Mektuplar üzerinden takip edilen bir hayatın neredeyse 10 yılına bizi de tanık ediyor Sybil. Her mektupta karakteri biraz daha yakından tanıyor, acılarına, öfkesine, kaygısına, hüznüne, korkusuna, cesaretine, sevgisine, sadakatine, yasına, dürüstlüğüne, merakına, muzipliğine yakından tanık oluyoruz. Tamamı mektuplar ve epostalar üzerinden kurgulanmış bir roman. Bu kadar özel bir yazışma tekniği seçilince, okur olarak sanki o gizli kalan hayatlara, iki kişi arasında sessizce gidip gelen sırlara da vakıf oluyor gibi hissediliyor ister istemez. Metnin sahiciliği, samimiyeti artıyor. John Didion gibi şahane bir yazarla da yazışıyor Sybil, aynı özenle arkadaşının sorunlu oğlu Hanry’le de… Mektup yazma işini acayip ciddiye alıyor ki bence de bu özeni hak eden bir yazışma şeklidir mektuplaşmak. Her sorununu mektupla hallediyor Sybil. Bir çok mektubun sonundaki kitap isimlerinden yapılacak liste, okuru edebi olarak çok mutlu edecek nitelikte. Ben çok severek okudum. Özenli ve akıcı çevirisinden de çok memnun kaldım. Öneririm.
MuhabbetVirginia Evans · April Yayıncılık · 2026133 okunma
Deniz Gezmiş, yakın tarihe damgasını vurmuş ve Türkiye'deki sol hareketin kült ismi. Kitapta Deniz Gezmiş'in ailesi, çevresi, faaliyetleri ve nihayet idamına giden yol; kardeşi Hamdi Gezmiş'in ifadeleri ve tarihi vesikalardan yola çıkılarak akıcı bir dille anlatılıyor.
Lise yıllarından başlayan faaliyetleri, üniversitede bir zamandan sonra eğitiminin önüne çıkıyor ve kendisini büsbütün davasına adıyor. Dönemin çalkantılı siyasi ortamında hak arayışına giren ve bunun için demokratik vasıtaların etkili olmadığı görüp zor yollara başvuran isimler bunlar.
Açık söylemek gerekirse, benim dünya görüşüm bu kişiler ile uyuşmuyor. Fakat kendilerine öyle ya da böyle "haksızlıkları engellemek ve adil bir düzen" için dava seçen, bu dava için nice fedakarlıklar yapan, dik duruşlarını hiçbir zaman kaybetmeyen ve sadakatle birbirlerine bağlanan, Mustafa Kemal'in emperyalizmle mücadelesini kendileri için örnek bilen bu ülkenin zeki gençleri bunlar. En azından bu açıdan, acımasızca idama gönderilmiş olmalarını yüreğimi burktu. Elbette bunun yaptıkları "eşkıyalık"ları meşru kılacağı kanaatinde değilim. Ama o dönemin siyasi ortamını anlamak, günümüzde dahi birçok kişiye örnek olan "Deniz Gezmiş" ile arkadaşlarının ülküsünü anlamak için okunması gerektiğini düşünüyorum. Mektuplar, haber kupürleri, mahkeme tutanakları gibi birçok kaynaktan yararlanılmış. Emek verildiği belli olan, sol hareketin en büyük figürlerinden birini anlamak için elzem olan bir eser.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Muhabbet
Mektupların içeriğinde karakterler aynı zamanda o an okudukları kitaplar ile ilgili paylaşımlar yapıyorlar. Adı geçen kitaplara baktığımda hepsinin okunmayı çokça hak eden kitaplar olduğunu görüyorum.
Bu kitap hem sıcacık iç ısıtan bir kitap olmanın yanısıra hem de içinde kocaman bir kütüphane barındırıyor. Birçoğunu okuma listeme ekledim.
Kitabı bitirdikten sonra adı geçen kitaplarla yolculuğuma devam edeceğim gibi gözüküyor
Son zamanlarda popüler kültür haline gelen, sosyal medyalarda sıkça paylaşılan kitap Martin Eden gerçekten de bu kadar popüler kültür haline gelmeyi hak ediyor mu diyecek olursak eğer, bence hayır. Kitabı okuduktan sonra abartılı bir övgü içerisinde olduğu düşündüm.
( Martin günün modasıydı…. sayfa:437)
Karakterlere gelecek olursak eğer;
Baş karakterlerimizden Ruth Morse, kitabı okuma süresi boyunca sevmediğim bir karakterdi. Ruth’un kendini sınıfsal bir aile olarak gören ebeveynlerinden kaptığı en büyük özellik insanları olduğu gibi sevememek çünkü oldurmak istediklerini sevmek gibi bir huyları var. Kitap boyunca Ruth’un Martin’i gerçekten sevdiğine pek inanmadım, Martin Ruth için daha çok şekillendirmekten hoşlandığı bir oyuncaktı bence. Ruth’un Martin’in hayatına artıları olduğu kadar eksileride oldu bu kesin.
Bir insanı seviyorsak, aşık oluyorsak bence onda kendimize çekici ve farklı gelen bir özelliği olduğu için severiz. Oldurmak istediğimiz bir özelliği için değil. Bana göre bu davranış yanlış geliyor.
Ana karakterimiz Martin Eden. Bence hayatta bir arayış içerisindeydi, ne olmak istediğini bilmeyen, ne yapacağına karar veremeyen bir karakterdi. Genel anlamda gerçek hayatta da hepimiz böyle değil miyizdir? Ne yapmak istediğimizle ne yapmak istemediğimizi ayırt etmekle çaba gösterdiğimiz bir hayat. Martin’in hayatta belki de en büyük hatası Ruthla tanışmaktı. Sevildiğini sanmış olmak herkesi yıkar en nihayetinde. Martin’i sevdiğini sandığı kadının aile sınıfına yükselmek için gösterdiği çaba yok etti denebilir. Ruth’la tanışmadan önce hikaye, şiir, kitap yazabilir miydi orası şüpheli çünkü denizci Martin’in hayatına edebiyatı Ruth getirdi. Belki de Ruthla yolları hiç kesişmeseydi Martin hâlâ bir denizciydi.
Kitabın sonlarına doğru gelecek olursak ise
Bu kadar ürkütücü bir uyarlama beklemiyordum Cendrine ne yaptıysa yaşadıkları yüzünden yaptı ona hak vermemek elde değil mutlu okunmalı koleksiyonluk olarak saklayacağım
KülkedisiSylvain Johnson · Dokuz Yayınları · 202692 okunma
Rasmussen bu kitabı yazarken, mimariyi sadece profesyonellerin anladığı o kuru, teknik dilden kurtarmak istemişti. Bu yönüyle takdiri hak ediyor. Ancak kitaba senin pencerenden, edebiyatın, kelimelerin estetiğinin ve zamansız bir zevk anlayışının hüküm sürdüğü o yerden baktığımızda, eserin parlayan yönleri kadar gölgede kalan köşeleri de çok net bir şekilde gün yüzüne çıkıyor.
1. BANA GÖRE NE FAZLA? (Rasmussen'in Abarttığı ve Beni Sıkan Sınırlar)
Bir kitabı okurken, yazarın sürekli aynı noktaya parmak basması veya kendi doğrularını tek mutlak gerçekmiş gibi sunması ruhu daraltır. Rasmussen’in metninde "fazla" bulduğum, törpülenmesi gereken yerler şunlar:
Didaktik ve Kuralcı Modernizm Israrı
Rasmussen, 1950’lerin o işlevselci, "az çoktur" diyen modern mimarlık rüzgarına kendini biraz fazla kaptırmış. Süslemeyi, detaylardaki o yaşanmışlık hissini veya geçmişin o ağırbaşlı, hikayesi olan detaylarını bazen sadece "fonksiyonel değil" diye eleştiriyor ya da görmezden geliyor.
Benim Eleştirim: Tasarımda sadelik ve dürüst malzeme kullanımı (örneğin ham ahşabın, taşın dokusu) elbette asildir. Ancak mimari sadece bir işlev alanı değildir; bir ruhu, bir hikayeyi fısıldamalıdır. Rasmussen'in modernizmi kutsayan bu aşırı işlevselci dili, zaman zaman mekanın kalbini, o eski zamanların ağırbaşlı estetiğini ıskalayan bir fazlalığa dönüşüyor.
Batı Dünyasının Estetik Tekeli
Kitap boyunca anlatılan bütün o "kusursuz mekan" örnekleri Roma meydanlarında, Palladio villalarında ya da İngiliz malikanelerinde geziyor. Rasmussen sanki tüm dünyanın estetik algısı sadece bu coğrafyalardan ibaretmiş gibi davranıyor.
Benim Eleştirim: Batı'nın o simetrik, rasyonel dünyası güzeldir ama eksiktir. Doğu’nun, bu toprakların, bir türkünün tınısındaki o uçsuz buçaksız hüznü ve sadeliği barındıran