Eğer bağlandığın cemiyet bugün olduğu gibi, seni birden ve hiç sana sormadan, sevdiğin işlerinden ayırır, kendi dışına iterse, artik bu yol üstünde sen, kendini kendi iradesiyle hareket eden bir yolcu sayabilir misin? Elbette ki hayır!
Türkiye, hiç şüphesiz ki, birinci dünya harbindeki Türkiye değildi. Birinci dünya harbine on sekiz yaşında bir subay namzedi olarak girmiş ve harbin sonuna kadar en ileri cephe hatlarında harbin bütün havasını yaşamıştım. Baştan başa yaya olarak geçtiğim Anadolunun akıl almaz sefaletini görmüştüm. Yollarda ve cephede Anadolu toprağını ve insanını tanımıştım. O zaman Anadoluda, Adana ve İzmirdeki birkaç derme çatma tesis bir tarafa bırakılırsa, tüten tek baca, dönen tek motör, yanan tek ampul, adına şose denilebilecek tek kilometre yol yoktu. Yiyeceğimiz, giyeceğimiz, kullanacağımız, şekerimiz, ilâcımız, silâhımız dışardan geliyordu. Hattâ bunların bedelleri, birkaç parmakla sayılır ihraç mallarımızdan ziyade, yabancı memleketlerden yapılan istikraz paralarıyle ödeniyordu. Harbden evvel ve harbden sonra İstan-bul ve büyük şehirler, Amerika veya Rus buğdayı yiyorlardı. Hattâ bunlar hazır un halinde gelirdi.
O zaman, başına kanundan evvel şapka giydi diye genç bir gazeteciyi merdivenlerden yuvarlıyan adam, aradan kısa bir süre geçince, ünlü bir müderrisi şapka giymedi diye darağacına verebiliyordu...
Enver Paşanın bir gün, kurultay salonunun bir locasında görünüşü, Şarklı delegeler arasında kaynaşmaya sebep oldu. Paşanın şöhreti müslüman Şarkta bir masal, bir efsane halindeydi. Halkın muhayyilesinde onun «insanüstü» bir varlığı vardı. Bu halkın inanışına göre, o, yeryüzü insanlarından biri değildi. Onun göründüğü her yerde, göklerin alçalması, yerlerin yarılması, büyük ve azametli bir şeyler olması lâzım gelirdi. O, daima her şeyin üstünde ve herkesin üstünde olmalıydı.
Fakat bu kurultayı tertip edenlerce, onun burada galiba sadece görünmesi veya şöylece bir gösterilmesi istenmişti ki, ona başkanlık sahnesinde bile yer verilmemişti. Göründüğü locaya şöylece ve çekinerek sokuldu. Bir köşeye sindi. Bu ise onun aleyhine oldu ve tılsımını bozdu…
Çünkü Şarklının gözünde sahip yahut hüdavend, ancak tapılacak yerde olduğu, hükmünü yürütebildiği zaman bir kudrettir. Put, yere düştüğü gün bütün sihrini kaybeder.
Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din iIkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri namaz sûrelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar.