“Her şey tehdide, terk edilmişliğe, güvensizliğe, lütfa, acıya, çıkarlara ya da ifşaata bağlıdır; insan bazen şaşırtıcı, uzun, yarı şehvetli bir rüyanın ya da uyanıkken duyduğu gurur okşayıcı birkaç sözün ardından gecikmiş keşiflerde bulunur, hatta tutkunun nesnesi insanın kendisi bile olmayabilir, her şey daha da aldatıcıdır; biri nihayet kendiyle ilgili bir açıklama yapar ve dikkatimizi çeker, onun böyle hararetle, zekice konuştuğunu görünce, düşüncelerin ya da argümanların ya da anlatının çıktığı ağzı ve onu öpüp öpmemeyi düşünmeye başlarız; zekanın tensel cazibesini yaşamayan var mıdır, aptallar bile buna maruz kalır, birçok kişi de adlandırmadan, tanımadan, beklenmedik şekilde teslim olur ona. Bazen de en vazgeçilebilir zannettiğimiz kişiden artık ayrı kalamayacağımızı ya da yarım ömür boyunca, aradaki mesafeyi kapatmayı hep o üstlendiğinden, her gün el altında olduğundan yaklaşmak için tek adım atmadığımız birine ulaşmak için her adımı atmaya hazır olduğumuzu fark ederiz. O kişi günün birinde ansızın o mesafeyi katetmekten usanır, gareze yenik düşer, gücü tükenir ya da ölmek üzeredir, o zaman paniğe kapılırız, canımız burnumuzda, numara yapmaya kalkmadan, engel tanımayarak peşine düşeriz; birdenbire o güne dek kölemiz olan, başka arzusu var mıdır diye merak etmediğimiz ya da kölemiz olmaktan başka arzusu olmadığını, başka arzu bilmediğini, hissetmediğini zannettiğimiz kişinin kölesi oluruz.”