Hayatımız; sorgusuz, sualsiz ve amaçsız ilerleyen biricik davamız.
Kitabı bitirip derin bir nefes soluduktan, sonra gelde bu kitaba layık bir inceleme yaz yazabilirsen, dedirten bir eser. Yazmak zorunda değilm elbette ama ne demişler; "okuyun, elinizden geldiğince de okutun" ee bende belki de bu olaya bir elçi, bir vesile olmak ister ve incelememe de bu sebeple başlarım.
Öncelikle Franz Kafka tarafından bizlere yol gösterme amaçlı gönderilen Josef K. isimli baş kahramanımız, her gün evinden işine, işinden evine tam da sistemin istediği şekilde bir birey olarak yaşar ve gidip gelir. Ama bir gün hayat ona iki tane adamını gönderir ve
" O K' ya söyleyin, beni arasın bulsun, ben ona o tohumu boşuna vermedim. Beni aramaz ya da bir çaba sarfetmezse eğer beni bulmak için, ömür boyu tutsak kalır, kendi kafesinde. O çobanının istediği yoldan değil, çobanı onun istediği yoldan ilerlesin." der ve adamlarına da K'ya iletmesine söyler. İşte davamız böyle başlar. K ilk başlarda önemsemez tabi. Ama merak işte, ne geliyorsa insanın başına ya meraktan gelir ya da dayaktan. Kafes insanın kendisidir. Ama özgürlüğü de yine kendisidir. K da kafesinden kurtulmak için düşer özgürlüğünün ve hayatın peşine.
K'nın davası kısa zamanda herkesin diline düşer. Çünkü K'nın davası diğer davalar gibi değil onun ki bir Varoluş davasıdır. Kaçımız K gibi avukattan vekaletimizi çekip kendi Varoluşumuzu kendimiz belirliyoruz.
Onu geçtim kaçımız Varoluşumuzu sorguluyoruz ya da niye sorgulayalım ki.
Çünkü sorgulamak, düşünmek demektir, akıl demektir. Biz kullanmıyoruz, düşünmüyoruz ama çok iyi televizyon izleriz bak, sosyal medya hesaplarımıza yediğimiz yemeklerin fotoğraflarını ya da yapmacık portlerimizi çok güzel ekleriz mesela, hele çevreyi ohh çok güzel kirletiriz çünkü belediye çalışanları ne