1000Kitap Logosu

Hollandalı Amca

Kölelik
Beni Hristiyan yapan Hollandalı din adamları her pazar günü, beyaz siyah, hepimizin Adem babanın çocukları olduğumuzu söylüyorlar. Ben soyağacı bilgini değilim ama, eğer bu vaazcılar doğru soyluyorlarsa hepimiz amca çocuklarıyız. Simdi siz söyleyin, insan akrabasına bundan daha kötü davranışta bulunabilir mi?
Voltaire
Sayfa 66 - Oda yayınları
1
6
Beni Hristiyan yapan Hollandalı din adamları her pazar günü, beyaz siyah, hepimizin Adem babanın çocukları olduğumuzu söylüyorlar. Ben soyağacı bilgini değilim ama, eğer bu vaazcılar doğru soyluyorlarsa hepimiz amca çocuklarıyız. Simdi siz söyleyin, insan akrabasına bundan daha kötü davranışta bulunabilir mi?
4
"Evet efendim; buranın âdeti böyle; elbise olarak bize yılda iki kez çadır bezinden bir don verirler; şeker fabrikasında çalışırken parmağımızı değirmen taşına kaptırırsak elimizi keserler; kaçmak istersek bacağımızı keserler: ben bu iki felakete de uğradım. İşte siz Avrupa'da bu sayede şeker yiyorsunuz... Bununla birlikte anam beni Guyana kıyılarında on Patagon akçesine satarken bana: "Sevgili oğlum, demişti; tanrılarımızı kutsa, onlara her zaman tap; onlar da seni mutlu yaşatırlar. Beyaz efendilerimizin esiri olmak şerefini kazanıyorsun; bunu yapmakla da ananın, babanın mutluluğunu sağlıyorsun." Onların mutluluğunu sağlayıp sağlamadığımı bilmem, ama onlar benim mutluluğumu sağlamadılar. Köpekler, maymunlar ve papağanlar bizden bin kat iyidirler; beni Hristiyan yapan Hollandalı din adamları, her pazar günü ayinde, beyaz siyah, hepimizin Âdem babamızın çocukları olduğumuzu söylüyorlar. Ben soyağacı uzmanı değilim, ama eğer bu vaizler doğru söylüyorlarsa hepimiz amca çocuklarıyız. Şimdi siz söyleyin, insan akrabasına bundan daha feci bir davranışta bulunabilir mi?
4
192 syf.
Ayak Oyunlarından Akıl Oyunlarına Futbol, Ali Ece’nin bir kitabı. Futbol/spor kitaplarını yıllardır düzenli olarak takip eden ve okuyan bir okur olmam rağmen bu kitabı gözden kaçırmışım. 2016’nın Mayıs ayında piyasaya çıkan kitap için ilk olarak şunu söylemem lazım; gerçekten beğendim. İşin doğrusu, bir ortamda Ali Ece ile karşılaşıp, biraz futbol sohbeti yapmasak bu kitaptan yine haberim olmayacaktı. Sadece medyada tanıdığım Ali Ece ile sohbetimiz ona hem sempati duymamı sağladı hem de kendi kitabından hiç bahsetmese bile benim kitabı bulmama sebep oldu. Ayak Oyunlarından Akıl Oyunlarına Futbol, üç bölümden müteşekkil. Bunlardan ilkinde Alman futbolu var. Daha doğrusu, Raphael Honigstein tarafından kaleme alınan ve bence en iyi futbol kitapları arasında yer alan Dördüncü Yıldız’da anlatılan Alman futbolunun dönüşme hikayesi… Ali Ece ile aşağı yukarı aynı kuşağın çocuklarıyız. Ancak onun sevmeye başladığı yeni Almanya’yı ben ezelinden beri seviyordum. Yani 1994 Dünya Kupası’nda Yordan Lechkov’un kafa golüyle Almanya, çeyrek finalde Bulgaristan’a 2-1 yenilip elenirken Ali Ece sevinç taklaları atarmış ancak ben üzüntüden ağlamak üzereydim… Ancak her ne kadar, doğal olarak üzerinde ayrıca çalışmış olsa bile Alman futbolu üzerine yazdığı her şey bana hitap etti. Çünkü 1991-92’deki kahır sezonundan beri sıkı bir Bayern Münih taraftarı olan ben, Avrupa futbolunda en çok Alman Liginin takip etmekteyim. Ali Ece, -buraya dikkat- adeta bir Simon Kuper ya da David Winner üslubuyla yazmış bu bölümleri, hatta kitabın tamamını… İkinci bölümde ise Ece’nin tam bir uzmanlık, benim ise yarı ilgi alanım sayılabilecek olan İngiltere futbolu vardı. Acaba ilk bölümden aldığım hazzı burada da alabilecek miydim? Cevap: evet… Ali Ece, İngiltere Milli Takımı ve onun müzmin başarısızlıklarını merkeze alan harika bir anlatım yapmış. Kitabın genelinde olduğu gibi burada da altını çizdiğim epeyce kısım oldu. Üçüncü bölüm ise transferler üzerine kurulu. Burada yine İngiltere ağırlıklı olmak üzere, Almanya, İtalya, İspanya takımları örnekleriyle dolu. Verilen örnekler hem hafıza tazeleyici hem ufuk açıcı. Genel bir ilkesi olduğu da açık. Kitabın genelinde olduğu gibi zaman zaman eliniz Google amca ya da Youtube dayıya gidiyor ve bazı şeyleri aratıyorsunuz. Bu arada Ali Ece’nin transfer örneklerine Samsunspor cephesinden iki örnek de ben vereyim. Birincisi Sami Hyypia. Kitapta atıfta bulunulan ve övgüyle söz edilen bir isim olan Hyypia, henüz 20 yaşında iken bizim yaz başı kampımıza katılmış ama bir rivayete göre kendisi ayrılmış bir rivayete göre ise dönemin teknik direktörü Multescu tarafından beğenilmemiş; çok nazik bulunmuş. Belki iki rivayet de doğrudur, bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey varsa o da, Hollandalı büyük golcü Jimmy Floyd Hasselbaink’in aynı Multescu tarafından Ekim 1994’te, Samsun’a gelip bir hafta idmanlara çıkmasına rağmen beğenilmeyip gönderilmesidir. Genel anlamda kitabı beğendim ve kısa sürede okuyup, bitirdim. Ali Ece, iyi bir iş çıkarmış doğrusu… Bitirirken bizim, bize özgü ve kötü hallerimizin bir kısmını oluşturan futbol medyamızla ilgili kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum. “2002 Dünya Kupası'nın en iyi 2. kalecisi ise Rüştü Reçber seçildi. Halen dün gibi... Brezilya ile oynanan yarı final maçında Ronaldo golü atınca, hemen arkamda Rüştü'ye, "Rezil herif, bir topu da tut" diyen geri zekalı, eğer Türk futbol gazeteciliğinden bu kadar zaman para kazandıysa bizim ülke futbolunun bu halde olması kaçınılmaz!”
Ayak Oyunlarından Akıl Oyunlarına Futbol
Okuyacaklarıma Ekle
9
çok farklı, keyifli bir kitap.
öncelikle, "diye düşündüm berjer koltukta" lafını insanın beynine kazıyan kitap.  rüyamda görmüş dahi olabilirim bu sözü. o kadar çok geçiyor ki kitapta... :) kitap, yirmi yıl aradan sonra londra'dan viyana'ya dönen baş karakterimizin, bay ve bayan auersberger çiftinin evinde verilecek olan "sanatsal akşam yemeği"ne davet edilmesiyle başlar. kahramanımız auersbergerlerden aslında nefret etmektedir, yirmi yıl önce auersberger çiftinin peşinde pervane gibi koşmaktayken, bu ailenin ve onların etrafında kümelenen sanat çevresinin ikiyüzlülüğünü, samimiyetsizliğini, kofluğunu, çürümüşlüğünü görmüş ve viyana'dan uzaklaşıp londra'ya taşınmıştır. kendi şehrine yıllar sonra tekrar geri döndüğü gün, eski dostu joana'nın intihar ettiği haberini alır ve bu vesileyle auersbergerlerin yemek davetini geri çevirmek istemez. auersbergerlerin evine gider ve bir berjer koltuğa oturur. yemek başlayana dek etrafını süzer, insanları gözlemler ve biz de onun viyana'ya, sanata, tiyatroya, sanatçılara, küçük burjuvalara, yarı-entelektüellere, biliyor-muş gibi yapanlara, popüler kültür şakşakçılarına olan bakış açısını öğreniriz.  yemek, aslında viyana'da bulunan burg tiyatrosu'nda oyunculuk yapan, hatta burg tiyatrosu'nun en iyi oyuncusu olarak kabul edilen, ismini öğrenemediğimiz fakat erkek olduğunu bildiğimiz sanatçı şerefine verilmektedir. burg tiyatrocusu eve gelir gelmez yemeğe geçilir ve bu sefer daha çok burg tiyatrocusu'nun görüşlerini dinleriz, ana karakter ise burg tiyatrocusu'nun anlattıkları üzerinden kendi görüşlerini aktarmaya başlar. tabii bu esnada esas adamımız da berjer koltuktan yemek masasına geçtiği için artık cümlelerini "...diye düşündüm berjer koltukta" şeklinde bitirmez, daha kısa keser; "...diye düşündüm"  kitap zor başlıyor fakat sonradan toparlıyor. konuya pat diye girdiği için atmosfere biraz geç dahil oldum fakat yazarın üslubuna bayıldım. uzun ama sıkmayan cümleler bolca mevcut. sık yapılan tekrarlar da bugüne dek pek şahit olmadığım bir üslup tarzıydı. fakat baymıyor. tam tersine, ufacık bir detayı birkaç farklı cümleyle üzerine basa basa anlatması, o durumu daha iyi anlamanızı sağlıyor. benim için kitabın tek olumsuz tarafı bölüm geçişleri olmamasıydı. evet, kitap başlıyor ve başladığı gibi bitiyor. parçalara ayrılmamış. üstelik paragraflar arasında da boşluk yok. sonradan thomas bernhard hakkında okuduklarımdan öğrendim ki bu yazarın zaten tüm kitaplarında mevcut olan bir anlatım tarzıymış. sık tekrarlar, uzun paragraflar ve bölümler arası geçiş yapılmaması thomas amcamızın nev-i şahsına münhasır bir özelliğiymiş.  aslen hollandalı olan fakat uzun yıllar avusturya'da yaşayan thomas bernhard, avusturya'dan neredeyse nefret etmesiyle ve her kitabında bu ülkeyi ve bu ülkenin sanatçılarını aşağılamasıyla meşhurmuş. zaten odun kesmek'te de bunu görüyorsunuz. (joana'nın cenazesinin anlatıldığı bölümde, "bakkal kadın gri bir yağmurluk giymişti, bu cenazede gördüğüm en akıllı giysi buydu." cümlesi ile oradaki tüm sanatçıların samimiyetsizliğini, şekilciliğini anlattığı satırlar beni benden almıştır.) ne diyorduk; evet, yazar, avusturya'daki sanat anlayışını, sanat çevrelerini, devletin sanata olan bakışını inanılmaz küçük görüyor. bu küçük görme öyle bir boyuta geliyor ki, açık açık "nefret" kelimesini de kullanıyor zaten kitapta. fakat "düzenbaz sosyete mastürbasyoncuları" nasıl bir tanımlamadır be thomas amca?
Odun Kesmek
8.5/10
· 161 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1