Susuzluğumu hayattayken dindirecek kadar cömerdim ben
Öğreneceksin yarın öldüğümüz zaman hangimizin çok
susamış olduğunu
Görüyorum ki malına kıymayan bir cimrinin mezarıyla
Zevküsefaya düşkün bir müsrifin mezarı aynı
İkisinin de mezarı üzerinde birer toprak yığını var
Ve üst üste dizilmiş sert ve geniş düz taşlar
Görüyorum ki yüce gönüllü insanları seçiyor ölüm
Tamahkar pintilerin ise en has mallarını
Görüyorum ki her gece eksilen bir hazinedir hayat
Ve tükenecektir er geç zamanın eksilttikleri
Firdevs’in hayatının doğrusal bir çizgide ilerlemediğini, o çizginin bazen uzun kesintilere uğradığını, karanlık boşluklarla dolduğunda, bazen en diplere inip görünmez olduğunu, bazen de ölçüsüzce yükseldiğini çok sonraları öğrenecektim. Bu kaotik gelgitlerin, kendi içinde tutarlı bir yanını aramak beyhude bir çabaydı. Bir gün onu mutluluktan ağlatan şey, ertesi gün öfkeden delirtebiliyordu. Ruhsal anaforlarına şahit olanlar arasında onun delirmeye yaklaştığını düşünenler az değildi, oysa Firdevs‘in ölümcül bir mantık silsilesi vardı; kendine has, sürprizlerle dolu, sarsıntılı ve dolambaçlı.
Wittgenstein'a gõre kültür, yalnızca cografi olarak sınırlandırılmış bir ülkeyi ifade etmeyip, bir "yaşam biçimi" anlamına gelir. Bu ifade onun için vazgeçilmez bir kavrama dõnüşür. Yaşam biçimini, kendine has bir kurulumu olan, oldukça belirli kodlara cevap veren insani bir yapı olarak tanımlar...Dili, yaşam biçiminin dışında düşünemeyiz. Yaşam biçimi degişirse, ona eşlik eden dil de degişir. Kelimelerin ve hareketlerin ifade ettikleri, içinde bulundugumuz yaşam biçiminde aynı degildir.