Yazdığım fedakârlık hikâyesinin özeti şu: Bir çocuğun kardeşi çok ağır hastalanıyor. Çocuk buna o kadar çok üzülüyor ki, her gece yatağında “Onu öldürme Tanrım. Kardeşimin yerine beni öldür!” diye dua ediyor. Bir gece rüyasında kocaman bir dev geliyor, “Fedakârlık dileğin kabul olundu, kardeşinin yerine seni alıp götürmeye geldim,” diyor. Çocuk, “Ben bunu fedakârlık olsun diye söylemiştim, beni alma!..” diye ağlayarak yalvarmaya başlıyor. Öyle çok bağırıyor ki rüyasında, annesi uyanıyor, “Yavrum, rüyada korktun mu? Üstün açık kalmış da korkulu rüya görmüşsün. Haydi uyan yavrum...” diyerek çocuğu susturuyor.
Bu hikâyeyle, fedakârlıktan ne anladığımı acaba anlatabildim mi? Fedakârlık olsun diye yapılan fedakârlıkla alay etmek istemiştim.
Öğretmenimiz ertesi gün de başka bir fedakârlık hikâyesi anlattı. Bir yoksul çocuk, hasta annesine ilaç almak için hırsızlık yapıp yakalanınca, başka bir çocuk suçu üstüne alıyor, işte hikâyenin özeti bu.
Yine bilgiçlik ediyor demesinler diye, kendi yorumumu açıklamadım. Ama bu hikâyede budalalık, fedakârlık sayılıyordu.
Yine arkası gelmiyor. Belki aklıma gelir diye, o mısrayı bir daha, bir daha baştan alıyorum. Ama tam “ananın” kelimesine gelince, iğnesi takılmış plak gibi tekliyorum. Titrek, ağlamaklı sesle “ananın... ananın...”
– Oğlum, dedi, şiir yoldan geçen herhangibirisine bir adres sorulur gibi okunmaz. Sesini yer yer titreteceksin, alçaltıp yükselteceksin. Heyecanlı yerlerde haykıracaksın. Kimi yerde tatlı bir fısıltıyla, kimi yerde aslanlar gibi kükreyerek okuyacaksın. Sonra, sol elini beline dayayıp, sağ yumruğunu ileriye, havaya doğru uzatacaksın. Mısraların sonlarında “hey”ler var ya, işte orda “hey” derken, hızla ayağını yere vuracaksın.