Sâdi Şirazî 'ye sormuşlar; İnsan nedir? “Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe..” “Bir damla kan ve bin bir endişe..” demiş.
Bundan âlâ biyografi düşünemiyorum.
Anlaşılan artık hayatı kendimiz tecrübe etmek yerine, o tecrübenin izini satın alıyorduk. Hem de başkalarının canı pahasına. Bizimle beraber eskiyip ağaran kotları değil de, başkalarının hayatına mal olanları giyiyorduk. Kot kumlama işçileri, daha "yaşanmış" görünen pantolonlarımız olsun diye, silikozis hastalığına yakalanıp birer birer ·öldüler. Hala ölüyorlar. Bilerek ya da bilmeyerek onların ömrünü üstümüzde taşıdık. Size ağır gelmiyor mu? Bana geliyor.
Yanlış, gerçek yanlış, daha doğrusu beni, bizi buralara getiren yanlış neredeydi sevgilim? Seni açıklamaktan hâlâ kaçındığım bir umut adına aramamda mı? Hep böylesi bir aşkı yaşamaktan yana, bitmek tükenmek bilmeyecek bir özlemi içimde sürekli olarak geliştirmemde mi? Kendi kendimi kandırma düzeneğimi en büyük umutsuzluk anlarında bile harekete geçirebilme alışkanlığında mı? Ya da her şey bir yana, bir yanlış yok muydu bu işin sonunda, yoktu da her hüsranı, olası bir ilişkinin, beklenesi, biraz da istenilesi bir ilişkinin biraz da doğal bir sonucu olarak mı görmek gerekiyordu? Sorular, sorular sorular.
20. yüzyılda uygarlıktan hakiki kopuş olarak deneyimlediğimiz şeyin ne olduğu açığa çıkmıştır: 'Barbarlığa geri dönmek' değil, zamanın standartlarına göre kendisini 'uygar' addeden bir ulusun bütün olarak ahlaken çökme ihtimalidir bu ve kesinlikle yenidir, bundan böyle de hep var olacaktır." Holokost, Gulag, Kızıl Kmerler'in Kamboçya'daki Ölüm Tarlaları, Ruanda'daki Tutsi soykırımı, Srebrenitsa katliamı ya da Ebu Gureyb'de yaşananlar, biz insanların her zaman hesaba katılması gereken bir güç olduğumuzu, bizi nefret ve şiddete eğilimli kılan içgüdülerin hiçbir zaman tamamen uykuda olmadığını ve Adorno ile Horkheimer'ın bir zamanlar ifade ettiği gibi "tamamen aydınlanmış" bir toplumun bile her zaman ahlaki patlamanın eşiğinde olduğunu kesin bir biçimde kanıtlanmıştır.