Yaşamı kavrayabilmek için önce yaşamdışını anlamamız gerekir.
Parlak evrenimizin, uzayın sonsuz karanlıkları içinde yüzüp duran minicik bir ışık zerreciği olduğunu bilincimiz almıyor. Bilincimiz, evrendeki kendi yerimizle başlayacak ve kendimizi piramidin en tepesine yerleştirecek şekilde düzenlenmiş. Daha birkaç yüzyıl önce, Kopernik devrimine kadar, Dünya'nın evrenin merkezi olduğunu, Güneş'in ve bütün yıldızların Dünya çevresinde döndüğünü düşünüyor ve buna kuvvetle inanıyorduk. Şimdi bunu saçma buluyor, bunu cehaletimize ve Kilise'nin bilim karşıtı geleneğine veriyoruz. Cehaletimizden toplumsal yapıyı sorumlu tutuyoruz. Kendimizi suçlamak aklımızın köşesinden geçmiyor. Kendimizi önemsemek, kendimize tapınmak gibi son derece bize has bir özelliği görmezden geliyoruz. Tabii bu kendimizi beğenmişliğimizin altında, bir tür olarak kendimize duyduğumuz güvensizlik yatıyor. İnceleme, gözlemleme ve soru sorma yeteneğimiz var evet, hatta güneş ve ay tutulması ya da Halley kuyrukluyıldızının gelişi gibi bazı olayları da önceden kestirebiliyoruz, ama yine de emin olduğumuz çok az şey var. Bir tane mi yoksa binlerce evren mi olduğu dahi tartışma konusu. Meraklıyız, ama bilinmeyenden de müthiş korkuyoruz. Bu yüzden, kurttan korkan bir koyun sürüsü gibi, belirli bir tür bilinci içinde birbirimize sokuluyoruz. Bilinmeyenle ilgili bazı sorulara kulaklarımızı tıkıyor, bu gibi soruları bastırıyor ve kendi önemimizi tekrar tekrar vurgulayarak huzura kavuşuyoruz. Türümüze has bu megalomani, korkudan kurtulma gücü veriyor bize. Bu sahte güç duygusu homo sapiens'in aşağılık kompleksine kapılmasını önlüyor....