• Muhtemelen gün geçtikçe daha çok eksilecek, daha çok şeyi yad edeceğiz. Şarkılar içimize oturacak, çıktığımız çocukluk ağaçlarından  bir bir düşeceğiz. Bir şeyi hatırlamak bana hep üzücü gelir. Bakabilmek varken halen oysa. Peki ya hayat tamamen buysa?
  • Yuh...Eğer hayat buysa,
    Bu ahmakça uykuysa...
    Bana kim sokulduysa
    Hadi dedim, hadi git! ..
    Sabahattin Ali
    Epub, Kurbağanın Serenadı
  • 🎶DRAMA🎶
    Kavuşamayanlara hasret diyorum İstanbul'a kasvet çöküyor 
    Henüz olacakları bahsetmiyorum İstanbul'a nefret çöküyor 
    Ölüyorum ah sonuç arama selam verdiklerim yine havalı 
    Sızıyor sevda damlıyor başımıza gaflet tavanı bu bir drama 
    Kadehler havada meyhanenin en yaşlı duvarında yaslanıyorum 
    Hassas dumanım biten ölüyor ama kadehler diri gözlerim aksak 
    Mezeler iri bodrum katta ne ölünür di mi? 
    Eski aşklarına içiyor biri yazık her şeyi yeniden yaşıyor gibi 
    Sevgi mi? Artık kamyon ardı yazılarda 
    Aşk lüks mekan içinde pahalı kahveler adını ağaçlara kazımazlar 
    Sen tatlı gör ama acı pastan, paran bitincede acımazlar 
    Erkek deli kadın hasta bu romanda herkes barınakta 
    Nerede miyim? Bilmiyorum kendime bir köşede rast gelirim 
    Pırlanta aşkı doğrulamaz aşk içerde yaşanıyor kafası derin 
    Bu ülkenin en gerçek aşklarını benden dinliyor caddelerin 
    Belki de buna bir son veririm bir konserde beni katlederim


    Kendimden verdim, derdinden aldım 
    Yapamıyorum, artık düştüğümde kalkamıyorum 
    Herkesin aklında tek bir soru 
    Nedir hayatın zoru 
    Yaşıyor gibiyim yaşamıyorum


    Dostuna sırt verip ölmek gibi yok 
    İstanbul'a bak hüzün estiriyor 
    Kimsenin niyetini bilemiyorum 
    Fazla samimiyet yüzü eskitiyor7 
    Öfkem diri ama demleniyor 
    Birileri sabrımı test ediyor 
    Kimisi de mahçup öldü hayalleri 
    Boğazın ortasına defnediyor 
    Seviyorum deyip aldatıyorsun 
    Bu gece de yıkılıyor arzuların 
    Dikişli kalbinin sevgi dışında 
    İşe yaramaz tabi pansumanı 
    Dertlice düşünüyor sigarası elinde 
    Balkonun ucunda çek dumanı 
    Bu gece de tek dost yan duvarın 
    İhanet olunca son durağın 
    Yine sorun var koy gitsin dedi dolduralım 
    Ölüyorsan iyi öl bana ölme kendin için öl tek kuralım 
    Bir sigara bir hayat sen bir sigara bile değmezsin hadi çek zulanı 
    Aşk buysa ben almayım ahali ahirete dek yine tek duralım 
    Ne oldu bardağın taşıyor mu bar kızı bakma öyle beni tanıyor musun? 
    Kaç sene geçti ki fakirlik gururdur hala aşkı para sanıyor musun? 
    Ne oldu bar kızı kolunda rolex ve fiyakalı birileri arıyor musun? 
    Pis bedenin bir çok erkeğe teslim cüzdanlarını da sarıyor musun?
  • Yuh... Eğer hayat buysa,
    Bu ahmakça uykuysa...
    Bana kim sokulduysa:
    Hadi dedim, hadi git!..
  • Bu yaşadığım iğrenç olayın etkisinde kaldım. Bu sebepten ötürü 1000Kitap platformuna bir süre giremedim. Sonuna kadar okumanızı ve paylaşmanızı rica ediyorum. Bu tür insanlar gün yüzüne çıkmalı.

    Başımdan geçen trajikomik bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ailemi ziyaret etmek için memleketime geldim. Ailem ile vakit geçirmek, bana oldukça iyi geldi. Ta ki anlatacağım bu hadiseyi yaşayana ve tanık olana dek.

    Eve akşam misafir gelecekti. Yemekler hazırlanıp, sofra kuruldu. Yemek yenildikten sonra, çay ikramını yaptık. Hasbihal ortamı yavaş yavaş kurulmaya başladı. Sohbette günlük hayatın zorluklarından bahsedilmeye başlanmıştı. Ben ise konuşulanları pür dikkat dinliyor ve suskunluğumu korumak için kendimi frenliyordum. Dinlerken çileden çıkmam an meselesiydi. Eleştiri yapan kişi yani; misafir olarak gelen komşumuz o kadar sıkıntı çektiğini vurguladığı halde, konuyu dönüp dolaştırıp dine bağlıyordu. Tevekkül nedir bilmiyordu.

    Konuyu öyle taraflara çekti ki, alçaldıkça alçaldı kurduğu cümlelerin paydası altında. Dilinden şu bağnaz cümleler çıktı: “Bu ülkeyi bölenler bu komünist ve dinsiz gençler… Bunların hepsini asmak lazım. Geçmişler Nazım Hikmet gibi bir vatan düşmanını savunuyorlar. Allah ıslah etsin bunları.” Artık sabrım taştı ve konuşmalara dahil olarak başladım konuşmaya. Evvela şunu söylemem gerekiyor, sürekli dinden dem vuruyorsunuz ama dinin bütünleştirici ve ayrım karşıtı tutumunda bihabersiniz. Bunları söyledikten sonra lafın arasına girip, konuşmaya yeltendi. Lakin izin vermedim. Ben sizi uzun bir süre dinledim, aynı tutumu ve anlayışı sizden de bekliyorum.

    Sözlerime devam ettim. Dinin takvası altında insanları yargılamak, iğrenç bir hadisedir ve ayrımcılık yaparak toplumu sınıflaştırmak mide bulandırıcı bir eylem. Bana göre ağzınızdan çıkan bu sözlerin hepsi lafügüzaf. Hakkımda ne düşündüğünüze de biliyorum. Dini gizli yaşadığım için bana her türlü yaftayı yapıştırdınız. Çünkü ben sizin gibi dinim ile övmedim hiçbir zaman kendimi, daima içimde ve gizli olarak yaşadım. Okuduğum kitaplar yüzünden beni yargıladınız.

    Çocuğunun doğum gününe hediye olarak, kitap gönderdim. İçinden neler geçirdiğini de biliyorum, Pahalı hediyeler göndermedim. Güzel kıyafet, pahalı ayakkabı, saat göndermediğim için, zihninden şunları geçirdin: ‘Parası olduğu halde, kitap göndermiş cimri ve pinti adam.’ Bunların hepsini hissettim ve gerçek olduğu kanısında en ufak bir şüphem yok. Bunları dinlerken bukalemun gibi renk attı, çünkü sözlerimde en ufak bir yanlış yoktu ve hepsi yaşanmıştı. Mesela sizin evinizde televizyon var değil mi? ‘Evet var.’ Diye yanıtladı. Çok güzel, peki size ve ailenize ne kattı bana bir örnek verin. ‘Haberleri izliyoruz, Türkiye’den haberimiz oluyor işte.’ Başka ne kattı? Diye sorduğumda ııııııılamaya başladığı görünce, sözlerime devam ettim.

    Televizyon ve medya insanı köleleştirir. Düşünme ve sorgulama yeteneğinizi elinizden alır. Medya insanları oyalamak ve susturmak için vardır. Maalesef ailemin yaşadığı evde de var lakin benim evimde yok ve hiçbir zamanda olmayacak. Size göre hayat sabah uyanıp işe gidip, sonra akşam eve gelince televizyon karşısına geçip vakit öldürmek mi? Eğer hayat buysa, siz çoktan ölmüşsünüz ve beden diye ölü bir can taşıyorsunuz vesselam. Ben size ailemi kurunca, yaşayacağım evi anlatayım. Belki biraz canınızı sıkacak ama olsun yine de anlatayım.

    Evimde televizyon olmayacak. Büyük ekran LCD televizyonlara vereceğim parayı kitaplar için harcayacağım. Boydan boya raflar yaptırıp, kitaplar ile dolduracağım. Eşimle beraber kitap okuyup, düşüneceğiz ve sorgulayacağız. Eğer nasip olur bir evladım olursa, kitap kokusunu küçük yaşlardan itibaren ciğerlerine dolduracağım. Susması ve ağlamaması için, eline telefon ve tablet yerine yüreğimi ve sevgimi vereceğim. Oyunlar oynayacağım onunla. Kitap okuyacağız beraber. Onunda fikirlerini önemsediğimi, küçük yaşlardan itibaren idrak etmesi için elimden gelen gayeyi göstereceğim.

    Diyorsunuz ya: ‘Çocuklara ayıracağımız, vakit yok.’ Televizyon karşısında boş boş geçirdiğiniz vakitleri aklınıza getirin. O vakitleri evladınıza ayırın ve sonra bir köşeye geçip değişimi izleyin. Gelelim benim en şaşırdığım ve sinir olduğum noktaya. Nazım Hikmet'e oturduğunuz yerden atıp tuttunuz. Sağdan soldan işittiğiniz duyumlar ile eserlerini okumadan ona ‘vatan haini’ yaftasını yapıştırdınız. Son derece cahilce ve alçakça bir tutum bu. Yazarlar ülkenin en önemli değerleridir. Sizin sevdiğiniz bir yazar var mı? Diye sordum. ‘Tabi var dedi. Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek var.’ Çok güzel dedim ve sözlerime devam ettim. Size Necip Fazıl’dan bir şiir okuyayım eğer müsaade edersiniz. ‘Oku dedi, kibirli bir ses ile.’

    Başladım okumaya;
    “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket, bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
    ve ipek bir halıya benziyen toprak,
    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu davet bizim...

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...”

    Nasıl buldunuz diye sordum. ‘Çok güzel dedi ve devam etti. Ne de güzel yazmış üstat Necip Fazıl.’ İşte bu cümle benim bu tür insanlara nasıl acıdığımı ve üzüldüğümü bir kez daha yüzüme vurdu. Çünkü bu vatan sevdası ile yanıp tutuşan şiirin yazarı, Vatan haini diye yafta yapıştırdığı Nazım Hikmet’ti. Yazarını söyleyince kanının donduğunu hissettim. Ve sözlerimi şöyle bitirdim. Bu ülke ne çektiyse okumadan, düşünmeden ve sorgulamadan harekete geçenlerin yaptığı, davranışlar ve sergilediği tutumların yarattığı o iğrenç etkiden çekti.
  • Felsefi düşünce bir hayat ve yaşama tarzı öngörmüş olsa bile, asıl, şartlara müdahale etmekten sakınan insanlara zihin idmanı yaptırıyor.Fakat bu zihin idmanı çoğu kez hayata yansımıyor.İnsanı sadece hayallerle (illüzyonlarla) uğraştırıyor.Onu nihayet vehimlere götürüyor.Vehim, aklın kendi icadı olan fantezilerle, illüzyonlarla uğraşmasından başka bir şey değil...Buysa yerinde sayarak yürümek gibi bir şey.Ya da pandomim:Hayat yerine hayatın taklidi.Bu taklit ne kadar başarılı da olsa, hayatın kendisi değildir.