Yazıyoor yazıyor, Atamızın evine bomba atıldığını yazıyooor...
Çınlıyordu gazete satan çocuk. Yeterince ciddi durması gerektiğini biliyordu. Hem gazeteyi satmak hem de haberin ciddiyetini bir palto gibi üzerine giyinmek zorundaydı. Zaten kendisine doğru gelenler de ciddiydiler. Yüzleri asıktı, yoğun bir Salı gününün akşamıydı. Milli babasına yapılan saldırıyı seslendirirken elinde bir bayrak gibi salladığı şey İstanbul Ekspres gazetesinin aynı gün yapılan ikinci baskısıydı. Ortalama tirajı yirmi bin kadarken, o gün iki yüz doksan bin basmıştı. Nedenini çocuk da bilmiyordu, sadece seslendirmekten sorumluydu.
Denize doğru baktı. İskeleye yanaşmakta olan vapur tıklım tıkışık doluydu. Sanki bir kutlama vardı, her gün böyle olmazdı. Çocuk ticaret öğreniyordu, kutlamanın sebebini düşünmeyi bırakıp elindeki gazeteri düşürmeden iskeleye doğru koştu. Vapurdan inenler gazeteye bakmadılar. Yazılanları çoktan beridir biliyorlardı anlaşılan. Pek İstanbulluya da benzemiyorlardı, Beyoğlu’nun ne tarafta olduğunu kestirmeye çalışıyorlardı.
Topluluk ilerledi. Peşlerinden giden yaşlıca adam en arkadan takip ediyordu. Üzerine dayanarak yürüdüğü bir bastonu vardı. Çocuk daha dikkatli baktığında bunun bir baston değil, ağzı yere doğru bakan bir kazma olduğunu gördü. Anlamsızdı, sahilde mezar olmazdı ki. Sonra durdu, ama Atatürk Yunanları denize gömmemiş miydi. Demek, bu yaşlıca amca da o günleri arıyordu. Çocuğa yaklaştı, eline bir gazete aldı. Baş sayfaya bakarken bir zafer gülümsemesi belirdi. Çok da güzel yazmışlar vallah, yazacak dediydiler de bu gadder olur, sen burda dolaşma get evine, dedi. Sivas’tan, Trabzon’dan, Kastamonu’dan, Erzincan’dan bu vapur ile gelmişti. Adımlarını hızlandırıp sürüyü takibe devam etti. Çocuk bir paralık gazeteyi yere doğru indirirken arkalarından baktı,