Hakim bana idam cezasına çarptırıldığımı söylediğinde salonda büyük bir uğultu koptu. Kararı duyduğumda içimde hiçbir korku veya isyan dalgası kabarmadı. Sadece herkesin eninde sonunda öleceği gerçeğini düşündüm ve bu yüzden ne zaman veya nasıl öleceğimin gerçekten bir önemi yoktu.
İdam mahkumunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, O anda ölmeye yeğleneceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın!
Hayır! Ölüm bir idam-ı ebedî (sonsuz bir yok oluş) değil; belki vazifeden terhistir, mekân değiştirmektir, asıl vatanına gitmektir ve bir saadet-i ebediyenin(sonsuz saadetin) kapısıdır.
Ceza kanûnnâmesi tektir ve geneldir. Bu, doğrudan doğruya İslâm hukukunda genel ukûbât (ceza) anlayışından doğar. Ukûbât konusunda müslim ve gayrimüslim aynı durumdadır. Bunun içindir ki, 1583 tarihli bir kanûnda "tüm imparatorlukta suçlar karşılığı konulan örfî cezalar" (âmme-i memâlik-i mahrûsada cinâyât mukabelesinde vazolunan cerâim-i ma'rûfe")dan söz edilmiştir. Ceza kanûnnâmesinin bu genel karakteri dolayısıyladır ki, sancak kanûnnâmelerinde cezalar bahsinde sadece eski Osmanlı kanûnlarına baş vurulması ("kanûn-i kadîm-i Osmânî'ye müracaat olunması") kaydedilmiştir. Bugün elimizde ilk döneme ait üç Osmanlı ceza kanûnnâmesi, yani Fâtih, Yavuz Selim ve Kanunî Süleyman kanûnnâmeleri vardır. Bu üç kanûnun karşılaştırılması Fâtih kanûnundaki hükümlerin, 16. yüzyılda da pek az farkla geçerli kaldığını ortaya koymaktadır. Osmanlı ceza kanûnnâmesi, normal olarak Şerîatın koyduğu esasları (kısas, diyet vs) içerir. Fakat onun yanında Şerîatın belirlemediği taʻzir cezalarında, sultanın örfî yetkisi prensibine dayanarak birtakım ayrıntılı kurallar koyduğunu görmekteyiz. Bunun içindir ki, Osmanlı ceza kanûnnâmeleri de bir ferman (hükm) şeklinde ilân olunmaktadır ve "cerâim-i ma'rûfe" veya "siyasetnâme" adıyla anılmaktadır. Hatta şerî maddelerde bile, meselâ adam katline ait diyet konusunda, diyet miktarı yine örfî-sultanî bir emrin konusu olmaktadır (Fâtih Kanûnnâmesi, madde 2). Para cezaları, güvenlik işlerinden sorumlu olan subaşı, timarlı sipahi gibi memurların dirliklerine dahil mühim bir gelir kaynağı olduğundan, devlet buna ait durumların düzenlenmesi ve ayrıntıların tespiti ile uğraşmak gereğini duymuştur. Öbür yandan, cezaların yerine getirilmesi yalnız sultanî otoritenin tekelindedir. Yalnız kadı, gerek Şerîat gerekse Kanûn-i Sultânî alanında ancak hüküm vermek
Sayfa 236 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu