Sâkıy, kerem et, aklım başımda değil; hiçbir şeye al- dırış etmemek bağıyla bağlanmış ayağım.
Şarap sun; çünkü bu dert, çâresiz bir dert; söz denizininse kıyısı, bucağı yok.
Bu uçsuz, bucaksız deniz dalgalanmasın mı? Söylemiyeyim mi ben? Sen insâf et.
Şarap nûrunu esirgersen, gönül ayını bulut altında gizlemiş olursun.
Paramparça olmuş gönlümüzden kork; ipek kumaşını, ipek elbisesini, ateşimizden sıçrıyan kıvılcımlardan sakın.
Başımda, kenarı görünmiyen heves denizi dalgalanmada; sözden ne çıkar? Sözden ne çıkar? Söz dediğin bir ne- festen ibârettir; bir solukta söylenir gider.
Sâkıy, yardım et bana; muhtâcım ben, lâyığım bu yardıma; gam pazarında gamı beğenmişim; onu almıya niyet etmişim ben.
Bana nice söz söyleme parası gerek ki gam cinsinden dilediğim şeyleri alayım.
Söz söylemek, ama sarhoşluktan, düşkünlükten, kırık- dökük hâlden bahsetmek gerek.
Şarap sun ki söz sona erişti; gam sermâyesi tükendi.
Müşkil olan da șu ki daha başlarken, sır díbâcesi bile düzenlenemedi.
Ey letâfet gülü, şarap sun bana; hem de ne anlatıyorum, bir sor.
Mâná meclisinin şarap sunan sâkıysi, bu neşeyle rüh bağışlamaya koyuldu.
Yäni Hüsn'un özlemi artti; günden güne ay gibi, onun da gönlü kan olmıya yüz tuttu.