İhsan Oktay Anar’ı öyle severim ki yeni kitabı çıksa yorumları, konusunu incelemeden bile satın alırım.
Kitap okumaya başladığınız andan itibaren hemen hikayenin içine çekiyor insanı, bir anda kendinizi denizlere açılmış bir kalyonun içinde hissetmeye başlıyorsunuz... Yazarın bu kitabında eski terimleri bilmemenin yanına denizcilik terimlerini bilmemenin verdiği eksiklik de eklenince kitabı yavaş yavaş sözlük eşliğinde okuyorsunuz. Tabi her zamanki gibi metaforu da eksik etmemiş üstat baştan sona katmış da katmış. Simgeler, isimler, sayılar, mekanlar ve olaylardan kurulu bir sürü benzetme var.
#spoiler#
Hikayemiz, Zangoç Ohannes’in esrarengiz deli marangozdaki 247 akçenin kokusunu alıp elindeki akçeleri alma olayı ile başlıyor. Amat 247 meşe ağacından yapılmış, cinayet işlemiş 247 tane mürettebattan oluşan esrarengiz bir Osmanlı gemisi. Görevi ise iki Osmanlı gemisini batıran kara sancaklı gemiyi bulmak ve batırmaktır. Geminin yola çıkmasından sonra yolcuğun sonuna kadar esrarengiz olaylar olmaya başlıyor ve biz de mürettebat gibi geminin içine hapsoluyoruz. Okudukça metaforlardan, kurgunun bağlantılarından kitabın felsefi yönünü de çıkarmayı başarıyorsunuz.
Okurken hep kafanıza Kırbaç Süleyman’ın asil kimliği ve geçmişi nedir? Diyavol kime ve neye hizmet etmekte veya karşı çıkmaktadır? Ana düğüm ise uğursuz başlayan seferin akıbeti ne olacaktır? Amat neyi arar ve kişilerin macerasını kesiştiren bu mekân neyin simgesidir? Gibi sorular hep takılıyor. Sonunda anlıyoruz ki gemi aslında cehenneme sefer yapan meşe yapımı bir tabut.
Kitapta her şey döngüselliğe işaret eden simgesel anlamlar taşıyor. Simgeler şeytan ve esiri olan insanlar olarak ayrılabilir. Simgesel olarak baktığımızda; Diyavol paşa baştan sona kadar uğursuzluğu ve günahın temsilidir. Kitapta onu
Neden bu kadar okunmadığını anlayamadığım bir roman daha. Günümüz basit romanları okumak yerine daha çok değer verilmesi gereken üstüne düşülmedikçe sanırım bu geri kalmışlık hepimizi sarıcak. Peki neden okunmalı bu kitap ?
Okuduktan sonra ufak çaplı bir araştırma yaparak bu şekilde yazmak daha kıymetli geliyor bana. Öncelikle bu romanın konusu köy ve devlet çatışması. Fakat özellikle üzerinde durulması gereken kişi Cemo. Bir kadın. Evet bir kadının ismi romana değer veren. Bana sorarsanız sitemizde mevcut feminzm baskınlığı olduğunu düşünürsek ilk önce onların dikkatini çekmek isterim.
Kemal Bilbaşar kitabı yazmaya şu şekilde karar veriyor. 1937 yılında yedek subay olarak katıldığı Dersim isyanı sırasında Doğu Anadolu ve halkını yakından tanıma şansını bulmuş. Sonrasında bu kitabı okuyabilme fırsatını elde ediyoruz. Aynı zaman da Dersim isyanı sırasında halka daha yumuşak davranılması gerektiğini öne sürmüştür.
Kitabın konusuna gelirsek tamda bu şekilde ilerliyor. Cano yiğit bir adamdır. Güzeller güzeli Kevi’ye kendini kaptırıp onu kaçırır. Kevi’den doğan kızını, Cemo’yu erkek gibi yetişitirir. Köylü erkekler Cemo’ya erişme fırsatı bile bulamazlar. Ağalık düzenine karşı çıkan Cano. Kızını sevdiği erkekle evlendirmeye niyetindedir. Zaten ana konusuda burda başlıyor.Cemo’ya kafayı takan Sorikoğlu. Ki bu herifi hiç sevmedim. Zorla sahiplenme ve töre geleneğince istemektedir. Erdemli yetişen Cemo Sorikoğlu’nun hakkından gelebilecek tek kişi ve tek kadındır. Geride kalanlar ise köylünün ağalık düzenden kurtulmaya çalışıp Atatürk’ün Türkiye’sinde kendilerine toprak verilmesi ve bunu korumaya çalışmalarını anlatıyor. Serüven daha da uzun fakat anlatıp tadını kaçırmak istemiyorum.
Kitabın filmini de çekmişler fakat ben izleme fırsatı daha bulamadım. Çok severek okudum.
“Başka bir gezegene, oradaki kayaların yapısını incelemek için araç gönderebilecek kapasiteye sahip bu şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.” Demiş Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonraki konuşmasında. Aslında bu anlamlı cümlesinde bile bu Körlük kitabındaki karakterler gibi bizlerin körleşmeye başladığını değil, aksine hepimizin kör olduğunu, kör olup baktığımızı, bakabilen ama görmeyen kör insanlar olduğumuzu belirtmiş. İnsanların yanındakini görmeden, umursamadan hayatlarına devam etmesine, iktidarların, baştakilerin bir yaşamı değersizleştiren tutumlarına karşı ettiği mücadelesinde yazar her daim kitaplarında da devam etmiştir hatta bu mücadelesinde kiliseden bile aforoz edilip ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.
Kitabı okuduktan sonra kitap hakkında birçok kaynak okudum, haliyle bu kadar güzel kitap okununca insan kitap hakkında araştırma yapmak istiyor ve kitap hakkında inceleme yazarken de okuduğu yazıların etkisinde kalabiliyor, onun için bazı cümlelerim okuduğum yazıların etkisindendir ve tabii Saramago'nun cümleleri de mevcut. Körlük bir post apokaliptik roman, ama en güzel tarafı da alışageldiğimiz nükleer savaş, sebebi bilinmeyen veya bir deney sonucu zombileşme vs. gibi bilindik bir konu olmaması, aksine daha gerçekçi, herkesin hayatında en az bir kere kendi açısından düşündüğü, belki de en çok korkulan engellerden biri olarak görülen, tüm insanların çok net olarak rahatlıkla hissedebileceği şekilde bir kıyamet sonrası, ama bu sefer kıyamete sebep olan ise bulaşıcı olan “körlük”. İnsandan insana geçen, tedavisi olmayan daha doğru tanım yapmak gerekirse körlük ama nasıl bir körlük olduğu da bilinmeyen bir körlük.
KörlükJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınları · 2022132bin okunma