Bir dağın insanı sevebileceğini, onun bir gönlü ve yüreği olduğunu, bir ruh ve mana taşıdığını Peygamberimizin Uhud Dağı için söylediği “Uhud bizi sever biz de Uhud'u severiz” hadisini işittiğimde anlamıştım. Dağların insandan önce emanete muhatap olduğunu duyduğumda ise, varlık-yokluk, canlı-cansız vb. kavramların içi boşalmış âdeta yeniden dolmuştu... Varlığı idrak ettiğini, bilgiyi bildiğini, zamanı ve mekânı anladığını iddia eden insanın dağları, bulutları, gök kubbeyi, toprağı, suyu anlayıp anlamadığına bakın!... Tecelli ve tezahürü, isim ve sifatları varlıkla irtibatı ile bilmek gerek... Varlığı gözüyle değil gönlüyle hatta varlığıyla müşahede etmeyen göremez ve anlayamaz çünkü. Artık biliyordum ve emindim ki hiçbir dağ yalnizca “dağ” değildi... Dağ; sığınılan, konuşulan, sohbet edilen, varılan, erilen, gidilen, bilinen, sevilen bir yerdi...