır.
    Kötülükler ve suçlar her gün daha da çoğalmakta ve insanlık âlemi uçuruma doğru gitmektedir. İşte böyle olmasın diye Allah Azze ve Celle, Kitap ve Peygamber göndererek doğru yolu göstermiştir. Kur’an-ı Kerim “Doğru yolu göstermek bizim üzerimize düşen vazifedir” (Leyl, 12) buyurarak bu işin Allah Azze ve Celle’nin yetkisi dahilinde olduğunu ve insanın böyle bir ilminin olmadığını belirtmektedir.
    Yine Kur’an-ı Kerim “İnsan başıboş bırakıldığını mı sanıyor” (Kıyamet, 36) buyurarak hiçbir şeyi başıboş bırakmayan Allah Azze ve Celle’nin insanı da başıboş bırakmadığını, insana kanunlar ve hayat nizamı gönderdiğini ve ona bağlı kalmak zorunda olduğumuzu haber veriyor.
    Allah Azze ve Celle’nin hükümlerine aykırı hükümler koyanlar bunu yaparken;
    1- Ya Allah’tan daha iyi bildiklerini
    2- Ya Allah’tan daha fazla hak ve yetki sahibi olduklarını
    3- Ya Allah’ın kitabında hatalı hükümler olduğunu
    4- Ya Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna inanmadıklarını
    5- Ya Allah’ın Kitabı olsa da kendilerini bağlamadığını ve ona uymak zorunda olmadıklarını
    6- Ya Kur’an’ın hükümlerinin belirli bir zaman için olduğunu, kıyamete kadar geçerli olmadığını
    7- Ya da “Kur’an-ı Kerim’in belirli bir bölgeye veya Araplara geldiğini, tüm insanlara gelmediğini” söylemektedirler.
    İlk 5 maddede söylendiği şekilde düşünenlerin İslam dairesinin dışına çıktığı açıktır. 6. maddede ifade edildiği şekilde düşünenler ise; onlar Kur’an-ı Kerim’in kıyamete kadar geçerli olduğunu, yeni bir peygamberin ve yeni bir Kitabın gelmeyeceğini bilmiyorlar mı? 7. maddede söylendiği şekilde düşünenlere gelince; onlar Kur’an-ı Kerim’in tüm insanlığa geldiğini, Allah Azze ve Celle’nin tüm insanları ve tüm zamanları bildiğini ve hükümlerini bütün toplumlara ve bütün zamanlara uygun olacak şekilde gönderdiğini bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa araştırmalı, biliyorlarsa Kur’an-ı Kerim’e teslim olmalı ve Kur’an’ın hükümlerini kabul etmelidirler.
    Hükmetmenin sadece Allah’a ait bir hak ve yetki olduğunu ifade eden onlarca ayetten birkaç tanesi şunlardır:
    1- Hüküm vermek yalnızca Allah’a aittir. (En’am, 57)
    2- İyi bilin ki! Yaratmak da emretmek de (hükmetmek de) yalnızca O’na aittir. (Araf, 54)
    3- Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni değil midir? (Tin, 8)
    4- Onlar hâlâ cahiliyet devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir topluluk için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır? (Maide, 50)
    5- Hüküm veren Allah’tır. O’nun hükmünü sorgulayacak kimse yoktur. (Ra’d, 41)
    6- O, hükmüne hiç kimseyi ortak kabul etmez. (Kehf, 26)
    1 ve 2. ayetler hüküm vermenin, kanun koymanın sadece Allah’a ait olduğunu,
    3 ve 4. ayetler hiç kimsenin Allah Azze ve Celle’den daha güzel hüküm veremeyeceğini,
    5. ayet hiç kimsenin Allah’ın hükmüne itiraz edemeyeceğini
    6. ayet Allah’ın hükmetme konusunda kimseyi kendine ortak etmeyeceğini ifade ediyor. Seçilmiş bir devlet başkanı hükmetme yetkisini başkalarıyla paylaşır mı? Ya da birileri bunu yapmaya kalkarsa razı olur mu? İnsanın bile razı olmadığına, her şeyi yaratan ve her şeyin sahibi olan Allah Azze ve Celle nasıl razı olsun? Şirk, Allah’ın kıyamet günü affetmeyeceği en büyük günah değil midir?
    Hükmetmenin sadece Allah’a ait bir hak ve yetki olduğunu ifade eden onlarca hadisten birkaç tanesi şunlardır:
    1- Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez. (S. Müslim)
    2- Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Bir toplumun yöneticileri Allah’ın kitabı Kur’an ile hükmetmeyi terk edip Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine gelenleri seçerlerse, Allah Teâla onları kendi aralarında savaştırır (onları birbirine düşürür.) (İbn-i Mâce)
    3- Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Hakimler 3 çeşittir ve ikisi cehennemde, biri cennettedir. Allah’ın hükmünü bilip bununla hüküm veren kişi cennettedir. Allah’ın hükmünü bildiği halde onunla hükmetmeyen ve hükmünde zulmeden kişi cehennemdedir. Allah’ın hükmünü bilmediği halde insanlar arasında hükmeden kişi de cehennemdedir. (Nesai, İbn-i Mâce, Ebu Davut, Tirmizi) buyurdu.
    Hadisler Allah Azze ve Celle’nin gönderdiği tüm hükümlere uymak zorunda olduğumuzu, uymadığımızda bu dünyada iç savaş ve anarşi ile, ahirette ise cehennem ile cezalandırılacağımızı ifade etmektedir.
    Hükmetmenin sadece Allah Azze ve Celle’ye ait bir hak ve yetki olduğunu ispatlayan birçok akli delilden birkaç tanesi şunlardır;
    1- Bir şeyin sahibi kimse onun üzerinde hükmetme hakkına sahip olan da odur. Tüm varlıkların ve insanların yaratıcısı, rızık vereni ve sahibi Allah Azze ve Celle olduğuna göre insanlar üzerinde hükmetme hakkı da Allah’a aittir. Dünya ve içindekiler Allah’ın, insanlar da Allah’ın kulları olduğuna göre “Allah’ın Dünyasında Allah’ın Dediği Olması” gerekmez mi?
    2- Bir cihazı en iyi bilen onu yapan olduğuna göre insanı da en iyi bilen onu yaratan Allah’tır. İnsan gibi olağanüstü ve harika bir varlığı çözebilmek, insana uygun kanunlar ve medeniyet esasları koymak insan için mümkün değildir. Mümkün olmadığı bugünkü çok problemli dünyadan da anlaşılmaktadır. Suçlar ve kötülükler her gün daha da çoğalmaktadır. Psikolojik sorunlar aşırı derecede artmakta, intiharlar, cinayetler, boşanmalar, hırsızlık, uyuşturucu, terör… tüm kötülükler çığ gibi büyümektedir. Rabbini ve Rabbinin gönderdiği yasaları ve medeniyeti kaybeden insanlık âlemi huzuru da kaybetmiştir.
    İnsanın Allah Azze ve Celle gibi bilmesi mümkün olmadığına göre sonsuz ilim sahibi Allah’a itaat edip kanunları O’ndan almamız ve “Allah’ın Dünyasında Allah’ın Dediğinin Olması” gerekmez mi? İnsanı çözemeyen ve koyduğu kanunların, insani ve ahlâki değerlerin ileride ne gibi sonuçlar doğuracağını bilemeyen insanların, sonsuz ilim sahibi Allah’ın yanlış olma ihtimali olmayan kanunlarını ve medeniyet esaslarını bırakıp her gün yeni bir kanun ve ideoloji denemesi, toplumun üzerinde deneyler yapması ve toplumu kobay olarak kullanması doğru olabilir mi?
    3- Kim kanun koyarsa öncelikle kendi menfaatini düşünür, o halde menfaati olmayan ve kendini değil bizi düşünen bir zat hükmetmelidir ve o zat Allah-u Teâla’dır. Bizden hiçbir menfaati olmayan, zenginliğinin sınırı olmayan, her zaman veren ve daima iyiliğimizi isteyen Allah Azze ve Celle olduğuna göre “Allah’ın Dünyasında Allah’ın Dediği Olması” gerekmez mi?
    Tevhid inancının gereği olarak Allah’ı tek otorite ve kanun koyucu olarak kabul edip O’nun Kitabına göre yaşadığımızda elde edeceğimiz yüzlerce faydadan birkaç tanesi şunlardır:
    1- Allah Azze ve Celle’nin hatasız kanunlarıyla ve medeniyet esaslarıyla suçlar ve günahlar azalır, böylece ahlâklı, huzurlu ve güçlü bir toplum ve güçlü bir devlet meydana gelir. Çünkü Allah’ın yasaları insana ve topluma uygundur ve onları yalnız manevi alanda değil maddi alanda da yükseltir. Tarihimiz de buna delildir. Allah’ın gönderdiği yasalara göre yaşayıp o yasalara göre bir medeniyet kurduğumuzda “Dünya Devleti” olmadık mı? O esaslardan ayrılıp başka medeniyetlerin peşinden gidince “gerileme ve mağlubiyet” yaşamadık mı?
    Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem de Allah’tan başka ilahlar reddedilip sadece Allah’a itaat edildiğinde büyük bir devlet olacağımızı haber vererek “Ben sizi öyle bir kelimeye (Kelime-i Tevhide) davet ediyorum ki onu dediğinizde tüm Araplar ve Arap olmayanlar size boyun eğecek” buyurmuştu. Hakikaten de öyle olmadı mı? İman edenler önce üç- beş kişi iken koskoca bir ümmet ve dünya devleti doğmadı mı? Kelime-i Tevhid sadece bir söz ve inanç olsaydı elbette böyle büyük sonuçlar doğramazdı. Ancak o aynı zamanda sadece Allah’ın yasalarının geçerli olduğu bir nizamı ve bir medeniyeti ifade ediyordu. İşte o nizam ve o medeniyet bizi dünya devleti yapmıştı.
    2- Tevhid inancının gereği Allah’ın yasaları hâkim olduğunda toplumsal barış ve adalet sağlanır. Allah’ın kitabı, sınıfların ve ırkların birbirine zulmüne izin vermez. Allah Azze ve Celle’nin yasaları ve medeniyet esasları tüm sınıfların ve tüm ırkların hakkını verir. Çünkü Allah Azze ve Celle tüm insanların yaratıcısı ve sahibidir, ayrım yapmaz.
    3- Tevhid inancı kullara değil Allah’a itaat ettirerek hem Allah’ın hükmetme hakkını Allah’a teslim eder hem de insanların kullara kul olmasını engelleyerek insanın onurunu ve şerefini korur.
    Bunlar ve bunlar gibi birçok faydanın gerçekleşmesi, beşerî ideoloji ve nizamların zararlarından korunabilmek, dünyada huzura ve âhirette cennete kavuşabilmek için herkesi Kelime-i Tevhidin manasını anlamaya ve
    “ALLAH’IN DÜNYASINDA ALLAH’IN DEDİĞİ OLMALI” demeye davet ediyorum.
  • KISAS, cinayette ödeşmek. Bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılması. Öldürme veya yaralamada, suçluya aynı şeyin yapılması. Kasten adam öldürene veya yaralayana İslâm hukukunun uyguladığı ceza.

    Bir İslâm hukuku terimi olarak kısas; ferdin hakkı olarak yerine getirilmesi gereken, âyet ve hadislerde miktarı belirlenen ve suçlunun bedenine yönelik bulunan cezayı ifade eder. Kesmek anlamına gelen "kass" kökünden alınmıştır.

    Kısas cezasını gerektiren suçlar;

    Kasten adam öldürme ile bazı kasten yaralama ve sakat bırakma eylemlerini kapsamına alır.

    Kısas cezası Kitap ve Sünnet delillerine dayanır. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur:

    "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hür hür ile köle köle ile kadın kadın ile kısâs olunur. Öldürülenin velisi tarafından, öldüren lehine bir şey affolunursa (diyet için) yapılacak uygulama örfe göre normal olmalı ve en iyi bir şekilde ona ödenmelidir. Bu size Rabbınızdan bir kolaylık ve rahmettir. Artık bu hükümden sonra kim haddi aşarsa ona acı bir azap vardır. Sizin için kısasta hayat vardır, ey tam akıllı insanlar." (el-Bakara, 2/178-179).

    "Her kim haksız olarak öldürülürse onun velisine yetki verdik. O da öldürmede haddi aşmasın. Çünkü ona yeterince yardım olunmuştur." (el-İsrâ, 17/33).

    "Biz Tevrat'ta onlara şu hükümleri farz kılmıştık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarının affına bir sebeptir. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir." (el-Mâide, 5/45).

    Kısas hükümlerinin önceki semâvî dinlerde de bulunduğunu Kur'ân-ı Kerîm bildirmektedir. Yahudilerin mukaddes kitabı Tevrat'ta bugün konu ile ilgili şu kurallar yer almaktadır:

    "Bir kimseyi vurarak öldüren kimse, mutlaka öldürülecektir." (Çıkış: 21/13).

    "Bir kimsenin komşusuna kini olur ve onu hile ile öldürürse, öldürülmesi için onu mizbahından bile alacaksın." (Çıkış: 21/14).

    "Bir kimse bir adamı öldürürse mutlaka öldürülecektir." (Levililer: 24/17).

    İslâm'ın ortaya çıkışından önce, Medine'de yaşayan iki yahudi kabilesi Nadîroğulları ile Kurayzaoğulları arasında çatışma olmuş, Nadîroğulları üstün gelmişti. Bu üstünlüğü ondan sonra işlenecek suçlara uygulanacak cezalara da yansıtmaya başladılar. Meselâ; bir Nadirli, Kurayzalıyı öldürürse kısas uygulanmıyor, yüz vask (200 kg.lık ağırlık ölçüsü) kuru üzüm fidye olarak ödeniyordu. Fakat bir Kurayzalı, Nadirliyi öldürürse, kısas yoluyla suçlu da öldürülüyordu. Eğer bu son durumda fidye ödemesi kararlaştırılırsa, iki kat olarak fidye uygulanıyordu. İşte Cenâb-ı Hak onların Tevrat'tan sapma noktalarını belirlemek ve İslâm ümmetine de kısas hükümlerini teşmil etmek üzere yukarıdaki âyeti indirdi (bk. İbn Kesîr, Tefsîru'l Kur'ani'l-Azım, İstanbul 1984, I, 299, 300 vd.).

    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

    "Kim kasten öldürürse, bunun hükmü kısastır." (Ebû Davud, Diyat, 5).

    "Allah'tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah'ın elçisi olduğumu tasdik eden müslüman bir kimsenin kanı, şu üç durum dışında helal değildir: Cana karşı can, zina eden evli kişi ve dini terkedip cemaatten ayrılan kimse." (Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26; Ebû Dâvud, Hudûd, 1; Tirmizî, Hudûd, 15; Nesâî, Tahrîm, 5, 11, 14; Dârimî, Siyer,11; Ahmed b. Hanbel, I, 61, 63, 65, 70, 163, 382, 428, 444, 465, VI, 181, 214; es-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Mısır t.y, VII, 7).

    Kasten ve taammüden öldürmenin kısası gerektirdiği konusunda görüş birliği olmakla birlikte kasıt ve taammüdün karinesi üzerinde görüş ayrılığı vardır. Ebû Hanîfe'ye göre, bir uzvu bedenden ayırabilecek bir silâh veya âlet ile işlenen öldürme fiili, kasten ve amden işlenmiş sayılır. Keskin demir, taş, ağaç ve benzerleri ile bir kimseyi öldürmek gibi. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, ister öldürücü âlet ile olsun, ister ölüme götüren bir eylem ve fiille olsun, işlenen öldürme suçu "kasten" sayılır. Denize atmak, yüksek bir yerden düşürmek ve zehirlemek bunlar arasında sayılabilir. İmam Şâfiî'ye göre, bedene batan veya kesici âletlerde olduğu gibi genellikle ölümü doğurabilecek bir şeyle öldürmek de "taammüden öldürme" kapsamına girer (el-Kâsânî, Bedâyiu's Sanâyi', Beyrut 1401/1982, VII, 233 vd.).

    İslâm hukukçuları yukarıda verdiğimiz ayet ve hadislere dayanarak, kasten öldürme ve yaralamalarda kısasın uygulanacağında görüş birliği içindedir. Ancak, İslâm'da kısas şahsî şikâyete bağlı bir ceza olarak kabul edilmiş, âmme cezası sayılmamıştır. Çünkü kamu düzeni sadece suçlu ile mağdur taraf arasında bozulmuştur. Onlar anlaşır, barışır ve helalleşirlerse Devlet düzenini ilgilendiren sakıncalar ortadan kalkmış olur. Bu nedenle, kendisine karşı müessir fiil işlenen kimse veya ölüm hâlinde, ölenin velisi affederse kısas düşer (bk. el-Kâsânı, a.g.e., VII, 241 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1333, II, 330; Abdulkadir Udeh, et-Teşrîu'l Cinî'l-İslamî, Kahire 1959, I, 79, 663 vd.).

    Kısas affedilince, ayrıca diyet hakkının da düşüp düşmediği, suçlunun rızası olmadan diyet istenip istenemeyeceği konusunda iki görüş vardır:

    Ebû Flanîfe ve İmam Mâlik'e göre, öldürülenin velisi ya kısas ister, ya da affeder. Veli, suçlu ile diyet üzerine anlaşmazdan önce kısas hakkından vazgeçerse, diyet isteme hakkı da kendiliğinden düşmüş olur. İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise; velî seçimlik hakka sahiptir. Ya kısas uygulanmasını ister, ya da kısası affeder ve diyet alır. Affetmenin anlamı kısasın diyete dönüşmesi demektir ve bu, suçu işleyenin rızâsına da bağlı değildir (el-Kâsânî, a.g.e., VII, 241; eş-Şevkanî, a.g.e., VII, 7 vd.; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1986, I, 136, 137).

    Ölen kimseye bedel olarak verilen mal veya nakit paraya "diyet" denir. Bu, öldürülenin mirasçılarına verilmesi gereken mâlî bir bedeldir. Yaralama, uzvu koparma veya sakatlama gibi müessir fiillerde mağdura verilmesi gereken bedele erş adı verilir. Diyet ismi kimi zaman erş yerine de kullanılır. Elin diyeti gibi (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır 1307, V, 504; el-Meydânî, el-Lübâb, Kahire 1374).

    Hz. Peygamber ve ilk dört halife döneminde belirlenen diyet miktarları şu mal veya nakit paralardan birisidir:

    a) Yüz deve,
    b) Bin dinar (miskal) altın,
    c) On veya on iki bin dirhem gümüş,
    d) İki yüz tane sığır,
    e) İkibin koyun,
    f) İki yüz takım elbise (el-Kâsânî, a.g.e., VII, 254; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 504; İbn Hazm, el-Muhallâ, Kahire 1350-1352, X, 759).

    Yaralamaların tazminatı olan erş miktarlarından bir bölümü hadisle belirlenmiştir. Meselâ; el kesme suçunun erş'i, tam diyetin yarısıdır, diş kırmada erş, tam diyetin onda biri kadardır. Prensip olarak; vücutta tek bulunan organlar için tam diyet, çift organların her biri için yarım diyet, dört tane olanların her biri için dörtte bir diyet gerekir. Nass'larda tayin ve takdir edilmeyen durumlarda, tazminatın miktarını hâkim belirler (bk. Eş-Şevkânî, a.g.e., VII, 61 vd.; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 252 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., VIII, 57-58).

    Kur'ân-ı Kerîm'de; "...göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır." (el-Maide, 5/45) buyurularak, ölümün dışında kalan müessir fiillere de kısas hükmü getirilmiştir.

    Hz. Peygamber devrinde bir kadın bir câriyenin dişini kırmış, câriye tarafı diyeti kabul etmeyerek, kısasta israr etmişti. Ashâb-ı kiramdan Enes b. en-Nadr, kısâsen dişin kırılmasına karşı çıkınca, Rasûlüllah (s.a.s); "Ey Enes!. Allâh'ın kitabında ceza kısastır" buyurmuştur. Câriye tarafının suçluyu affettiğini bildirmesi üzerine Allah Rasûlü onların bu affı sebebiyle kazandıkları manevi dereceyi şöyle ifade buyurmuştur:

    "Allâh'ın öyle kulları vardır ki Allah'a yemin etse, Allah onu yemininde yalancı çıkarmaz." (es-Şevkânî, a.g.e., VII, 26, 27).

    Yaralama ve sakatlamalarda kısasın uygulanabilmesi için, suçun kasten işlenmesi yanında şu şartların da bulunması gerekir:

    a. İki yer arasında eşitlik,
    b. Eşitliği sağlamanın mümkün olması;
    c. Daha fazla veya daha eksik bir uygulama ile zulüm yapılmaması.

    Bu çeşit suçlarda af, kısasın diyete dönüşmesini sağlar (bk. el-Kasânî, a.g.e., VII, 297; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 485).

    Mafsalından kesilen veya kesilmediği halde sakatlanan kollar ve bacaklar, kemiğe kadar dayanıp, kemiği ortaya çıkaran yaralarda da kısas uygulanır (Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1976, III, 80 vd.)

    Kasten adam öldürme fiilinden dolayı kısas uygulanabilmesi için şu şartların bulunması gerekir:

    a. Suçu işleyenin âkıl ve bâliğ olması gerekir. Akıl hastası veya küçük çocuk işlediği bir cinayetten dolayı diyetle yükümlü tutulursa da, kısas hükümleri uygulanmaz. Bunların kasten işleyecekleri suç, hata hükmünde olup, bundan dolayı mirastan ve vasiyetten de mahrum olmazlar.

    b. Öldürme fiilinin kasten işlenmesi gerekir. Bir kimseyi hata veya sibh-i amd suretiyle öldüren kimseye kısas uygulanmaz.

    c. Katilin, suçu serbest iradesiyle işlemiş olması gerekir. Öldürülme veya bir uzvun sakatlanması gibi bir zorlama (ikrah-i mülcî) altında işlenen suçlarda, Ebû Hanife ve imam Muhammed'e göre, kısas veya diyet zorlayan üzerine gerekir. Ebû Yusuf'a göre, burada zorlayana yalnız, üç yılda ödenmek üzere diyet lâzım gelir. İmam Züfer'e göre ise, zorlama, kısasa engel değildir.

    d. Öldürülen, öldürenin fer'i, yani çocuk veya torunlarından biri olmamalıdır. Oğlunu, kızını veya torununu öldüren kimse için diyet, ta'zîr ve mirastan mahrumluk gibi hükümler uygulanırsa da, kısas gerekmez. Hadîs-i şerîtte; "Babaya, çocuğundan dolayı kısas uygulanmaz." buyurulmuştur (bk. Tirmizî, Diyat, 9; Dârimî, Diyat, 6; Ahmed b. Hanbel, I, 16, 22).

    Ancak baba, anne, dede ve nine gibi usûlünden birisini kasten öldüren kimse hakkında kısas uygulanır.

    Kısas yoluyla öldürülüp öldürülemeyecek kimseler şunlardır:

    Erkek erkek karşılığında, erkek kadın karşılığında ve kadın erkek karşılığında öldürülür. Hür erkek köle karşılığında ve köle köle karşılığında öldürülür. Yine kâfir, müslüman karşılığında, müslüman zimmî (İslâm Devleti tebeası olan ehl-i kitap) karşılığında ve zimmî zimmî karşılığında kısasen öldürülür. Bir zimmî başka bir zimmîyi öldürse, öldüren daha sonra İslâm'a girse yine kısas uygulanır. Bu konuda görüş birliği vardır. Müslüman veya zimmî İslâm ülkesine (daru'l-İslâm) emân'la girmiş bulunan bir harbî karşılığında öldürülmez. Zâhir (açık, kuvvetli) rivayete göre, müste'men (pasaportlu gayri müslim yabancı) başka bir müste'men karşılığında öldürülmez. Bir müslüman mürted (İslâm'ı terkettiğini ilân etmiş veya inanç bozukluğu nedeniyle dinden çıktığına hükmedilmiş bulunan) bir erkek veya kadını öldürse, öldürene kısas uygulanmaz. Yine dâru'l-harp'te pasaportla bulunan iki müslümandan biri diğerini öldürse, hanefîlere göre, kısas gerekmez. Müslüman, dâru'l harp'te, müslüman bir savaş esirini öldürse kısas gerekmez. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, öldürenin mal varlığından diyeti ödenir. Ebû Hanîfe'ye göre, diyet de gerekmez.

    Büyük kimse çocuk karşılığında; sağlam insan, kör, topal felçli vb. hasta veya sakat kimse karşılığında öldürülür. Ölmek üzere bulunan kimseyi öldürene kısas uygulanır. Yaşamını sürdüremeyeceğini bilmesi de sonucu değiştirmez. İki çocuk arasında kısas uygulanmaz. Çocuğun kastı ve hatası eşit tutulur, iki durumda da yalnız diyet gerekir (el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980, VI, 3, 4).

    Diğer yandan kısasın uygulanabilmesi için öldürülenin velisinin belirli olması ve vârislerin kısas talebinde bulunması da şarttır (Bilmen, a.g.e., III, 68 vd ).

    Yaralama veya sakat bırakmalarda kısas isteme hak ve yetkisi mağdura âittir. Ölüm halinde ise bu hak ve yetki önce öldürülenin vârislerine, sonra da İslâm Devleti'ne aittir. Prensip olarak ölenin mal varlığına mirasçı olan, kısas veya diyetle ilgili haklara da sahip olur. Çünkü mirasçı, ölene insanların en yakın olanıdır (el-Kâsânı, Bedayiu's-Sanayi', Beyrut 1402/1982, VII, 242; el-Fetâvâ'l Hindiyye, VI, 7 vd.; Bilmen, a.g.e., III, 88 vd.)
  • Sihir ya da büyünün insanlık tarihinde fiilen var olduğu, Bâbil döneminden beri bilinip bazı çeşitlerinin uygulandığını biliyoruz. Ancak, sihirbazlar, büyücüler tarafından çeşitli maksatlarla yapılarak bazı etki ve sonuçları iddia edilen, kendilerine diğer insanlardan üstünlük, ayrıcalık, maddî-manevî çıkar sağladığı görülen sihir ya da büyünün insanlar veya eşya üzerinde gerçekten tesiri var mıdır?

    Bu soruya tarihten bu yana açık, net ve kesin bir cevap üzerinde uzlaşılamadığı görülmektedir.

    Sihir başlıca iki kısma ayrılır:

    Bir grubu, sırf yalan-dolan, üçkâğıtçılık, göz boyama ve el çabukluğu, göz bağcılığı türünden şeyleri içerir.

    Diğeri ise, bilimsel, teknolojik bazı gerçeklere dayanır ve bu bilimsel gerçeklerin istismar edilmesi suretiyle ortaya konulan bazı olayları kapsamına alır.

    Bu durumda birinci grup sihir ya da büyünün hiçbir şekilde gerçekle ilgisi olmadığı ortaya çıkmaktadır.

    İkinci grup sihirde ise, bazı bilimsel gerçekler yer almakta, eşya ya da Allah’ın tabiatta yarattığı bazı kanunların özellik ve inceliklerinden yararlanıldığı, bunların kötü maksatlarla kullanılarak şirk ve küfre âlet edildiği görülmektedir.

    Bu açıdan, birinci gruba giren ve aslı olmayan, yalana-dolana dayanan sihrin herhangi bir tesirinin olmayacağı açıktır.

    İkinci gruba giren sihirlerin birtakım bilimsel gerçekleri içinde barındırdığını belirten bazı alimler, bu çeşit büyülerin tesir edebileceğini söylemişlerdir.

    İslâm, sihirle uğraşmayı, büyü yapmayı şirk ve küfür derecesinde bir fiil saymış, bu konuda çok şiddetli bir tutum sergilemiştir.

    Bu açıdan, sihir ya da büyü kitaplarında yer alan ve az çok bilimsel bir gerçeği olduğu ileri sürülen, insanlara ve eşyaya tesir ettiği iddia olunan bu sihirlerin hurafe mi yoksa gerçek mi olduğunu deneyerek, tecrübe ederek ortaya koymaya da cesaret edilememiş, günümüze kadar bu konuda kesin ilmî sonuçlara varılamamış olduğu kanaatindeyiz.

    Kur'an-ı Kerim’de yer alan ayetlerle, bazı hadislere dayanan bir kısım İslâm âlimleri büyünün bir hakikati olduğunu ve tesir ettiğini, bunun şerrinden Allah'a sığınmak gerektiğini söylemişlerdir.

    Mutezileye ve Ehl-i sünnete mensup bazı âlimlere göre ise büyü, gerçek değildir. Sihir diye bir şey yoktur. İnsan hiçbir şekilde, dokunmadan başkasına etki yapamaz.

    Ancak Mutezile ve bazı Ehl-i sünnet âlimlerinin, bir kimseye dokunmadan etki edilemediği görüşünün, devirlerindeki fen ve teknik uygulamaların, çağımızdaki seviyeye ulaşmamış olmasından dolayı, bu şekilde ortaya konduğu da bir gerçektir. Çünkü günümüzde fizikî birtakım yollarla, ses dalgaları, elektrik, kızıl ya da mor ötesi ışınlar kullanılarak eşyaya ya da herhangi bir insana etki etmenin mümkün olduğu anlaşılmıştır.

    Ehl-i sünnet alimlerinden İmam Ebu Hanife, Ebu Bekir er-Razi, İbn Hazm, Ebu Cafer el-Esterebazi’ye göre büyünün aslı yoktur; hepsi göz boyamadan ve insanları aldatıp kandırmadan ibarettir.

    Yine kaydedildiğine göre, Ehl-i sünnet âlimlerinin bir kısmına göre büyü vardır. Bunlara göre, bazı kimseler riyazet, isimlerin ve rakamların özellikleri, efsun ve uzlet gibi yollara başvurarak, başka varlıklar üzerinde etki yapabilecek duruma gelebilirler.

    Cinlerin kötüleriyle temas kurup onlar aracılığıyla olağanüstü şeyleri yaratan yine Allah’tır. Sihirbaz, büyüsüyle bir olayın sebeplerini bir doğrultuda düzenlemeye sevk eder. O isimlere ve rakamlara o özellikleri veren de Allah’tır. Böylece her işin fâili Allah olmaktadır. (bk. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 8/88)

    Sihir konusunu, birtakım saçmalıklardan, asılsız uygulamalardan ve hurafelerden arındırarak Kur'an ve sahih sünnetin ışığında düşünürsek, alimlerimizin de belirttiği gibi, bunlardan bir kısmında gerçek payı olmalıdır.

    Özetle:

    Bazı alimlere göre, sihirin etkisi hayal ve vehimden ibarettir; fiziki bir etkisi yoktur. (Tehânevî, Keşşâf, sihir maddesi)

    İbn Haldun'un da içlerinde yer aldığı birçok sünnî alim ise Harut- Marut olayı, Hz. Peygamber (asm)'e sihir yapıldığını anlatan hadisler gibi delillere dayanarak sihirin maddî etkisinin de bulunduğunu, ancak bunu sihirbazın değil -onun sebepleri yerine getirmesi sonucunda- Allah'ın yarattığını kabul ve ifade etmişlerdir. (bk. Razi, Bakara sûresi, 2/102-103. ayetlerin tefsiri, İbn Haldun, Mukaddime, Vâfî neşri, s. 1147 vd.; Tehânevî, aynı yer)

    Sihir öğrenme ve yapmanın hükmü nedir?

    İster etkili olsun ister olmasın sihir, kötüye de kullanıldığı, psikolojik olarak insanları etkilediği, kontrol edilemez olduğu, Allah'ın kurduğu tabîî düzeni değiştirmeyi amaçladığı, insanların -dinde "sünnetullah" diye ifade edilecek kadar önemli kabul edilen- bilimsel gerçeklere (meselâ bilimsel tedavi yöntemlerine) güvensizlik duymalarına yol açtığı, insanların zaaflarını, dertlerini, korkularını veya ümitlerini sömürmeye ve onları aldatmaya elverişli olduğu, inanca zarar verdiği ve bunlara benzer daha başka sakıncaları da bulunduğu için şiddetle yasaklanmıştır.

    Büyücü veya sihirbazların birçok gizli şeyleri bilebildiği, tabiat üstü işler başarabildiği şeklindeki yaygın inançlar, muteber kaynaklarda İslâm'a aykırı görülmüş, sihri mubah saymanın, haramı helâl saymak anlamına geleceği, bu sebeple de Müslümanın dinden çıkmasına sebep olacağı kanaatine varılmış; ayrıca en yetkili ve güvenilir Müslüman bilginler, bir kimsenin, sihrin haram olduğuna inanmakla birlikte, sihir yapmasının veya yaptırmasının ya da sihre ve sihirbaza inanmasının da büyük günah olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. (Hadisler için bk. Buhârî, Vesâyâ, 23; Müslim, Îmân, 144; Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 10)

    Aslında sihir menfaat amaçlı bir uygulama olduğundan Allah, peygamber ve din gibi kutsal gerçekleri tanımaz; bununla birlikte, ihtiyaç duyduğunda bu değerleri menfaat ve başarı aracı olarak kullanmaktan da çekinmez.

    Bütün bu anlayış ve uygulamalar, Allah'ın irade ve kudretinin üstünde işler başarabileceği iddiasında olan veya öyle sanılan ya da eyleminin içeriğinde böyle bir iddia saklı bulunan sihirbaza Hz. Peygamber (asm)'den, hatta Allah'tan daha büyük değer vermek anlamını ortaya çıkarmakta olup, sihir yapmayı ve yaptırmayı yasaklayan hükmün temelinde öncelikle bu gerekçeler bulunmaktadır.

    Sihir öğrenmeyi mutlak olarak haram sayanlar yanında, yalnızca bilgi sahibi olmak ve koruyup korunmak için öğrenmenin caiz olduğunu söyleyenler de vardır. (bk. İbn Haldun, s. 1157; İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, Kahire, 1959, XII, 335; Günay Tümer, Büyü, DİA, VI, 501-506)

    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet
  • Şimdi senin yorumuna geleceksem güzel kardeşim🙂https://1000kitap.com/Berfin_Ari. Senin yorumuna detaylı cevap verecem ki önceki tartışma konularımızda da bir daha gündeme gelmesin :) Ayrıca akıllarında soru işareti olan şahıslara da belki bi nevi sorularını gidermiş oluruz.
    İslâm'ın kadını tam da hakettiği yere konumlandırmadığını iddia etmek hâşâ Allâh'a ve indirdiği dine noksanlık atfetmek olur ki bu da akıl kârı değildir. Aklı ve düşünme yetisine bizzat kendisinin bize bahşettiği bir yüce varlıktan bahsediyoruz, fakat ondan akıllı olduğumuzu iddia ediyoruz! Erkek ve kadının fıtrat gereği eşit yaratılmamıştır. Aralarında adaletle hükmedilmiştir. Eşitlik, Allâh katındaki değerlerinde mevzu bahistir. Nitekim ayette(iyi hatırlamıyorum hadis de olabilir) de geçtiği üzere, "üstünlük ancak takvadadır."
    Cariyelik o dönem tüm toplumlarda zaten varolan bir durum. Buna rağmen İslâm beraberinde cariyeliği kaldırmamakla beraber Efendimiz aracılığıyla buna teşvik eden çeşitli sebepler inşa edilmiştir. Misâl Beled Sûresi 11-13. ayetlerde Allâh Teâlâ şöyle buyuruyor; "

    فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ وَمَا أَدْرَاكَ مَاالْعَقَبَةُ فَكُّ رَقَبَةٍ. "Fakat o sarp yokuşu göğüsleyemedi. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? O köle âzat etmektir.
    Âyet-i kerîmede geçen "akabe" kelimesi, engin bir vadiden yüksek bir dağa doğru çıkan sarp yokuş anlamına gelir. Hayır yapmak, özellikle bir insanın canını kurtarmak ve her türlü hürriyetten mahrum olan bir köleyi hürriyetine kavuşturmak hiç de kolay bir iş değildir. Onun için bu büyük hayrı başarmak, sarp bir yokuşu göğüsleyip onu aşmaya benzetilmiştir.
    İslâm'ın en yüce gayelerinden biri, bütün insanları kula kul olmaktan kurtarıp Allâh'a kul olmak şerefine yükseltmektir. Bu sebeple İslâm bir takım cezaların ve suçların keffâreti olarak köle âzat etmeyi şart koşmuştur.

    Yine Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
    "Kim müslüman bir köleyi âzat ederse, Allah Teâlâ onun her uzvuna karşılık âzat edenin bir uzvunu cehennem ateşinden kurtarır. Hatta üreme uzvuna karşılık üreme uzvunu da ateşten âzat eder."

    Savaşa giren müşrikler çocuk ve eşlerini savaşa karşı tarafa her ne olursa olsun savaşta geri çekilmeyecekleri mesajı vermek için getirirlerdi. Geri çekildiklerinde de onları almayı düşünmezlerdi çünkü geri çekilme sırasında onlara yük olurlardı .Geride kalan her şey ya esirdir yada ganimettir. Esir alınan kadınlar istekleri doğrultusunda cariye olarak alınabiliyordu. Bu da Kur'an'la sabit kılınmıştır.

    Huri meselesine gelecek olursak eşler cennete birlikte girdiklerinde birbirleriyle tekrar eş olarak dirilebilirler. Bu da iki eşin de hak yolda güzel şeyler yapmasıyla olur. Erkek fıtratı her zaman kadına meyillidir. Kadınların fıtratı buna nazaran daha az meyillidir. Bu yüzdendir ki bir erkeğin mükafatı hurilerdir. Bu demek olmuyor ki kadinlar cennette eşsiz kalacaktır. Aksine kadın dilerse dünyadaki eşi ile cenette de beraber olabilir.
    Biz Rabbimiz katında hiç bir hakka sahip değiliz. Hiç bir şey bize ait değildir. Her şey Rabbimiz tarafından bize bahşedilmiş . Rabbimiz bizim üstümüzde hakka sahiptir ama asla bizim Rabbimizin üstünde bı hakkimiz yok. Böyle bir fiyatta yaratıldık çünkü Rabbimiz bizi böyle yaratmak istedi. Eğer isteseydi bizi bambaşka canlılar olarak da yaratabilirdi ama bizi irade sahibi akılla sorgulanan bir varlık yaptı. O istedi ve yaptı. Bu kadar. Ayrıca burda "din dogmatiktir" düşüncesi ortaya çıkabilir. Din dogmadır tezine karşıyım. Hristiyanlık, Yahudilik belki ama Islam dogma değildir. Dogma sorgulanamamazlık. Her şeyi olduğu gibi kabullenme anlamı taşıyor. Ama Islam sorgulanamamaktan ziyade bir yerden sonra işin hikmetini Allâh'a bırakma, aklın o hükmü anlamada yetersiz kalmasından dolayı bir durumu söz konusu...
    Allah'ın yarattığı her şeyde var ettiği her kanunda bir sır saklıdır. Ve bu sır Allah katında bilinir. Biz her ne kadar akli meleklere sahip varlıklar olsak da her seyi kavrayamayiz. ki imtihanın sırrı da burada ortaya çıkıyor. Ya rabbim ben kavrayabildiğim kanunlara boyun eğiyor buna iman ediyorum ama aklı melekelerimin yetmediği kanunlara da boyun eğip iman ediyorum çünkü sen bilirsin ben bilemem.

    Ve ayriyetten erkeği ve kadını yorumlamadan önce iyi bir fıtrat bilgisine sahip olunmalı. Kadın erkek gibi güçlü bir varlık olsa annelik şerefine nail olamaz ve cennet ayakları altına serilemezdi. Kadın bu yüce mertebeye mazhar oluyorsa şayet tüm zayıflığına rağmen doğum gibi olağanüstü bir durumun başrol oyuncusu olması, ve gelecek nesilleri egiten, daha geniş tabiriyle insanlığı eğiten bir konumda olmasından ötürüdür bu. Şimdiki genel toplumumuzda yaygın olan kadın cinayetleri, kadınlara tecavüz olayları hakkında da bir yorumda bulunacaksam;
    Kadın ve erkek yerini ve haddini bildiği ölçüde yaşanmayacak bu tür olaylar. Iki cins de yerini ve haddini bilmediği için yaşanıyor bugün bu olaylar. Hem bu olayların giderek artması, olaylara sığ bir yaklaşımın sonucu.. Sonuç odaklı bir düşünce yapısından kurtulmadığınız sürece şiddetin önlenmesi imkânsız. Emsalsiz İslâm hukukundaki ölçütlerden biri suçların sonuçlarının yanı sıra sebeplerine de inilmesi ve suça sebep teşkil eden hususlarin ortadan kaldırılmaya çalışılması! Yaşanan cürümlere sebep olarak erkeklerin güçlü oluşunu iddia etmek kadar abes bir şey olamaz. Erkek her dönem güçlüydü. İslam'ın güçlü ve devlet otoritesine hâkim olduğu dönemlere bakmanızı rica ediyorum. Kadına şiddet, tecavüz olayları ne durumda idi??(Önceki yazımda kısmen değinmiştim) İslâm, öncelikle kadına şiddeti yasaklamış, kadınla da sınırlı kalmayıp çocuğa, hayvana, bitkiye, faydalı olan her şeye korumacı kanunlar vesilesiyle engellemeye çalışmış ve en ağır ve caydırıcı cezaları sebebiyle bunu başarmıştır da. Niye çünkü insanı yaratan Allâh Teâlâ ve Subhanehu , kullarını kullarından iyi tanıyor, ona göre de huzurlu ve güvenilir bir toplum için insanoğlunun düşünmeye aklının yetmeyeceği, tabiri caizse gerekli her türlü ekipmanı sağlıyor. Onca ayet ve hadislere, çeşitli ve ağır cezalara rağmen hâlâ şiddet uygulamaya gözü kesen olursa zaten yapıp yapacağına bin pişman edilir; bu durumda malum şahsın bu hâlini gören başkaları için caydırıcı olmuş oluyor. Yani her açıdan Islam hukuku, eksiksiz ve de noksansiz Kadir-i Mutlak'ın bir eseri ve ilâhî yasalar olması hasebiyle yine Allâh Teâlâ gibi kusursuz bir hukuk sistemidir. Ve eğer bahsini ettiğimiz suçların önlenmesi isteniyorsa önce zihinlerimizi ve kalplerimizi İslâm'a döndürmeli, akabinde de İslâm hukuk sistemiyle de toplumun huzurunu taçlandırmalı..

    Umarım yararlı olmuştur...Selametle, sağlıcakla kalınız...🌼🌹
  • İnsanın tabii haklarından ve ihtiyaçlarından biri olan hürriyeti putlaştıran anlayış olarak liberalizm içimize bir hançer gibi saplanmıştır. Allah'ın nazarında bir hiç olan bizim nazarımızda da ahirete gidiş için gerekli bir güzergahtan başka anlam ifade etmeyen dünyayı ve dünyalığı putlaştıran bu anlayış, her gün biraz daha kök salmakta ve bizi, akidemizi kemirmektedir.
    "Ne istiyorsam onu yaparım" şeklinde özetlenebilecek liberal anlayış, devleti bile bir kenara itmekte ve hizmetçi ya da muhafız durumuna getirmektedir. Nefislerinde hoşlanacağı bu düşüncenin bir anda yayılmasında elbette şaşılacak bir şey yoktur. Herkes kendi başına bir devlettir adeta. Ferdiyetçilik abartılmış, İslam'ın ruhu olan cemaat idraki aşağılara çekilmiştir.
    Akılcılık öne çıkmış, iman sahibi insanlar bile ayet ve hadislere karşı cüretkârane bir dille "bana göre" diyerek karşılık verebilmişlerdir.Önceleri ümmetin büyüklerine Ebu Hanifelere karşı ayaklanan liberal kafa, işi sonunda hadislere ve ayetleri uzatmaya götürebilmiştir.Buna rağmen Ramazan'da herkes takva, hacca gidip geçmişi paklamak herkesin hakkı!