Uzun zaman önce, ortaokuldayken okumuştum Siyah Lale'yi. Hapishanede siyah lale yetiştirmeye çalışan bir adamın hikayesi olarak kalmış aklımda. Yanlış hatırlamışım veya okuduğum zamanlarda kitabı yanlış anlamışım. Bu umudun, aşkın ve azmin; hayatın olanca acımasızlığına rağmen dürüst kalabilen insanların hikayesi.
Kitabımız üzücü, gerçek (doğrusu günümüzde bile gerçek olabileceği için daha fazla üzücü) bir olayla başlıyor: Cumhuriyet'e uyum sağlayamayan Hollanda halkının tekrar kraliyet rejimine dönmek istemesiyle. Bu uğurda gözünü bile kırpmadan dönemin başbakanı ve kardeşini katleden yobaz halkın desteğiyle Prens Williem van Oranje tahta çıkıyor. Başbakanın kardeşi, Fransız hükümetiyle yaptıkları önemli yazışmaların yer aldığı mektupları katledilmeden önce vaftiz oğluna, Cornelis de Witt'e emanet ediyor. Bu mektupları hiç açmamasına, varlığını bile unutmasına rağmen ve değil siyasetle, gündemle hatta diyebiliriz ki hayatla ilgilenen biri olmayan Cornelis, bu yazışmalardan ötürü mahkum ediliyor. Cornelius'un ilelebet mahkum ilan edildiği ancak idam edilmediği anları yazarımız o kadar temiz ve güzel anlatıyor ki..
"Ölüm için yeterince suçlu değildi ama özgürlük için fazlasıyla suçluydu." (sf.90)
Cornelius'un en büyük, daha doğrusu tek zevki laleler. Son birkaç yıldır; ucunda büyük bir para ödülü ve daha da önemlisi yüksek prestij olan kusursuz, pürüzsüz bir siyah lale yetiştirme yarışması için sabırla lalelerinin rengini koyulaştırmaya, o mükemmel siyahlığa ulaşmaya çalışıyor. Ve buna mahkumiyeti hatta idam kürsüsü engel olamıyor.
Kitabı, Cornelius'u, Cornelius'un aşkı Rosa'yı ama en çok da laleleri çok sevdim. Bu yüzden lalelerin adına Cornelius'un dile getirdiği dizelerle incelememi sonlandırmak istiyorum:
"Bizler yeryüzünün damarlarında akan gizemli
Ateşin