Melikşah’ın ölümüyle imparatorluk iki kutba ayrılmıştır. Bir tarafta sarayın güçlü kadını Terken Hatun, henüz 4 yaşındaki oğlu Mahmud’u tahta çıkarmak için ordunun sadakatini altınla satın almış; diğer tarafta ise Nizâmü’l-mülk’ün "evlatlarım" dediği Nizamiyeler, büyük oğul Berkyaruk’u meşru varis kabul etmiştir.
Tarihçinin Notu: Terken Hatun'un, halifeye baskı kurarak küçük bir çocuk adına hutbe okutturması, Selçuklu geleneklerine aykırı bir "zorlama" olarak nitelendirilir.
Nizamiyeler ve Nizâm-ı Âlem Mücadelesi
Berkyaruk’un hapisten kaçırılarak tahta oturtulması, bürokrasinin ordu üzerindeki son büyük zaferlerinden biridir. Bu dönemde Tâcü’l-mülk gibi rakip vezirlerin tasfiyesi, devletin yönetim kodlarının yeniden Nizamiyeler eline geçmesini sağlamıştır.
Tutuş ve Arslan Argun Tehdidi
Sultan Berkyaruk, sadece kardeşleriyle değil, "Melikşah’ın mirasında hak iddia eden" amcasıyla da savaşmıştır.
Tutuş Vakası (1095): Suriye Meliki Tutuş'un mağlubiyeti, Berkyaruk’un saltanatını meşrulaştıran en büyük askeri başarıdır. Tarihçi burada, komutanların "zalim ve sert" Tutuş yerine, daha "ılımlı" görünen Berkyaruk’un safına geçmesini bir dönüm noktası olarak görür.
Arslan Argun: Horasan'ı kana bulayan bu isyanın, bir köle suikastıyla bitmesi devletin bekası için "ilahi bir lütuf" olarak yorumlanabilir.
Muhammed Tapar ve Müeyyedü’l-mülk İttifakı
1099 sonrası başlayan bu yeni evre, "Kardeşin kardeşe kırdırıldığı" en dramatik dönemdir. Nizâmü’l-mülk’ün oğlu Müeyyedü’l-mülk’ün taraf değiştirerek Muhammed Tapar’ın veziri olması, devletin idari çekirdeğinde büyük bir çatlağa yol açmıştır.
Tarihçinin Notu: Bu dönemde Bağdat’ta kimin adına hutbe okunacağı, o gün şehre hangi ordunun hakim olduğuna göre değişir hale gelmiştir. Bu durum, Selçuklu prestijine vurulan en ağır
"4 yüzyıl içinde ilahi iradeyi uygulama amacıyla suikastlar düzenlemek bütün İslam radikallerinin ayrılmaz bir parçası haline getirildi. Bu gelişmenin yaratıcısı ise Hasan Sabbah'tır."
"Esasen her türlü tarikat, mensuplarını aldatma üstüne kurulur. İnsanların idrak kabiliyetleri farklı farklıdır. Onları idare etmek isteyen biri bu kabiliyetlerin sınırlarını tespit ederek dikkate almaya mecburdur. Kalabalıklar peygamberlerden mucize istediler. İtibar sağlayabilmek için peygamberler kendilerinden istenileni yapmak zorundaydılar. Bilinç seviyesi ne kadar düşerse fanatiklik de o ölçüde artar. Kısacası ben insanlığı iki temel gruba ayırırım. Birinci grupta neyin ne olduğunu bilen bir avuç insan vardır. Diğer gruptaysa hiçbir şeyin farkında olmayan kitleler. Birinci grup liderlik etmek ikinci grupsa onları izlemekle yükümlüdür. Birinci gruptakiler anne babalara ikinci gruptakiler de çocuklara benzer. İlki hakikate asla ulaşılamayacağını bilir. İkinciyse ellerini uzatarak hakikate koştuğunu sanır. Bu durumda ilk gruptakilerin diğerlerinin zihinlerini masallarla hayal ürünü hikayelerle doldurmaktan başka çaresi var mıdır? Yalan söyleyip kandırmaktan başka ne gelir elinden? Üstelik bunu ikinci gruptakilere merhamet dolu hislerle yaparlar. Eğer kitleleri anlayamadıkları ve hiçbir zaman da anlamayı başaramayacakları hedeflere ulaştırmak için oyunlar oynayıp, kandırmacalar sergilemek kaçınılmazsa mükemmel bir teşkilat kurmak için bu imkandan faydalanmanın nesi yanlıştır? Yunan filozofu Empodokles örneğini hatırlayın. Daha hayattayken talebeleri tarafından ilahi bir kişilik olarak görülüyordu. Ömrünün sonuna yaklaştığını hissedince bir yanardağa tırmanıp kendini kraterin içine bıraktı. Çünkü ölmeden önce cennete alınacağına dair bir kehanette bulunmuştu. Ama kraterin kenarında sandaletini düşürdü. Eğer o sandalet bulunmamış olsaydı günümüzde bile onun ölmeden önce cennete alındığına inananlar olurdu. Bu konu üzerinde etraflıca düşünürsek onun bunu kişisel çıkar
Tartışılan şey, temelini Kuran'dan alan hukuk olan şeriatın değiştirilip değiştirilemeyeceğidir. Bu yüzden de tartışma, yasayı "kimin" yaptığı konusuna indirgenir. Yasayı yapan erkeklerse -akıllarını ya da kişisel sorumluluklarını kutsal metnin yorumlanmasında kullanarak (içtihad)- onu değiştirmek mümkündür. Ama yasaların demokratikleştirilmesine karşı çıkan ve tekeline almak isteyen aşırıcılar, şeriatın Kuran kadar ilahi olduğunu; bu yüzden de değiştirilemeyeceğini savunuyorlar.
Hz Muhammed'in ölümü Müslüman Arapların bir halife çıkmazına sokmuştu çünkü Peygamber hep sıradan bir ölümlü olduğunu ve kendisinin ilahi olmadığını tekrar etmişti. Bu yüzden, onun önderliğine ardılık etmek konusu, Bizans imparatorlarının ya da batılı kralların sıklıkla uyguladıkları, " Tanrı tarafından atanmış olmak" kavramına dayandırılamıyordu.
Şeriat, görevini görmüş ve miadını doldurmuş; gizli saklı ne varsa açığa çıkmış, imamın rahmeti üstün gelmişti.
…
Şeriat, insanların günde beş kez Allah'a ibadet etmelerini ve O'nunla bir araya gelmelerini emretmiştir. Bu buyruk, şeklî kalmanın ötesine geçememiştir, oysa kıyametin yaşandığı bu günlerde müminler, yüreklerinde Allah'la her an beraber olmalıdırlar ve ruhlarının yüzü daima ilâhî varlığa çevrili olmalıdır; zira gerçek ibadet budur.