• 384 syf.
    ·19 günde·7/10
    Sefillik, insanoğlunun ortak kaderi...

    Sefilliği değerlendirirken nereden baktığınıza bağlı olarak anlamı ve önemi değişir. Eğer görünür haliyle yani maddi yokluk olarak ele alırsanız, tanımlanmasında pek zorluk çekmezsiniz, yokluğun acı veren hali ya da insani ihtiyaçların yaşamsal bağ haline gelmesi durumu olarak değerlendirebilirsiniz. Ancak bunun dışında kişilik sefilliğini veya vicdan sefilliğini ele alırsanız o zaman biraz daha terlemeniz gerekecektir. Çünkü bunları değerlendirirken değer yargıları işin içine giriyor ve durum gerçekten bir çıkmaz oluşturuyor; bir toplum için ya da bir kişi için bir davranış, bir durum çok normal karşılanabilirken, farklı bir toplum veya farklı bir kişi için bu durum veya davranış çok iğreti gelebilir. İşte bu şartlar altında, herhangi bir şey için bu çok kötü bir şey veya bu çok iyi bir şey demek, o kadar da kolay değil maalesef. Tabii ki bütün bunları göz önünde bulundurarak ve iyi niyet çerçevesinde doğrularımızı veya yanlışlarımızı dile getirebilirsek, insanlık adına ortak paydada buluşabiliriz, zannımca....

    Şimdi maddi sefilliği detaylı bir şekilde ele almak istiyorum. Tabii ki Jan Valjan, Kozete, Marius ve her türlü sefilliği bünyesinde barındıran Tenardiye'nin kulaklarını çınlatarak... Hikayemiz aç kalan çocukların karınlarını doyurmak için bir ekmek çalma girişiminde bulunan ve sonrasında 19 yıl hapise mahkum olan bir kişinin hayat hikayesi üzerine kurulmuştur. Öncelikle bu sefilliğin sorumlusunu bulmak lazım, peki sorumlu kim?: El-cevap, 'kişinin kendisi'; olabilir mi? Olabilir, dünyada yaşanan çağa göre, o kişinin bulunduğu toplumun maddi varlığına göre veya kişinin tercihen bunu arzulamasına göre, olabilir. Bunun dışında hiçbir şekilde kişinin kendisi sorumlu olmaması gerektiğini düşünüyorum; diğer bir cevabımız 'bir bireyi olduğu toplum'; ilk üç şart veya despot bir yönetim söz konusu değilse, kesinlikle toplum bu sefilliğin sorumlularından biridir. Son olarak 'yönetim'; eğer ilk üç şart söz konusu değilse, her hâlükârda bu sefilliğin en büyük sorumlusu yönetimdir. Ne acı ki, suç ve cezayı belirleyen de bu yönetimdir.

    Her şeyden önce şunu bilmemiz gerek belli bir adalet sisteminde kazançlar oluşmuyor yani zengin "hak" ederek zengin olmuyor. Farklı işleri bir tarafa bıraksak aynı işi yapanlar arasında bile eşit ücret söz konusu değil, ki serbest ekonomi sistemi denilen bu sömürü ortamında çalışarak sefillikten kurtulmak da her zaman için mümkün değil. Öyle bir sistem ki, biri hafif parmağını oynatırken milyonlar kazanır diğeri tüm vücudunu ortaya koyar buna rağmen aç kalır. Bu sorun maalesef tüm devirlerde yaşanan bir sorundur, çağımıza özgü de değil, o çağa özgü de değildi. Devlete karşı nasıl ki bireyin görev ve sorumlulukları varsa, devletin de vatandaşına karşı sorumlulukları olmalıdır. Her ne kadar anayasalarda veya insan hakları bildirgelerinde sosyal devlet anlayışları yer alsa da, uygulamaya gelince bunları görmek o kadar da mümkün olmuyor. Yani sen, Jan Valjan'ı aç bırakarak ona hırsızlık yapma diyemezsin. Çünkü bu artık onun için yaşamsal bir bağ haline gelmiştir yani bu şartlar altında hırsızlık yapma demek, öl! Demenin farklı bir şeklidir. Denilebilir ki, rekabet ne olacak. O zaman ben de diyorum ki rekabet, lüks için olmalıdır.

    Bir ülkede eğer birileri sefil bir halde yaşıyorken diğerleri lüks hayatın seviyeleri arasında yarışıyorsa, emin olun o ülkede dini inançlar da işlenmiyor, sosyal devlet anlayışı da işlenmiyor, insan onuruna saygı da işlenmiyor demektir....

    Bir diğer sefillik çeşidi ise kişilik sefilliğidir. Bu tür sefillik zengin kişide de olabilir fakir kişide de. Ancak zengin kişideki (Jillenorman) kişilik sefilliği çoğu zaman toplum tarafından renkli bir kişilik olarak değerlendirilip, hoş karşılanabilir. Yani bir anlamda bu çirkin davranış biçimleri o zengin kişilerin hakkı olarak değerlendirilir. Bunun yanında kişilik sefilliği yoksul kişilerde (Tenardiye gibi) ortaya çıktığında, toplum tarafından ancak o zaman ele alınıp çirkin bir vasıf olarak değerlendirilir. Hatta toplum içinde zamanla bu maddi sefillik ile birleştirilip, çirkinlik ifade eden hal olarak değerlendirilebilir ve bu da maddi olarak sefillik yaşayan insanların toplum tarafından antipatik bir hale gelmesine neden olabiliyor...

    Son sefillik çeşidi ise vicdan sefilliğidir. Vicdansızlık da aynı zamanda bunun içinde bir parça olarak değerlendirilebilir.. Bu sefillik çeşidini Marius'da görüyorum. Eğer vicdan ayrım yaparak acıyorsa, o zaman bu sefilliği taşıyordur. Örneğin bir çocuk işkenceye maruz kalarak öldürüldüğünde bu çocuğun kimliğine göre vicdanınız sızlıyorsa o zaman sizde vicdan sefilliği vardır. Ya da yolda arabayla geçerken yaşlı bir insana acıyıp arabanıza almanızda o kişinin kimliği rol oynuyorsa veya zulüm gören bir topluluğun sizin ırkınızdan olup olmadığına göre acıma hissi sizde peydah oluyorsa, vicdanınız sefilleşmiştir demektir.

    Bizde uyandırdığı bu sefillik bilincinden dolayı Victor Hugo'ya teşekkür edip, başka bir konu olan damgalanma mevzusunu değerlendirmek istiyorum. Bir eser klasik hale geliyorsa muhtemelen taşıdığı mesajlar direkt olarak insan benliğine aittir ve bunlar iyi yansıtılmıştır. Sefiller'in taşıdığı bu mesajların günümüzde de canlılığını koruması onun neden klasik olduğunun cevabıdır.. Damgalanmak, toplumsal bilinçsizliğin ortaya çıkardığı en acımasız durumlardan biridir, desem, herhalde abartmış olmam. Yani Sefillerdeki kürek mahkumunu bir tarafa bırakıp günümüze gelelim. Bir kişinin ismi bir şey ile anılması, o kişinin linç edilmesi için yetiyor. Bilinçsizlik diyorum, neden? Çünkü şöyle bir çelişki söz konusu, diyelim toplum söz konusu yargı sisteminin hakkaniyetine inanıyor; yargıda iki şeyden biri çıkar doğal olarak, bu ya söz konusu kişinin masumiyetliği ya da mahkumiyetliğidir eğer yargı o kişinin masum olduğuna karar vermişse siz halen neden suçlu muamelesi yapıyorsunuz, yok mahkumiyetliğine karar vermişse ve bunun için bir cezayı uygun görmüşse, o zaman da o cezanın infazıyla kişi aklanmış olur dolayısıyla ona yine farklı bir muamele yapamazsınız. Yok eğer söz konusu hukuk sistemine güveniniz yoksa o zaman bunların hiçbirinin bir anlamı yok, zaten güvenmiyorsunuz verdiği kararların da bir önemi olmaması gerekiyor. Zaten Sefiller'de de değinildiği gibi insan hep aynı kalmaz, bazen öyle değişimler söz konusu olur ki, o linç ettiğiniz insanlar, insanı erdemlerin en üstünü sergilemeye başlarlar...


    Ve son olarak da 'Javer'in şahsında görev disiplinine değinmek istiyorum. Bazı insanlar vardır resmen görevlerine tapıyorlar, görev başında babalarını bile tanımaz hale geliyorlar, -burada bir parantez açayım yanlış anlaşılmasın babasını tanımamak tarafsızlık anlamında ise bu güzel bir davranıştır, takdire şayandır, ancak görevin forsundan kaynaklanıyorsa bu bir tür kişilik bozukluğudur.- bunlar toplumun ihtiyacını giderecek bir açığı kapatmak değil, bir tür fantezi yaşıyorlar görevlerini yerine getirirken, görevin olanaklarından faydalanarak keyfi kurallar icat ederler, ülkemizde yaşanan birkaç olay örnek olarak verilebilir, tabii bu olaylar keyfi uygulamalara örnek teşkil edecek mahiyette, sevgilisiyle arası açılan savcının polislerle yurdu basması, halı saha anlaşmazlığında savcının öğretmenleri karakola götürmesi gibi. Diğer taraftan da disiplinin abartılmış hali söz konusu buna da polislerden örnek vereceğim sağlık ocağında doktor ile tartışan yaşlı adamın yere yatırılıp ters kelepçe takılması neticesinde adamın kalp krizi geçirip ölmesi gibi... Elbette görevlerimizi yapacağız ama bunu kişiselleştirmeden, toplumun yararını düşünerek en uygun şekilde yerine getirmeye çalışmalıyız.

    Bağlılıktan oluşan sevgi, vefa, aşk, ölüm, adanmışlık gibi diğer konuları da görebilirsiniz, eğer okumak isterseniz Sefiller'i
  • 616 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10
    Masalla gerçeği ayırt edebilecek okurlara… diye başlıyor bu seferki romanımız. Bugüne kadar Azra Kohen'in herhangi bir kitabını okumamıştım ve Aeden benim için bir ilkti diyebilirim. Ne zaman vakit bulup Ankara Olgunlar caddesinde ve diğer kitabevlerinde yenilikler ya da aradıklarım için bakınsam, Fi, Çi, Pi üçlemesini görüyordum. O kırmızı, mavi ve yeşil kapakları ile hep dikkatimi çektiler raflarda, ama bir türlü ele alıp okuma fırsatım olmadı. Ne bileyim, belki içimde yerli yazarlara karşı sanki bir güvensizlik mi hâkim desem, yoksa yabancı yazarların kalemine olan hayranlık mı desem inanın bende buna bir türlü karar veremiyorum?! Fakat bu sefer itiraf etmeliyim ki, Azra Kohen, beni kalemi ile gerçekten etkiledi ve bende kitabını okurken masalla gerçek arasında git gel yapmadım değil. Kısacası, okumamış olanlar için şunu gönül rahatlığı ile ifade edebilirim ki, kesinlikle okuyabilirsiniz ve okumalısınız da. Unutmadan: Aeden Fi, Çi, Pi üçlemesinin devamı değildir ve diğer kitaplar ile aralarında bir bağlantıda kesinlikle söz konusu değildir. İlk Fi, Çi, Pi üçlemesini seri olarak bir kitap sayan Azra Kohen, şu an okumuş olduğum Aeden adlı ikinci kitabını yayımlamıştır. Genel olarak vermiş olduğu demeç ve bilgilendirmelerde de, 9’a yakın kitap çıkartmayı planladığını ifade etmektedir.

    AZ BİRAZ KİTAP HAKKINDA.
    Kitabı elinize aldığınızda, içerik olarak dolu dolu geçen 611 sayfa vereceğiniz parayı gerçekten hak ediyor. Kabartma baskı kapak, dünyamız, Aeden ve hafifçe serpiştirilmiş diğer gezegenler ile birlikte siyah zeminde hoş bir görüntü oluşturuyor. Klasik kesimin dışına çıkılarak hafifçe yumuşatılmış köşeleri de farklı bir hava katmış kitabımıza. Benim için tasarımı da içeriği kadar hoş ve güzeldi diyebilirim. Romanda, biz insanların yaşamakta olduğumuz gezegenimiz dünyayı nasıl da hor kullanmakta olduğumuzu ve aslında genlerimizde taşımakta olduğumuz vahşi, vandal duygular ile hareket ettiğimiz anlatılmaktadır. Son derece etkileyici ve başarılı bir şekilde kaleme alınmış olan bu kitap, Destek Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

    AEDEN KONUSU
    İnsanlar tarafından henüz keşfedilmemiş ve evrimde ileri seviyede bir canlı türünün ve farklı canlıların hep birlikte paylaşmakta olduğu gezegendir Aeden. Burada yaşayan tüm türlerin kendi aralarında telepati ile anlaştığı, tükettiğini her şeyi tekrar üretebilmenin en büyük ihtiyaç ve temel olarak görüldüğü, kendisi dâhil diğer türlere zarar vermenin düşünülemeyeceği bir cennettir Aeden. Teknolojik anlamda ve bilimsel açıdan da biz insanlardan üst seviyededirler Aedenliler.

    “İçinde Çi bulunan her şey kişi olma hakkına sahiptir.” S.20

    Surza ve Baruh Baba’nın büyük oğludur Sonje. Diğer asıl karakterimiz Numi ise vakti zamanında kendilerine emanet edilmiştir. Numi, psikolojik olarak kendisini bu gezegende yaşayanlardan farklı hissettiği için tüm bedenini kumaşlar ile örterek ve teninin açıkta kalan kısımlarını çamura bulayarak saklamaya çabalayan güzel bir kızdır. Numi’nin Aeden’de tek uğraşısı ve takıntısı Sonje’nin ta kendisidir.

    Numi, romanın ilerleyen bölümünde, annesinin Dünya adlı bir gezegenden olduğunu öğrenir ve vakit geldiği düşünülerek, Baruh Baba’nın da müsaadesiyle Sonje ile birlikte dünyaya gelirler. İşte buradan itibaren, biz okuyucular da romanda olan karakterlerimizin gözünden biz ''insansılar'' ile tanışma fırsatını buluyoruz. (İnanın, okurken bugüne bildiğim, gördüğüm ve hayatta yaşadığım çoğu şeyi sorgulamadım değil. Bu noktadan itibaren kitap adeta bize ders verir nitelikte devam ediyor ve içimin daraldığı, resmen burkulduğu bölümler oldu). Geldikleri bu cennet gezegende (dünya’da) yaşanan olumsuzluklardan dolayı ayrı düşseler de, ikisi de içgüdüsel olarak gidişata ve sisteme karşı aynı amaç uğrunda savaş verirler. Dünyamıza ilk geldikleri yerdeki yoğun ve kirli hava nedeniyle neredeyse nefes alamaz hale gelirler. Bu ''insansı''ların kalabalığını ve bu devasa taş yığını yapıları görünce hemen Aeden’e geri dönmek isterler. Tabiatının özünde doğadan, akarsulardan ve ormanlardan oluşan bu cennette neredeyse tek bir ağacın dahi kalmaması ve gezegende yaşayan bu ''insansı''ların tüm bunlara duyarsız ve kayıtsız kalmaları ikisini de korkutur. Kendi cennetleri Aeden’e geri dönmek isteseler de, bu teorik ve teknik olarak hemen mümkün değildir. Her ne kadar bu ''insansı''ların yaşadıkları ve kendi elleri ile mahvettikleri gezegene karışmak istemeseler de, her ikisi de deneyimledikleri bazı olaylardan dolayı kalmak ve savaşmak zorunda kalır. Roman, biz insanların kendimizi bildiğimiz ve bir nebze olsun geliştirdikten sonra dünyamıza (cennetimize) aklımıza gelebilecek her anlamda neler yaptığımızı ele alıyor.

    Her canlının içindeki enerjiden daha kutsal, daha önemli, daha korunması gereken hiçbir şey yoktur evrende diye öğrendik... S.240

    ROMAN HAKKINDA KİŞİSEL YORUMUM
    Aeden romanımız, gidişat olarak ilk başlarda okuyucuyu sıkabilecek ve ağır ilerleyen bir kitap diyebilirim. Fakat biraz sabrettiğinizde, o ağır bölümleri geçtiğiniz zaman sizi bekleyen akıcı bir roman bulacağınızı kesinlikle ifade edebilirim. Bu güzel hikâyemiz, daha öncesinde hiç bilmediğimiz, bizlere çok uzak (aslında içgüdüsel olarak hep düşlediğimiz) bir yerde başlıyor. Belki de daha önce duymadığımız birçok terimler, haberdar olmadığımız türleri okuyacağız. Bu bilgileri okurken, öğrenirken kitapta bize aktarılan terminolojiden sıkılmazsak ve bu sayfaları atlamadan okuyarak geçersek, ilerleyen sayfalarda sürükleyici ve etkileyici bir hikâye biz okurları bekliyor olacağına emin olabilirsiniz.

    Gerilemenizi istemiyorum! Bu çıkmaz sokaktan çıkıp geleceğe gitmenizi, olmanız gereken şeye, İNSANA dönüşmenizi istiyorum! S.462

    ''Bir Dünya Hikâyesi'' ve ''Masalla gerçeği ayırt edebilecek okurlara…'' başlıklarıyla dikkatimizi çeken Aeden’i okurken, içinde bulunduğumuz dünyamıza başka bir gözle bakacağımıza ve yazım tarzı ile yaşadığımız bu düzen, gidişat hakkındaki soruların zihnimizi meşgul edeceğine eminim.

    "Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına emin olduğunda, hiçbir şeyin bilindiği gibi olmadığını keşfetmeye başlarsın." S.601

    İnsan olabilme seviyesine ve erdemine erişememiş varlıklarız biz "insansı"lar. Yaşamakta olduğumuz gezegeni (dünyamızı) adeta bir cennet bahçesine çevirebilme imkânı elimizdeyken, o’nu elbirliği ile kolektif bir şekilde cehenneme çeviriyor ve öz kaynaklarını hiç tükenmeyecekmişçesine sömürüyoruz. Romanda, henüz gelişmemiş olduğumuz defalarca bize sunuluyor ve aslında bildiğimiz, bugüne kadar hep sustuğumuz konuları okudukça adeta kendimizden utanıyoruz. Yedirdiklerimiz, içirdiklerimiz ile hem çocuklarımızı, hem de kendimizi zehirliyoruz (Burada aklıma okumuş ve incelemiş olduğum #31480010 Saklı Seçilmişler geldi defalarca). Huzuru bulabileceğimiz yeşil alanları yok edip, yerlerine güneşe bile hasret kalacağımız beton yığını binaları ve çirkinlikleri dikiyoruz. Aslında insanlığın, dünyanın en büyük sorunu olan para için çocuklarımızın başkaları tarafında istismar edilmelerine izin veriyoruz (TV’de olan pedofili yarışmalar ve programlar aracılığı ile vs). Gezegenimizin manyetik dengesinin bozulabileceği ihtimalini ve fizik kanunlarını umursamadan dünyanın yer altı kaynaklarını tamamını sömürebilmek adına elimizden geleni yapıyor ve dünyanın yer altını İsviçre peynirine çeviriyoruz. Üzerlerinde deneyler yaptığımız canlı türlerinin ruhlarını ve onların yaşama dair olan haklarını sorgusuz sualsiz ellerinden alıyoruz. Neden? Daha güzel olmak, daha sağlıklı yaşamak ve doymak bilmeyen "insansı" bedenimizin ruhunu tatmin etmek için. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, okul adını verdikleri kapalı eğitim sisteminde onların (gücü elinde bulunduranların) istekleri doğrultusunda gelecek için köleleştiriliyoruz. Bizlere bunları yaptıran nedir? İçimizde var olan her şeye sahip olabilme hırsı bence. Daha güzel görünelim diye aldığımız kozmetik ürünleri için kaç canlı deniz hayvanı ölmüş kimin umurunda! Bir Gala’ya giderken boynumuza attığımız bir kürk için kaç canlı acı çekerek öldürüldü kimin umurunda! İşte bu noktadan itibaren okurken gerçekler teker teker yüzümüze vurulmaya başlanıyor ve sorgulamaya, nasıl olurda bu yaşananlara dur demeyerek, bencilce davranarak bu kadar kifayetsiz kaldığımızı düşünür oluyoruz.

    “Değiştirmek istiyorsan güçlenip dâhil olacaksın. Ancak güçlenmeden dâhil olmaya kalkanlar sistemin çarkları altında öğütülüyorlar.” S.558

    Azra Kohen, romanda bahse konu olan birçok bilgi, belge ve makaleleri kaynak olarak belirtmekten de geri kalmamış. Şayet konu hakkında şüpheye düşen olursa, gerekli bilgileri eşleştirebilir ve kendi araştırmasını da yapabilir demek istiyor burada bize. Yazar, bildiğimiz dünya genelinde kullanılan internetin dışında, birçoğumuzun DeepWeb diye bildiği, asıl gerçeklerin barındırıldığı ve belki de çoğunuzun görmek istemeyeceği (aklınıza gelebilecek her türde) resim, video, belgelerin saklandığı ve bunun dışında tüm illegal işlerin el altından paylaşıldığı, yürütüldüğü platforma da dikkat çekmektedir.

    "Bu gezegende insanlık dışı bir şey var ve o şeyin kaynağını bulmak zorundasınız!" S.543

    Evet, bu gezegende gerçekten insanlık dışı bir şey var! Uygarlık olarak henüz tam anlamda çözemediğimiz bir teknolojinin kölesi olmuş durumdayız. Ruhumuzun ihtiyacı olan şeylere önem vermek yerine, gelişen teknoloji ve bilimin olumsuz yönlerine esir olmuşuz ve farkında olmadan insanlığını, umudunu yitirmiş, ruhu olan duygusuz bedenler (yaşayan ölüler) gibi enerjimize tanınan sürenin dolmasını bekliyoruz bu cennette. Yaşadığımız ve korkunun bize engel olduğu bu dünyada, bilginin her yerde olduğunu ve aslında arayan herkesin bilginin kaynağına ulaşabileceğini unuttuk ya da unutturmak istiyorlar.

    Sorulmaması gereken sorular vardı “Ariler” tarafından yasaklanmış. S.380

    Yukarıda olan alıntıya aşağıda olan alıntı çok güzel bir şekilde cevap veriyor (Bunu her anlamda düşünebiliriz!).

    “Evrende her şey ihtiyaçtan doğar Numi, fark edişlerin merakını motive eder, merakın analiz yapabilmeni tetikler, analizlerin özgür iradeni besler. Sana söylenenin dışında da yollar olduğunu keşfetmeye başlarsın.” S.120

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~