"Yeri gelince hem herkes gibiyim hem de hiç kimse gibi... İnsanlar beni sadece kendimi onlara gösterdiğim kadarıyla tanıyabilirler, izin verdiğim kadar hayatıma müdahil olabilirler. Ancak kendimi biliyor muyum diye sorguladığımda bilmediğimden eminim. Arayışımda kendimi halen bulamadım. Kim bilir belki de çaba göstermemek en doğrusudur..."diye gelen yoruma, "Öyle deme lütfen. Kendini bilmeden ölen insanlar yüzyıllardır var. Arayanlar buluyor. Herkesin kafasına bir şey düşüp de 'Evreka!' diye bağırıp kendini bilmesi ne yazık ki gerçek olmuyor..." diye cevap geldi.
KARAKÖPRÜ FACİASI VE ÇEKİLEN DAYAKLAR
1- Bir zamanlar (Dicle Kaynağı) isimli mevziî bir gazeteyle İstanbul’da bir gündelik gazetenin temas eder gibi olduğu, fakat gerek bu gazetelerin uyandırabilecekleri aksülâmel, gerekse hâdise üzerinde kullandıkları üslûp bakımından birinci derecede ehemmiyet plânına geçememiş bir hâdise daha vardır ki, keyfî bir emirle kurşuna dizilen 33 vatandaş meselesinden daha mühimdir. Bu, 1937 yılında cereyan eden Karaköprü hadisesidir.
2- Hâdise şöyle başlamıştır: Malûm sene içinde, Suriye tarafından gelen birtakım şakilerin hududumuzu tecavüz ettikleri, etraf ile muhabere vasıtalarını tahrip ettikleri ve Diyarbakır’ın Karaköprü mevkiinde yolcuları soymaya başladıkları haberi yayılıyor.
3- Bunun üzerine bazı mahallî memurlar ve ezcümle Mardin Valisi Fehmi Vural ile Birinci Umumî Müfettiş Abidin Özmen derhal şöyle bir tedip hareketine geçiyorlar: Alâkalı vilâyetlerin köylerinden birtakım masum vatandaşları gelişigüzel topluyorlar ve Mardin’den Diyarbakır’a, Diyarbakır’dan Mardin’e, sanki ifadeleri alınacak ve muameleleri tamamlanacakmış gibi, on dörder kişilik gruplar halinde sevke başlıyorlar.
4- Sevk esnasında jandarmalar bu masumları Karaköprü mevkiinde kurşundan geçiriyor. “Kaçarlarken vuruldular!”
diye bir zabıt tertibi de ihmal olunmuyor.
5- Bu şekilde, sayıları yüzlerce vatandaşı geçen müteaddit kafileler hep aynı pusuya düşürülüyor.
6- Nihayet son on dört kişilik kafile güya Diyarbakır’a götürülürken, sarp bir noktada durduruluyor ve jandarma çavuşu kendilerine haykırıyor: “Abdest alıp namaz kılınız!
Şimdi sizi vuracağız!” On dört vatandaştan ibaret son 14 kurbanlık koyun abdest alırken, rahmani bir kader cilvesi olarak, yol üzerinde birkaç otomobil peydahlanıyor. Otomobil yolcularının içinde bir general, bir de mülkiye müfettişi
Amalya'nın evinin önüne geldiğimde, köşkün girişine doğru uzanan basamakları en son nasıl indiğimi hatırladım. Yıllar önce sadece param yok diye kızını bana vermeyen Mösyö Toledo'yu hatırladım. Bu kadar aşağılandığım bir zamanı hatırlamıyordum. "Defol git buradan. Senden adam olmaz. Önce kendine bak sonra kızıma bakmayı düşünürsün!" diye bas bas bağırıyordu. Başım öne eğik bir şekilde o basamakları inerken ölmekle yaşamak arasındaki farkı sorgulamıştım. İçimden geçen Mösyö Toledo'yu öldürmekti. Ancak o zaman Amalya'ya sahip olabilirdim. Halen neden mösyö diye hitap ettiğime de anlam veremiyordum. Paslanmış bisiklet bahçede öylesine terk edilmiş duruyordu. Amalya'yı bisikletin önüne bindirip saatlerce gezindiğimizi anımsadım. Ne kadar da mutluyduk. En azından ben öyle sanıyordum. İkinci katın penceresindeki kırık camı görünce içimden "Evi soyulmuştur inşallah..." diye geçti. Bir temenni de olabilirdi. Fakirliği o da yaşamalıydı. Yaşadıklarımı Mösyö Toledo da tatmalıydı. Yaseminler açmıştı, kokusunu içime çekip söylene söylene yola devam ettim. Kaderin kime neyi hazırladığını önceden bilseydik adına kader değil beklenti derdik.
Son yıllarda yerli halklar hakkında yapılan etnografık araştırmalar da böyle bir tablo ortaya koymaktadır. Atalarımız aile içinde barışçıldı, dışarıdaysa katil ve yağmacı.
(Bingöl'deki) Sempozyumdaki konuşmacılardan birisi de Ahit TVde programlar yapan tıp hekimi Mehmet Arslan. Arslan haç yasaklanmalı, diyor. Düşüncsilsilesini takip etmek kolay değil ama Bingöl Üniversitesi'ndeki uluslararası sempozyumda yapılan sunumların çarpıcı bir örneği olarak, Arslan'ın şu cümlelerini aktarıyorum:
Bütün Hristiyan dünyası, katili olan Siyonizm'e aşık. Resullerini çarmıha germeye çalışan haça aşık. Ben diyorum ki, bu haç şiddet sembolüdür, yasaklanmalıdır. (...) Aslında bu haç da Siyonizm'in bayrağına yakışıyor, Siyonizm'in bayrağından yıldızı alacağız, oraya haçı koyacağız. Onlara o yakışır çünkü halen öyle devam ediyorlar.
EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Elhamdulillahi rabbil âlemin esselatu vesselamu aleyke ya seyyidel evveline vel ahirin ve ila cemiil enbiyayi vel murselin ve ila cemiil evliyayi vel hamdulillahi rabbil âlemin.
“El hamdu lillâhi rabbil âlemin” diyebilmek için Allah’ın bu ayetteki isimlerini anlamaya çalıştık; ama Fatiha’da geçmediği halde Allah’ı sevmenin, Allah’a imanın önemini, değerini bilelim ve onu nasıl sevmemiz gerektiğini anlamaya çalışalım diye öncelikle Allah’ın Vedud ismini anlamaya çalıştık ve “Allah sevendir. Allah’ın sevmesi bütün varlığın yaratılış sebebidir” dedik. Sonra Allah’ın Hamid ismini anlamaya çalışıp Allah’ın hamid olduğunu, hamda layık olduğunu söyledik.
Fatiha’yı okurken “El hamdu lillâhi rabbil âlemin”(Fatiha /1) dediğimizde ne dediğimizi bilelim diye hamdın ne olduğunu biraz anlamaya çalışmıştık. Şimdi de hamdı kime yapacağımızı, neden yapmamız gerektiğini biraz anlamaya çalışacağız inşallah.
“El hamdu lillâhil rabbil âlemin” derken “Allah âlemlerin rabbidir, hamd âlemlerin rabbine aittir, âlemlerin rabbi içindir” demiş oluruz. Allah hamd etmemizi söyledi. Neden? -Çünkü Allah, âlemlerin rabbidir. O zaman hamdı neden ve kime yapmamız gerektiğini Allah’ın Rab ismi üzerinden anlamamız gerekir. Bunu hep beraber kısaca birkaç ayetle öğrenelim.
Allah Kadir Gecesi’nde indirdiği ilk sure olan Alak Suresi’nin ilk ayetlerinde; İkra’ bismi rabbikellezi halak:(Alak /1) “Oku, ki o rabbin yaratandır” buyurur. Allah seni yarattığı için ona hamd etmen, onu sevmen gerekir. Seni yarattığı için ilk bakışın böyle olmalıdır. Ellezi halak: “O ki yaratandır.” Halakal insâne min alak:(Alak /2) “(O ki) İnsani alakasından yaratmıştır.” İnsanı ilgisinden, alakasından, yakınlığından, sevgisinden yaratmıştır. İkra’ ve rabbukel ekrem:(Alak