• İki Dünya savaşı arasında binlerce yıllık edebi önyargılar hazinesine katılan ve kitap tanıtma yazarlarının küçük sözlüklerinde hâlâ baş köşeyi işgal eden kullanışlı anahtarlardan biri de "ekonomik" kavramıdır. Bu dönemde parlayan Hemingway, Fitzgerald gibi Amerikan yazarlarının üslubu kadar bu iki savaş arasındaki "Büyük Bunalım"ın "ekonomik" anıları yüzünden hafızalara kazılan bu edebi önyargıya göre aklı başında bir yazardan bir sahneyi en kısa yoldan, en az kelimeyle çizmesi, gözlemlerinde diyaloglarında hiçbir tekrara yer vermemesi beklenir.

    Thomas Bernhard ise ne aklı başında gözükmeye karar vermiş bir yazardır ne de "ekonomik" olmaya. Romanlarının kahramanlarının dünyasının temel taşlarından biri tekrardır. Yalnız saplantılı roman kahramanları aynı takıntıları tekrarlayıp, dönüp dolaşıp aynı öfke ve tutkuları dile getirmekle kalmazlar, bu tutku ve saplantıları bize şaşırtıcı bir enerjiyle anlatan Bernhard da, kahramanlarıyla birlikte, aynı cümleleri birbiri ardından yeniden yeniden yazar durur. Söz gelimi, Das Kalkwerk'in (Kireç Ocağı) işitme üzerine bir eser yazmaya yıllarını veren kahramanı için Bernhard geleneksel bir romancının yapacağı gibi "Konrad toplumun bir his olduğunu, yazmakta olduğu eserinin ise her şey olduğunu sık sık düşünürdü," demez; bunun yerine kahramanını bize bu düşünceyi defalarca tekrarlarken, tekrarlarken gösterir.

    Tekrarlanan düşünceler —düşünceden de çok ünlemlerle bitirilecek öfkeli bağırışlar, sövgüler, ilenmeler, çığlıklar, yakarışlardır bunlar— akıllı, uslu "mantıklı" dünyasında kalmaya kararlı okuyucunun kolay kolay hazmedemeyeceği şeylerdir: Bütün Avusturyalılar'ın geri zekalı olduğunu okuruz, arkasından Almanlar ve Hollandalılar için de aynı şeyler söylenecektir; bütün doktorların acımasız birer canavar, sanatçıların çoğunun aptal, yüzeysel, yeteneksiz olduğunu okuruz; bilim dünyasının şarlatanlar dünyası, müzik dünyasının sahtekarlar dünyası olduğunu okuruz; zenginler ve aristokratlar iğrenç asalaklardır, yoksullar da fırsatçı ve üç kağıtçı; aydınların çoğunun özenti düşkünü boş kafalılar, gençlerin çoğunun da her şeye gülen budalalar olduğunu okuruz; insanların tek tutkusunun birbirlerini yok etmek, mahvetmek, kazıklamak, aldatmak olduğunu okuruz. Falanca şehir dünyanın en iğrenç şehridir, filanca tiyatro, tiyatro değil kerhane. Falanca gelmiş geçmiş en büyük bestekardır, filanca da en büyük düşünür, zaten başka besteci veya düşünür yoktur, hepsi "sözüm ona" besteci ya da düşünürdür... vs.

    Kendilerini ve kahramanlarını bir tür estetik zırhla koruyarak roman dünyalarının ağırlık merkezini bu tür "aşırılıklardan" koruyan Tolstoy, Proust ya da Halit Ziya'da okuduğumuz zaman "öfkeli ve acıklı bir aristokratın, veya kendini beğenmiş ama sevimli bir kahramanın züppelikleri" diyeceğimiz bu saldırılar Bernhard'ın dünyasının taşıyıcı sütunlarıdır. Proust, Tolstoy, Halit Ziya gibi "dengeli" yazarları okurken düşüneceğimiz gibi, tekrarlanan saplantılar, "insani erdemler ve zaaflar dünyasının bir yaprağı" gibi değil, bütün bir dünya olarak gözükür bize. Çoğu başka yazarların ancak "hayatın bütünlüğü" içinde görüp kenarda köşede yer verdikleri "takıntılar, saplantılar, aşırılıklar" Bernhard'ın dünyasında baş köşeyi tutmuş, "hayat" dediğimiz deneyimin geri kalan kısmı ise ancak hakaret edilmek için hatırlanan küçük bir ayrıntı olarak bir köşeye itilmiştir.

    Gücünü bu saplantılardan alan saldırıları, sövgüleri ilgiyle okuyabilmemin nedeninin Bernhard'ın bitip tükenmeyen dilsel enerjisi kadar, kahramanlarının konumundan da kaynaklandığını düşünüyorum. Öfke, Bernhard kahramanları için sefalete, kötülüğe, budalalığa, aşağılık bir dünyaya karşı kendilerini korumanın bir yoludur. Kendilerini güvende hisseden, çevrelerine yukarıdan bakabilmenin tadını çıkarabilen "başarılı, ayrıcalıklı" kişilerin küçümseyici sövgüleri değildir Bernhard kahramanlarında tanık olacağımız: Bu kahramanların öfkesi, her an felaketlerle yüz yüze gelmeye alışmış, insanların ne mal olduğunu acıyla öğrenmiş, düşmemek, yıkılmamak, ayakta durabilmek için çırpınanların öfkesidir. Sık sık şu veya bu kişinin "ayakta duramadığından", "sonunda yıkıldığından", "bir köşede kuruyup yok olduğundan", "en sonunda onun da mahvedildiğinden" söz edildiğini okuruz. Başkalarının yıkımı, acımasızlık ve budalalıklarla kuşatılmış Bernhard kahramanlarına yollanmış birer tehlike işareti görevi görür. Kahramanların bu budalalık ve yıkım tehlikelerine, genel sefilliğe karşı, Bernhard'ın sık sık kullandığı kelimelerle söylersek, "dayanmak, katlanmak, tahammül etmek, ayakta durmak" için yapacakları ilk iş herkese, her şeye kelimelerle amansızca saldırmaksa, ikincisi, bir tutkuya, "derin", " felsefi", "anlamlı" bir çabaya, en azından bir saplantıya kendilerini bütünüyle vermeleridir. Bu saplantılar bir anda bu kahramanlar için bütün bir dünya olur, vazgeçilemeyecek tek şey olur.

    Korrektur (Düzelti) romanının Wittgenstein'a benzeyen baş kişisi yazamadığı bir biyografinin yıllar yılı sürecek hazırlığı kadar, kendisini engellediğini düşündüğü kız kardeşine duyduğu öfkeden başka bir şeyi aklından geçiremez; Das Kalkwerk'in baş kişisi "işitmek" üzerine yazacağı eseriyle, bu eserini yazabilmenin koşullarına saplanmıştır; o çok eğlenceli Holzfällen'in (Ağaç Kesmek) kahramanı nefret edip tiksindiği Viyanalı aydınların yemek davetinde bütün düşüncesini onlardan nefret edip tiksinmeye verir.

    Valery bir yerde nefret edip tiksindiğimiz bayağılıklarla aslında yakından ilgilendiğimizi, bayağı bulduğumuz şeylerle aramızda bir merak ve yakınlık olduğunu söyler. Bernhard'ın kahramanları da durmadan nefret ettikleri konulara dönerler, nefretlerini körükleyecek koşulları ararlar, iğrenmeden, nefret etmeden yaşayamazlar: Viyana'dan nefret ederler, oraya koşarlar; müzik dünyasından iğrenirler, müziksiz yapamazlar; kız kardeşlerinden nefret ederler, onu ararlar; gazetelerden iğrenirler, okumadan edemezler; aydın gevezeliklerinden tiksinirler, ve eksikliğini hissederler; edebiyat ödüllerinden iğrenirler ve yeni kostümler giyip koşa koşa onları almaya giderler... Hoşlanmadığı şeylerin tam tersini yapan, nefret ettikleri konulara saplanan, kendilerini sanki hep suçüstü yakalamak isteyen bu insanlar Dostoyevski'yi, özellikle de Yeraltından Notlar'ın baş kişisini hatırlatırlar.

    Dostoyevski ile bir yakınlığı vardır Bernhard'ın. Saplantılar ve tutkuların her defasında bir saçmalığa, umutsuz bir karşı koymaya dönüştüğünü anladığınızda Bernhard'ın dünyasının Kafka'nınkini de çağrıştırdığını düşünebilirsiniz. Ama adıyla birlikte sık sık anılan Beckett'in Bernhard ile modernliğinden öte bir yakınlığı olduğunu sanmıyorum.

    Beckett'in kahramanları çevrelerinde olup bitenlere aldırmazlar pek; başlarına gelen felaketlerle ilgilenmeyip kendi zihinlerinin içine çekilirler. Bernhard'ın kahramanları, tam tersine, ne kadar kaçmaya çalışırlarsa çalışsınlar dış dünyaya fazlaca açıktırlar; zihinlerinin içine çekileceklerine dış dünyanın anarşisini kucaklarlar. Beckett olayların arkasındaki nedensellik ilişkisini iyice zayıflatır, Bernhard ise en küçük ayrıntılarına kadar bu nedenselliğe saplantıyla bağlıdır. Bernhard kahramanları hastalığa, yenilgiye, haksızlığa teslim olmazlar, sonuna kadar çılgın bir öfke ve hırsla mücadele ederler. Sonunda yenilmişlerse eğer bizim okuduğumuz onların yenilgisi ve teslimiyeti değil hırslı kavgaları ve mücadeleleridir.

    Yeni tanıdığımız bir yazarın dünyasına hazırlık olsun diye illa ki bir karşılaştırma gerekliyse ben Celine'den söz etmenin daha yerinde olacağını düşünüyorum. Celine gibi Bernhard da ağır koşullarla mücadele ederek yetişmiş yoksul bir ailenin çocuğudur. Babasız büyümüş, savaş yıllarının yokluklarını yaşamış, vereme yakalanmıştır. Celine gibi Bernhard'ın da çoğu otobiyografik olan romanlarında bu yılların sürekli mücadeleyle, karşı koymayla, öfkeyle, yenilgilerle geçtiğini okuruz. Celine'in açık açık adlarını vererek Aragon, Elsa Triolet gibi kendisini öven yazarları, Gallimard gibi kitaplarını basan yayımcıları en ağır hakaretlere boğması gibi, Bernhard da elinden tutanları, ödül veren kurumları, eski dostlarını sövgü yağmuruna tutar. Birçok romanı gibi baştan aşağı otobiyografik olan ve Bernhard'ın eski dostlarıyla yediği bir akşam yemeğini anlattığı Hölzfällen de yaşayan kişilere hakaret edildiği gerekçesiyle Avusturya'da toplattırılmıştır. Daha ilgi çekici olan, bu iki yazarın da içlerine düştükleri sefalete dilsel bir enerji ve dilsel bir öfkeyle karşılık vermeleridir. Celine'in o gittikçe kısalan ve üç noktayla son bulan cümlelerine karşılık Bernhard'ın "buluşu" gittikçe uzayan, durmadan tekrarlanarak dairesel, daha doğrusu "eliptik" hareketler çizen ve paragraf başlarına hiç de gerek duymayan cümleleridir.

    Geleneksel romanın "olay örgüsü" dediği şeyi Bernhard'ın dünyasında cümlelerin çizdiği bu "eliptik" hareketler aracılığıyla izleriz. Aynı ülkeler ve gözlemler yeniden yeniden tekrarlanırken anlatılan hikaye de ağır ağır kıpırdanır. Ama hatırlandıkça yazılan ve yazıldıkça ilerleyen hikayelerdir bunlar. Anlarsınız ki, Thomas Bernhard masaya oturmadan önce ne dört başı mamur bir hikayeyi bütün ayrıntılarıyla düşünmüştür, ne de her şeyi bir kerede yerli yerine yerleştirmek kaygısı taşır. Sanki bazı kahramanlarının bir türlü yazıp bitiremedikleri kitapları gibi, onun da başlangıçta aklında yalnızca öfke, nefret ve şiddetle yoğrulmuş bir izlenimler sisi vardır.

    Bu sis aralandıkça arkasından küçük, hoş, acımasız, eğlenceli anekdotlar çıkar. Bernhard'ın romanları onca tutkuyla konuşmalarına rağmen dramatik değil, anekdotiktir: Romandan alacağımız tadlar kitabın bütünlüğünden çok, tıpkı bizim roman dünyamızda olduğu gibi, romanın içine dağıtılmış hikayeciklere bağlıdır. Bu hikayeciklerin, özellikle aydınlar, sanatçılar üzerine kurulmuş olanlarının çoğunun onlar hakkında geliştirilmiş acımasız gözlemler, dedikodular ve hakaretler üzerine kurulduğu da hatırlanırsa Bernhard'ın roman dünyasının yalnızca biçimsel olarak değil, ruhsal olarak da yer yer bizimkine yakın olduğu düşünülebilir. O hepimizin öfkeyle yaptığı saldırıları, acımasızlıkları, saplantıyla tekrarladığımız nefretleri, sövgüleri, tutkuları, herkesin önünde apaçık dile getirmenin ve bunu "iyi sanat" düzeyine çıkarabilmenin bir yolunu bulmuştur.

    Ama dünyasının ve sanatının algılanışındaki kırılgan nokta da budur. Hakaretler yağdırdığı gazetelerin ondan gittikçe daha çok söz ettiklerini, yüzlerine tükürdüğü ödül jürilerinin ona yeni ödüller yetiştirdiklerini, sövgülere boğduğu tiyatroların onun oyunlarını sahnelemek için peşinden koşuşturduklarını görenler, inanmak istedikleri bir masalın aslında "masal" olduğunu anladıklarında içlerini saran bir düş kırıklığına kapılırlar. Bu, romancının dünyasıyla, roman kahramanlarının dünyasının birbirinden apayrı dünyalar olduğunu bir kere daha hatırlamak için iyi bir fırsattır. Ama bu dünyanın ısrarla "otobiyografik" olmak istediğini ve bütün gücünü gerçek bir öfkeden aldığını düşündüğünüzde, okuduğunuz her Bernhard romanından sonra, romanların içinden geçerek hayalinizde kurmaya çalıştığınız "değerler dünyasının" neden hep sizi tıpkı romanların kendisi gibi, karikatürleri hatırlatan bir oyunun içine soktuğunu sezersiniz.

    Kimi kitaplarında kahramanların gittikçe artan öfkesiyle birlikte yer yer dilsel bir şöleni hatırlatan, zaman içindeki sıçramalarla yer yer çözülmesi zor, upuzun cümlelerden oluşan ve anlatıcıların tutarsızlığıyla da yer yer çetrefilleşen Bernhard dünyasına giriş için Wittgenstein'ın Yeğeni'nin rahat bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Thomas Bernhard'ın roman dünyasını daha yakından tanımalı, onun daha karmaşık ve daha zengin öteki kitaplarını da çevirmeliyiz.
  • Emir'le Hasan'ın yürek yıkan hikayesi. Aynı evde yaşayan aynı süt anneyi paylaşan ama farklı hayatları yaşayan iki çocuk. Emir zengin ve bilinen bir ailenin şanslı çocuğu Hasan ise tam tersine hizmetkarın oğlu ve istenmeyen etnik azınlığa Hazarala mensuptur. Hasan her zaman Emir'e sadık bir dost olmuş , Emir ise bu konuda sınanırken, yıllarca vicdan yükünün altında ezilmiştir.

    Sovyet birliğinin Afganistan'ı işgal ettiği zamanları tüm acı gerçekleriyle hiç acımadan gözünüzde canlandıran , ihaneti, sadakati, dostluğu harmanlayan eşsiz bir anlatım.
    Bende kalan bir Sohrab bıraktı bu kitap ..
    Bu kitap hakkında içinizdekileri dökmeye çalışmak için yerine hangi kelimeyi koyarsanız koyun eksik kalacaktır.

    1000kitapta " Uçurtma Avcısını " okuyacağımı etiketlediğimde bana mesajıyla kitabı göndereceğini söyleyen ve en kısa zamanda " olağanüstü bir dostluk kitabı. Bu kitap dostluğumuzun nişanesi olsun. " notuyla kitabı bana ulaştıran okumama vesile olan @lafınuzunu " kitap kalpli insana " teşekkür ederim.

    Keyifli okumalar ...
  • Toplumcu şiirin temsilcileri oldu.
    Ve uzlaşmaya gitmeden yaptılar bunu.
    Onların başında Nâzım Hikmet gelir.
     
    Şiire Mütareke yıllarında başlayıp, Cumhuriyet sonrasında bambaşka bir sesle ortaya çıkan Nâzım Hikmet (19021963), heceden yola koyulur. Ama az sonra, özgün bir serbest nazım yapısı kurarak ve şiirinin özüne güçlü bir sosyalizm inancını yerleştirerek “iki yanlı bir etki” kazanır.
    Hece ölçüsünün yapabileceği şeylerin bittiğini ilk görenler arasındaydı Nâzım Hikmet. İlerde “Garip”çilerin kıracağı dar kalıpları, daha önceden o parçalamıştı. “Yeni şiirimizin biçim özgürlüğü aslında ondan gelir.” Böylece yüzyılın başında doğanlardan yalnız Nâzım Hikmet değişik bir şiirin temsilcisi oldu ve 20. yüzyıl şiirimizin ardından gideceği odak noktalarından biri haline geldi.
    Ne var ki, bu ses uzun yıllar hapishane duvarlarının arkasından söyleyecektir söyleyeceğini...
  • Fakat bir kadın hem zeki hem de kıskanç olursa, iki kadın haline gelir ve bu bir felakettir işte.
  • Şu soru, Sultangaliyev’i merak edip anlamaya çalışanların daima ilgisini çekmiştir: Onun için hangisi önemlidir? Komünizm mi, yoksa milletin kalkınması mı? Sultangaliyev, tüm yaşamı boyunca, bu iki ülkünün uzlaştırılması için çalışmıştır. Müslüman birlikleri onun önderliğinde kurulmuştur. İç savaş döneminde yine onun önderliğinde belirleyici bir rol oynamıştır.
  • Çocuklarınızı sakın "bu dünyada hep iyiler kazanır" diye büyütmeyin, onlara diyin ki;
    "dünyada hep kötüler ve iki yüzlüler kazanır. Ama sen onursuz bir kazancın, onurlu bir kaybedişe asla ulaşamayacağını bil ve hep iyi kal."
  • 1876 Anayasası ile, ilk kez “parlamentolu” bir düzene geçilir.
     
    Anayasa, “Meclis-i Umumi” adını taşıyan iki meclisli bir parlamento kurmaktadır. Meclislerden “Heyet-i Âyan”ın üyeleri, padişahça -ve ömür boyunca görevde kalmak üzere- atanmaktadır. “Heyet-i Mebusan”ın üyelerini ise halk seçmektedir. Ne var ki, “iki dereceli” ve “kısıtlı oy”a dayanan bir seçimdir bu.