Lale Devri ve Patrona Halil İsyanı
Bugün, Lale Devri’nin günlük hayatını tahayyül edenler, muhteşem bir lüks içinde zevk u sefa, hatta sefahat sahneleri görürler. Kendini böyle âlemlere kaptırmış bütün devletliler gibi bu büyük adam ile yâranı da gaflete düştüler, halk derdiyle meşgul olmadılar; ihtişamın yanı başında sefalet ve ıstırap içinde kıvrananların sayısı gün günden arttı. Ayaktakımı kinle, orta tabaka gücenik, yâran arasına girememiş bazı büyükler de hasetle İbrahim Paşa ve yakınlarının devrilmesi için fırsat gözler oldular. İbrahim Paşa, bir de siyasî hata işledi, o sırada dahilî iğtişaşlarla buhranlı bir devir yaşayan İran üzerine bir sefer açarak başına bir şark harbi gailesi çıkardı. Harp masrafları da aşağı ve orta tabaka halkın ve esnaf ile tüccarın sırtına yüklenince şikâyetler sokak, kahvehane, han ve hamam sohbetlerine girdi. Şarktan kötü kötü haberler gelmeye başlayınca gayri memnunların sesleri daha yükseldi. Bu sesler devletlilerin çırağan eğlencelerinde ve helva sohbetlerinde en seçkin hanende ve sazendelerin toplandığı meclislerde işitilmedi. İbrahim Paşa ve yâranı halkla temaslarını kestikleri için büyük şehirdeki bu kaynaşmayı göremediler. Mesela Tebriz İranlılar tarafından alındığında, serdar kaçmış, oradaki 80 000 Türk askeri başsız kalmıştı. Devrin bir yazarı Abdi Efendi anlatıyor. “Baş gidince ayak payidar olmaz. Bu asker de piyade, süvari; zelil ve sergerdan Tebriz’den çekilirken Kızılbaşlar geçecekleri derbentleri tutmuş, bir kısmı da artlarından yetişmiş, ceng ü kıtal ede ede şerbeti şahadeti nuş etmiş, ancak dörtte biri çıkıp gelebilmiştir” diyor. Bu kötü haberler, İbrahim Paşa ve yâranının düşmanları ağzında tellendi pullandı. “Düşman Tebriz’den çıkan şu kadar bin yeniçerinin burunlarını, kulaklarını kesmiş, kiminin gözlerini oymuş ve öyle bırakmış, bunlar
Sayfa 345·Kitabı okudu
Cilt -2
BÜYÜK HINT-TÜRK IMPARATORLUĞU ZAMANINDA HINDISTAN’DA TÜRK MEDENIYETI Hint imparatorlarınını’nın en büyüğü şüphesiz Ekber’dir. Pek büyük bir kahraman ve idareci olan Ekber, Hint imparatorluğu‘nun gerçek kurucusu sayılır. Ekber devrinde Türk devleti, her alanda Hürriyetçiydi. O vakit devletin resmi dini İslam diniiydi . Ekber, dini devletten ayırarak bütün dinleri eşit şekilde himaye etti ve vicdan hürriyetini sağladı. Bütün hint milletleri daha çok ısındırmak maksadıyla hiçbir rahip sınıfı kabul etmeyen ve temiz ve sade bir hayattan başka hiçbir şey istemeyen özel bir din ile meydana getirmişti. Vedaları ve Mahabbarata ve Ramayana gibi Hindu edebiyatının şaheserlerini Sanskritçe‘den Farsçaya ve Urdu diline çevirmekle ilme pek büyük hizmet etmiştir. Ekber’in idari ve toplumsal alanlarda yaptığı reform da pek önemlidir . Yaptığı kanunlarla yakın akrabalar arasında evlenmeyi, özellikle çocukların evlendirilmesini yasakladı. Zamanında yapılan vergi esasları bugün bile geçerlidir. Devlet gelirlerinin esasını oluşturan arazi vergisi mükemmel bir şekilde kondu; verginin miktarı toprağın zenginliğine, verimine ve tahsis olunduğu ziraatın türüne göre kondu. Cihangir ve Şahcihan zamanları , Hindistan’da maddi yönlerden Türk medeniyetinin en yüksek devridir. Zamanlarında mimari ve Türk minyatür ve resim sanatları da çok ilerlemiştir. Şah Cihan’ın , 1631’de ölen karısı Mümtaz mahal için yaptığı Tac Mahal türbesi dünyanın engüzel mimari eserlerinden biridir. Evrenkzip ile her alanda gerileme başlar. Ekber zamanından beri Müslüman Türk ve Hindu unsurların anlaşmasına dayanan siyaset bırakıldı; bağnazlık siyaseti takip edildi. Bu ise görüldüğü üzere raçputların ve Mahratların isyanı ve devletin parçalanmasıyla sonuçlandı. Mimari eserlerinde, Hindu ve İran Türk etkilerinden
Sayfa 341·Kitabı okudu
Reklam
"Yüreğinin götürdüğü yere git "
Birgün yollarımız ayrılsa da ve ben bir yerlerdeysem, Seni görme olanağım olursa boşa geçirilmiş bir yaşam gördüğüm her sefer nasıl üzüldüysem Öyle üzüleceğim, aşk yürüyüşünü tamamlamamış bir yaşam hüzünlendirir. Kendine dikkat et. Hayatta yanlışların yerine doğruları “koymak istediğinde bunu anımsa. Yapılacak ilk devrim… insanın kendi içinde yapacağıdır. Evet ilk ve en önemli devrim budur. İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken Ne istediğini hayattan ve insanlardan ne beklediğini bilmiyorken Bir düşünce uğruna savaşmak yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir. Hayatını basitleştirme ve ucuz zevkler uğruna harcama onu. Hayat ilkbaharda dağlarda ki karların erimesi kadar çabuk sona erer. Anlamadan bitiverir. Yaşadığımız her saniye bize bahşedilmiş birer mucize olsa gerek . O kadar ki geri alınması ve tekrar yaşanması olanaksız. Bunu bil ve her sıkıntılı anında bunu anımsa. Acıları ve üzüntüleri hayatının büyük bölümüne yayarak kendini yıpratma. Dolu dolu heyecanla severek sevilerek yaşa. Sevmekten ve çok sevilmekten korkma. Sevmek en yüce değer; ölesiye uçsuz bucaksız sevmek. Sevilmek de bir o kadar sevmenin güzelliği sevilmenin ızdırabında, Sevgisizliğin sızısı da içimizde saklı. Bir gün arkana baktığında ki o gün mutlaka Gelecek tüm benliğini pişmanlıklar kaplamasın. Yapamadıklarının pişmanlığı ile değil yapabildiklerinin hazzıyla yapılan yanlış nedir bilir misin? Hayatımızın ve hayatımızda yer eden insanların hiç değişmeyeceğini sanmaktır, Trenin ray değiştirmeden sonsuza kadar gideceğini düşünmektir. Oysa kaderin hayal gücü bizimkinden renklidir. Artık çıkış yolunun kalmadığını sandığın bir durumda umutsuzluğun Zirveye vardığında, rüzgar hızıyla her şey değişir, alt üst olur ve Bir andan ötekine geçerken kendini yeni bir yaşantının yeni insanların
Edebiyat & Roman
Türk Destanının Tasnifi
– I – Millî destanlar, tarihi vak’aları tasvirden ziyade milletin yüksek millî duygularını in’ikâs ettiren, tamamıyla ve yahut az çok tarihe müstenit bir ideal âlemi gösteren halk edebiyatı eserlerinden ibarettir. Millî destanlar (épopée) meselesini ciddi surette tetkik edenler Fransız (Roland), Alman (Nibelungen Lied), Rus ve Hintlilerin destanlarından ziyade Eski Yunan (Odyssée ve İliade), İran (Şehnâme), Fin (Kalevala), Türk Kırgız (Manas) destanlarını esas edinmişlerdir. Çünkü bu sonuncular destanların en epik olanlarıdır. Bu yoldaki tetkiklerden Alman âlimlerinden Niese’nin Yunan destanlarına, Steinthal’in Finlere, Radloff’un Türklere ve bu yıl ölen Th. Nöldeke’nin de İran destanlarına ait eserlerini nazarda bulunduruyorum. Bunların tetkik ettikleri destanlar (Türk müstesna) mezkûr kavimlerde millî vahdetin idrak edildiği bir devirde bir millî şair tarafından tanzim edilip tam ve muayyen bir kül şeklini almış olan eserlerdir. Homer, Firdevsî, Finli Lönnort zamanının münevver adamları olmakla beraber asırlarının ileri gelen millî halk şairleri idiler. Destanların bu zikrolunan üç millette görülen mükemmel ve muayyen şekli umumiyetle bu gibi destanların teşekkülünde geçirilmesi icap eden tekâmül safhalarının mahsülüdür. Destan tertibine tab’an mütemayil olan bir millet muhtelif devirlerde ve yahut o milletin daha birleşmiş olmayan muhtelif kısımları uzun zaman zihinleri işgal eden vâkıalar, maceralı dahili hayat geçiriyor. Yahut heyecan verici bir dini ve fikri hayat an’anelerine malik oluyor. Bütün bunlar da o cemiyetin halk şairleri (“Aöde’îer) tarafından büyük ve yahut ufak destan eczası (Episode lieder) şekli verilerek söyleniyor. Kendisinde hakiki destancılık (Epik) tekâmül edene kadar bu millet, ciddi medeni tesire kapılmamış olduğu bir devirde kendisinin
Cemal Oğuz Öcal (1913-1971), İstanbul Erkek Öğretmen Okulunu bitirir (1935). Öğretmenlik yapar. Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümüne girer. 3 Mayıs 1944 Turancılık olaylarında Serdengeçti ile birlikte tutuklanır; okuldan kaydı silinir. Berat edince 1947'de öğretmenliğe döner. Heceyle milli, hamasi şiirler yazar. Serdengeçti ile önceden başlayan dostluğunun 3 Mayıs 1944 olayları sırasında geliştiği sanılmaktadır. Başlıca eserleri: Yurttan Sesler (İstanbul 1939), Türk Geliyor (Uslu Ozan takma adıyla, İstanbul 1944), Ata Sevgisi (Uslu Ozan takma adıyla, 1946), Savulun Kızıllar Gençlik Geliyor (Uslu Ozan takma adıyla, Eskişehir 1949), Türk çocuklarına Millî Şiirler (Eskişehir 1951, İstanbul 1956), Her Şey Vatan için (Eskişehir 1953), Kıbrıs'a Seferim Var (İstanbul 1958), Ramazan Şiirleri (İstanbul 1960), Eyüp Sultan’ı Ziyaret (Uslu Ozan takma adıyla, İstanbul 1960), Olan Oldu Bizlere (Uslu Ozan takma adıyla, İstanbul 1960, 1962), Yavrularımıza Okul ve Bayram Şiirleri (Uslu Ozan takma adıyla, İstanbul 1960), Vatan Bahçemizden Sesler (İstanbul 1967), Bir Millet Şahlanıyor (İstanbul 1968), Sarıköy'de Yapılan ilk Yunus Emre Töreni ve Solmaz Çiçekler. Cemal Oğuz, Serdengeçti dergisinde en çok şiiri yayımlanan şairdir. Toplam 160 şiirin 27'si ona aittir. Onu 18 şiirle Osman Yüksel takip eder. Üçüncü sırada yer alan üç şairin 6'şar şiirinin yayımlandığı göz önüne alındığında Cemal Oğuz'un dergideki ağırlığı daha iyi anlaşılır. Serdengeçti, heceyle ayaküstü her konuda manzumeler yazabildiğini söyleyerek ona “vezin ve kafiye tüccarı” diye takılsa da, 32 dergisinin hemen her sayısında şiirlerini yayımlayarak değer verdiğini göstermiştir. Bununla birlikte, Serdengeçti'nin işaret ettiği nitelikte manzumelerin sayısı da az değildir. Cemal Oğuz şiirlerinde Âşık Fedâi ve Uslu Ozan
Biraz önce, Ekim Devrimi'nin güçlü bir slogan eşliğinde yürütüldüğünden bahsetmiştik: "Fabrika İşçinin, Toprak Köylünün". Emekçi halk, bu slogana kayıtsız şartsız, çok açık bir anlam yüklemişti; yani, devrim tüm endüstriyel ekonomiyi doğrudan işçilerin denetimine, toprak ve tarımı da köylülerin denetimine verecekti. Bu sloganlardaki adalet ruhu ve kendiliğinden eylemlilik, kitlelerin en etkin bölümünü devrimden hemen sonraki gün yaşamı bu sloganlar temelinde düzenlemeye hazır hale getirmişti. Pek çok şehirde, sendikalar ve fabrika komiteleri fabrikaların yönetimini ve ürün üzerindeki denetimi ele ge­çirmiş, mal sahiplerinden kurtulmuş ve fiyatları kendileri belirlemeye başlamışlardı. Ancak tüm bu girişimler, çoktan devlet haline gelmiş olan Komünist Parti'nin demir disipliniyle karşılaşıyordu. Devrimci kitleyle omuz omuza yürüyen ve onların en radikal, sık sık da anarşist sloganlarını sahiplenen Komünist Parti, koalisyon hükümeti devrilir devrilmez, ansızın eylemliliklerinin yönünü değiştirerek iktidara geldi. Ekim sloganlarının içeriğini oluşturan her şeyle beraber emekçi halkın kitle hareketi olan devrim, bu noktadan itibaren parti için sona ermişti. İşçi sınıfının asıl düşmanı olan sanayi ve tarım burjuvazisi yenilmişti. Kapitalist rejime yönelik mücadele ve yıkım dönemi sona ermişti; başlayan yeni dönem komünist, proleter inşa dönemiydi. Bu noktadan itibaren devrim ancak devlet organları tarafından yürütülebilecekti. İşçiler sokakların, fabrikaların ve atölyelerin efendileri iken ve yeni iktidarı göremeyen köylüler kendi yaşamlarını bağımsızca dü­zenlemeye çalışırlarken, ülkenin içinde bulunduğu koşullardan tehli­keli sonuçlar çıkabilirdi, işçi ve köylüler, partinin devlet aygıtlarında­ki rolünü altüst edebilirlerdi. Bütün bunlar mümkün olabilen her araç­la,
Sayfa 34