"Kimin hayatında yanlış yaşanmış bir aşk yoktu ki?"
Ayfer Tunç kaleminden Aziz Bey Hadisesi can çağdaş'tan ince olmasına rağmen bir solukta okuyup sindirebileceğiniz bir roman değil. Çünkü Ayfer Tunç anlatımı diye bir gerçeklik var. Satır aralarında kendinize bir yer bulmanızda mümkün, aynaya bakar gibi hissetmeniz de. Aziz beye çok şaşkınım... Boşa gecen bir ömür, kayıplar, pişmanlıklar, hayeller, kırgınlıklar, kızgınlıklar belki de pişmanlıklar... Oysa herkes bir kere geliyor bu dünyaya!
"İnsan birini sevmeli hemde çok sevmeliydi..." kabul.
Herşeye rağmen herkese rağmen ...
Peki hayatında bir daha asla telafisi olamayacak kayıplarına rağmen yine de tercih eder miydi?
"Sevildiğini sanmış ve yanılmış olmaktan çok utanıyordu. Ölebilseydi eğer bunu tercih ederdi."
Bundan sonra omuzlarına yüklenecek yükleri olacaktı ama o yine de kendi bildiğini yapacak burnunun dikine gidecekti sonuna dek... Duygu selimiz de burada başlayacak kimi zaman kızacak kimi zaman üzülecek.
özetle...
"Güneşten ağır ağır gölgeye çekilir gibi, pek de anlamadan akşam olur gibi, ışıklı, neşeli bir yüzden kederlere geçti Aziz Bey.
Kederli bir mazisi oldu.
Burnu havada, başı dikti hep.
Başka türlü yaşamayı beceremediyse de, o gece, Haliç’in kirli sularına bakarken anladı ki hep öyle, burnu dik yaşadığını sanmış.
Oysa şiddetle yanılmış.
Ve yine anladı ki hayatı tümüyle bir yanılgıymış."
PEKİ HATA KİMDEYDİ?
Vulcan'ın ÇekiciPhilip K. Dick
Karakterler
William Barris: Romanın ana kahramanı ve Unity sisteminin Kuzey Amerika ayağındaki üst düzey bir yöneticisidir. Başlangıçta sisteme sadık, rasyonel ve görev bilinci yüksek bir bürokrat profili çizer. Ancak Vulcan 3’ün kararlarındaki tutarsızlıkları ve sistemin içindeki yozlaşmayı fark ettikçe, entelektüel bir sorgulama sürecine girer. Barris, körü körüne itaati reddeden ve insanlığın geleceği için statükoyu riske atan "vicdanlı teknokrat" figürünü simgeler.
Jason Dill: Unity’nin Genel Müdürü ve sistemin en güçlü insanıdır. Vulcan 3 ile doğrudan temas kurabilen tek kişi olması ona devasa bir otorite sağlasa da, aslında yarattığı canavarın esiri olmuş bir liderdir. Dill, düzeni korumak ile kendi yarattığı yapay zekanın paranoyası arasında sıkışıp kalmıştır. O, gücü elinde tutmaya çalışırken kontrolü çoktan kaybetmiş olan trajik bir yönetici figürüdür; sonunda kendi sadık olduğu sistemin kurbanı olur.
Peder Fields: Unity sistemine karşı çıkan "Şifacılar" (Healers) hareketinin karizmatik ve gizemli lideridir. Teknolojinin insan ruhunu öldürdüğüne inanır ve daha ilkel ama daha "insani" bir düzene dönülmesini savunur. Fields, sistem tarafından bir terörist veya akıl hastası olarak görülse de, aslında toplumun bastırılmış özgürlük arzusunun sesidir. Hikayenin ilerleyen kısımlarında, aslında sandığı kadar bağımsız bir lider olmadığı, kendisinin de başka bir gücün planının parçası olduğu ortaya çıkar.
Marion Fields: Peder Fields’ın kızı ve sistemin "eğitim" adı altında kontrol etmeye çalıştığı genç kuşak temsilcisidir. Babasının fikirlerinden etkilenmiş, zeki ve otoriteye boyun eğmeyen bir karakterdir. Jason Dill’in onu kendi yanına alarak "ehlileştirme" çabası, sistemin muhalifleri asimile etme arzusunu gösterir. Marion, geleceğin ve değişimin
Byzantion’dan Roma’ya, Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan bir tarih çizgisi.
İstanbul Hatırası eserinde İstanbul’un tarihî yarımadasında işlenen seri cinayetlere konuk oluyoruz. Katil farklı bölgelerde bıraktığı kurbanları ve kurbanların yanına eski İstanbul uygarlıklarına dair sikkeler bırakmasında ki sebep nedir? Başkomiser Nevzat ve ekibiyle birlikte katili bulmaya çalışırken diğer yandan da İstanbul’un Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan tarihsel mirasına tanık oluyoruz.
Bu eserinde katilden çok aslında başkahramanımız İstanbul. Efsanevi İstanbul. İlk cinayet ile Sarayburnu'na; Marmara Denizi, Boğaz ve Haliç’in birleştiği bu nokta aslında Byzantion’un (İstanbul'un ilk adı) kurulduğu yer olarak kabul edilir; yani İstanbul’un doğduğu coğrafyadır. Doğumla başlayan bu sembolik zincir ile şehrin tarihsel serüvenine giriş yapıyoruz.
Bu cinayetler kim tarafından ve neden işleniyor? Katil neye dikkat çekmek istiyor? Amacı tarihi korumak mı, yoksa kendi adalet anlayışını mı dayatmak? sorularıyla baş başa kalıyoruz. Böylece yalnızca bir katil arayışına değil, aynı zamanda vicdan ve adalet sorgulamasına da dönüşmektedir.
Ahmet Ümit'in polisiye ve tarihi harmanlamasını bayılıyorum. Her Ümit romanında İstanbul'u gezme isteği geliyor. Esere de geri dönecek olursak tabii ki Başkomiser Nevzat ve ekibini çok özlemişim. Bölümler kısa ve tempolu oluşu akıcılığı daha da arttırıyor.
Alain Bonfand’in yazmış Soyut sanat metni, açıkça söylemem gerekirse, tam bir hayal kırıklığı oldu. Soyut Sanat takdir edersiniz ki, yorumlanması çok zor bir türdür, keza bayıldığım da söylenemez. Resim sanatında fazla kişisel eserleri sevemiyorum, eser sahibinin yüklediği anlamı kendisi açıkladıktan sonra bir yere koyabiliyorum. Lâkin, muhtevası açıklanmamış binlerce tablo var.
İlkin, Kandinsky, Maleviç ve Modrian gibi soyut resmin öncüleri ele alınmış. Kandinsky’nin soyut sanatı müjdeleyen, o muhteşem Monet tablosunu -Saman Balyası- gördükten sonra kıvılcımlar çaktığını, Modrian’ın neoplastizm akımının -ilkel renkler ve geometrik şekiller arasındaki ilişki- öncülüğünü yapması, Maleviç’in süprematizm -soyut geometriciliği- benimsemesi ve öne çıkarması... buraya kadar her şey güzel, fakat bir yerden sonra ipin ucu kaçıyor. Kitabın resimli anlatım olmaması -hele ki sanat kitabında ise- başlı başına bir sorun iken, art arda sıralanan isimler, Pollock, Rothko vs. gibi sanatçılar hakkında yazılanlar akılda tutulamaz bilgi yığınına dönüşüyor. New York’un modern sanatı çalma gibi önemli konunda dahi boş vermişlik söz konusu. Tavsiye etmiyorum.
Soyut SanatAlain Bonfand · Dost Kitabevi · 201518 okunma
"İnsanların bir zaafları da şu ki, kendileri nasıl bir ruh hâletinin hükmünde iseler, karşılarındakini de aynı tesirlerin altında zannediyorlar." Sayfa 198
Samiha Ayverdi (1905-1993), roman, hikâye, hatırat, tarih türünde bir çok eseri bulunan mutasavvıf bir yazar.
Okumuş olduğum Yolcu Nereye Gidiyorsun isimli eseri ise ilk defa 1944 yılında yayımlanan bir romanı. Burada bir şeyi farkettim: Eser 39 bölümden oluşuyor ve eser ilk yayınmandığında Samiha Ayverdi'de 39 yaşında. Bu, kendisinin bir tercihi miydi yoksa tamamen tevafuk mu bilemiyorum :)
Romanın ana karakterinin ismi Adli. Hikâye, Adli'nin çocukluğundan itibaren başlıyor ve gençlik devrine kadar devam ediyor. Hikâyedeki diğer karakterler; Adli'nin annesi, babası, kardeşleri, amcası, dayısı, yengeleri, arkadaşları, babasının arkadaşları gibi hep en yakınındakiler. Ve bir de Mecbûre, yani Adli'nin sevdiği kız... Hikâye, 19. Asrın sonu ile II. Meşrutiyetin hemen sonrası bir tarih aralığında ve İstanbul'da geçiyor. Arka fonda devrin siyaseti de kısaca yer alıyor. Meselâ Adli'nin amcası padişaha yakın bir şahsiyet iken, dayısı da bir meşrutiyet taraftarı bir ihtilalci olarak yer alıyor.
Adli, çocukluğundan itibaren sevmek ve sevilmek ihtiyacını hisseden ve bunun derdini yaşayan bir kişi. Peki çevresi onun bu ihtiyacına karşılık verebiliyor mu? Bu sorunun cevabı romanın içinde.
Eserin dili gerçekten muazzam. Samiha Ayverdi'nin daha önce okuduğum eserleri de yine dil ve üslup hususunda dikkat çekiciydi. Eserin akıcı bir metin olduğunu söyleyebilirim.
Velhasıl romanın isminden de anlaşılacağı üzere biz insanlar istisnasız bir şekilde birer yolcuyuz. Peki nereye doğru gidiyoruz? İlk başta ölüme doğru. Peki sonra? Zâten asıl mesele de bu sonrası. Bu sonrayı düşünerek, dert ederek yaşayabiliyor muyuz? İşte bu da
II. Bayezid döneminde, Haliç’in iki yakasını birbirine bağlayacak bir köprü yapılması için önce Leonardo da Vinci’den çizimler istenir. Çizimler II. Bayezid’in çok hoşuna gider; fakat mühendisler projeyi uygulanabilir bulmaz.
Bunun üzerine gözler ondan yaklaşık yirmi yıl daha genç olan Michelangelo’ya çevrilir ve İstanbul’a davet edilir. Michelangelo aslında kendini her şeyden önce bir heykeltıraş olarak görür. Ancak İtalya’da Papa II. Julius’la da ciddi anlaşmazlıklar yaşamaktadır. Bu yüzden İstanbul daveti onun için hem yeni bir başlangıç hem de adını böylesine büyük bir yapıyla ölümsüzleştirme fırsatı gibi görünür. Ve köprü için çizimlerin başına geçer.
Fakat gönül ferman dinlemez…
İstanbul’da bir aşka tutulur.
Aşk, kıskançlık, entrikalar… Belki de sanatçıyı en çok besleyen duygular bunlardır; ama onunki biraz daha başka; alev alev yakan, insanın içini kemiren imkansız bir aşk.
Bu sırada Michelangelo köprünün muhteşem bir çizimini yapar. Ancak mühendisler köprünün ayaklarının güçlendirilmesi gerektiğini söyler. Tam o sırada yaşanan korkunç bir olay ve bu aşkın yarası, onu derinden sarsar. Ve sonunda İstanbul’u terk eder.
Orta Çağ Avrupa’sından Osmanlı İstanbul’una uzanan bu hikâyede köprü fikri ne kadar da manidar: Hem iki yakayı birbirine bağlayan hem de iki medeniyet arasında kurulan görünmez bir geçit.
Tarihi bir kurgu olarak okuması inanılmaz keyifliydi. Neresinin tarih neresinin kurgu olduğunu yazar kaynaklarıyla da işaret ediyor. Ayrıca diline gerçekten bayıldım; diğer eserlerini de okumak için şimdiden heyecan duyuyorum.