• Bir başlangıç cümlesi yazmayı beceremedim. Acaba Ahmed Arif ne hislerle kalemi eline alıp kağıdın başında otururdu? Belki saatlerce ne yazacağını düşürdü belki içinde susturamadığı cümlelerle saatler yetmezdi yazmaya...
    Kitap güzeldi. Erbil'e olan aşk kadar güzel ve iç acıtıcı biraz da. Aslında Leyla Erbil'den ne cevaplar geldiğini görsek çok daha farklı okuyabilirdik. Canından daha fazla sevdiği Leyla'nın mektuplarını Ahmed Arif saklamadı mı ? Ne oldu onlara? Nerede kaybolup gitti? Bilmem ki bu aşk neden tek taraflı kaldı ? Hiç mi karşılık bulma ihtimali olmadı ? Bir yandan da edebiyat dedikodusu gibi :) Ama aslında aşkını bu denli kuvvetli kılan belki de karşılık bulamamasıydı, kim bilir..
    (Kitapla ilgili kıymetli incelemeler zaten yapılmış, tekrara düşmeden kısa kesiyorum, sevgiler...)
  • Emekliye yeni ayrılmış öğretmenin. 30 yıl boyunca anadolu nun çeşitli köylerinde öğretmenlik yapmıştır. Emeklikte rahat bir yaşam planlamaktadir.başlarda emeklilik planladığı gibi güzel geçmiştir. Her geçen gün arkadaslari,mahalleli öğretmenden sogumasi duygusu veriyorlardi. Bunlar üzerine maddi durumu da kötülesmeye başlar. Bu nedenle valiliğe başvurarak yeniden öğretmen olmak istediğini belirtir. Öğretmenin başvurusu kabul edilir. Sakarya'ya bağlı keltepe köyüne ilk öğretmen olarak atanır. Öğretmen köye vardığında hiç beklediği gibi olmadi. Öğretmenlik yaptığı eski köylere benzemiyordu. Köy çorak, bakımsız , en kotusude bataklikti... İnsanlar'da aynıydı . İlgisiz ve negatif insanlardi. Köyde hafız adinda biri kendisine yardım eder. Ona kalacak yeri gösterir. Kendisine yemek getirildiğinde yemekte ekmek bulamadığında koyun ismini "EKMEKSİZ KÖY"koyar. Hafızla konusur hafız kendini tanıtır ne iş yaptığını , nereden geldiğini, ne iş yaptığını anlatır. Öğretmen o gece çok düşünür...Köy ona çok itici gelir. Orada yaşayamayacağını düşünür. Sabah olunca karşısında tanimdaigi birini görür,konuşup tanışırlar adı sarı çavuş idi. Sonra birlikte köyü dolaşırlar..
    Köyün geçmişinden öğretmen çok etkuleniyor, köy türkmen koyu idi. Köyü ve köylüyü tanıdıkça verdiği karardan vazgecer. Köy hakkında bilgisi genelde imam ve müezzin den alır.
    imam; uzun boylu, akıl danisilan köylü üzerinde söz sahibi olan felç geçirmiş,yatalak ve yenilikci bir imam dir.Öğretmen imamı sık sık ziyaret eder. İmam:"Köyün dirliğine el atmadikca darülfünun açsanız nafile." yani egitim lerin etkili olmayacaklarını söyler.
    Öğretmen de köyün hizmetlerin gerekliliğini tesbit etmek için köyde nüfus sayımı yapar ve bunları dosyalar. Öğretmen köylüyü tanımak için gezmişti. Muhtarın ağıl ve samanlik olarak kullandığı okul bir derslik ve bir odadan olusuyordu. Okulun tekrar yapılanması için öğretmen polatlı ya gider. Polatlida eski tanidiklarindan yardım alarak ankaradan yardım almak için bir dilekçe yazar. Ogretmenin bu çabaları Köy le kaynasmasina neden olur. İlk defa okul gören çocukların heyacanini ve neşesini görür...
    Ogretmenin bir projesi vardı bataklığı kurutmak ve köyü eski haline getirmekti. Polatlida yeni tanıştığı kaymakama bu düşüncesini söyler. Kaymakam olumlu cevap verir. Ankaradan gelen fen memurları incelemeler yaparlar. Bu işi yapacaklarını söylediler. Öğretmeninde dersleri başlamıştı, dersleri butun köye veriyordu. İnsanın kabiliyetlerini beirli bir yönde uyandırmak ve geliştirme işidir gibi düşünüyordu.
    Yetkillilerinin köye gelip gidişleri arttı gerçek durumu saptadılar bataklığin kurutulması için teknik islemlere başlanilmistir. kısa Bir süre içinde bataklığı kurutmuslardi. Burası artık keklikpınarı olabilecekti. Işte bundan sonra topargin uyanışı yani köyün uyanışı başlar..Ogretmenin ilk geldiği gün ki gibi bir köy ve insanlar yoktu. Geleceğe umutla bakan insanlar vardır. Bataklık bu inanclai insanlara yenilmis, yok olmuştu. Sakarya projesi üzerinden bu projeler isleniyordu. Toplantıda bir ziraat mühendisin (Ayhan bozkır) görüşleri alınır.
    "köyde birlik"fikrini açıklar. Devlet imkanlarını halka açmalı köylülere yardımcı olunmalı, köylünün yapamayacağı işleri devletin üstlenmesi lazim.
    Ayhan bozkirin "KOYDE BİRLİK" fikrinde uzlaşirlar. Öğretmen köye Ayhan bozkır ve tapu kadastro memurlariyla köye gider. Toprak uzeine üretim yapmaya karar verirler. Öğretmen eskişehir şeker fabrikası ile görüşür şirkete bağlı mühendisler köye geldiler şeker pancarı hakkında köylülere bilgi verirler. Hatta bir grub köylüyü eskişehir şeker fabrikası ve birçok yeri görmeleri için davet ederler. köylüler şeker fabrikasını gezerler ve şeker pancarı ekmeye karar verirler...
    Köylü bir kazanç elde ettikleri için çok mutluydular, bunun yanında köydeki eğitimler devam ediyordu. Okuma -yazma , vatandaş lik, bilgileri veriliyordu . Gece kurlarının içeriği değişir toprakla ilgili teknik bilgiler üretilmeye başlarlar. Ogretmenin isteği üzerine devlet köye fidan gönderir. Ayhan bozkır tarafından belirlenen yerlere fidanlar dikildi bütün köylü dikmen için seferber olmak zorunda kaldılar.
    Pancar üretiminden sonra hayvan yetiştiriciliği gündeme geldi.devletin desteğiyle doğu anadolu(kars, ardahan )'dan inek getirildi gelişen ticaretle kooperatif açılır. Bütün bunlar olunca köy yapıları oluşmaya başlandı. Ogretmenin yardıma na bir öğretmen daha atandı adı süleyman ışık idi. 25 yaşlarındaydı keltepeyi öğretmeninin tavsiyesi üzerine seçer. Süleyman ışık', gelmesiyle öğretmenin yükleri azalır. Eskişehir şeker fabrikası tarafından mustafa ağa gönderilir mustafa ağa işinin ehli, işini seven birisiydi köylülere çok yardımı dokunuyordu...
    Bu kadar gelişme olurda ABD ve batılılar bizi rahat birakirmi. Köye bir kaç yabancı geldi. Yabancılar "yatılı bölge okulları"kurmak için köyde yer arıyorlardı , öğretmenle konuşurlar ogretmeninde fikrini almak isterler, öğretmen;"
    Çocukların köklerinden kopmadan eğitim yapılması gerekiyor"
    Dedi. Ogretmene turkiye yi gezmeler için rehber olarak gelmesini ister. En uygun yer olarak keltepeye yakın karanlık dereye yapmayı uygun bulurlar.
    Süleyman ışık'ın eşi yeni öğretmen olarak köye atandi.genç-kız ,anne adayı ve annelere verdiği kurslarda geliştirir. Bayanlara kıyafet bicip dikmeyi ve okuma yazmayı öğretir.
    Keltepeliler ve devletin imkanlarıyla köy kurulmuştu yeni evler,yeni cami, yeni okul, kooperatifler kurulmuştu. Köy açılış için hazırdı uygun bir gün seçmek istiyorlardi ilk zaferin kazanıldığı gün olarak yani 14 eylül sakarya zaferi günü olarak kararlaştırıldı.
    Artık halk bilinclenmis topraklar uyanmisti çok urun elde edilmişti.
    Köyün açılış günü vali, kaymakam, egitim müdürü yan köylerden heyetler gelmişti açılışta artık keltepeyi örnek bir Köy olarak gösterebilirdi , adı keltepe değil keklikpinar olacaktı....
    İlk gün buralarda yapamam diyen öğretmen burayı çok sevmis ve yaptıklarından çok huzur duymustu, köylere Ogretmene bir ev yapmışlardı artık orda yaşamaya devam etti...
  • Ben Jose Rodrigues'in kitaplarını çok beğeniyorum. Bunu da bir solukta okudum. Hele ki incelemeler ve iddiaların gerçeklere dayandığını öğrendiğim zaman çok şaşırdım. Dinler tarihi hakkında bilmediğiniz çok şey olabilir. Okulda tarih sevmezdim, çünkü klişelerden ibaret. Okudukça hem kendi tarihimizi hemde dünya tarihini ilginç ve heyecanlı buluyorum.
  • Geçtiğimiz yıllarda Segue 1 diye adlandırılan bir galaksinin Samanyolu çevresinde dönmekte olduğu kesfedilmis fakat çok küçük ve solgun görünen bu tuhaf galaksinin neden orada olduğu anlasılamamıstı.Yapilan incelemeler,
    galaksinin çok yaslı yıldızlarla dolu olduğunu,dolayısıyla evrenin erken dönem evresinde olustuğunu gösterdi. Sadece 300 Günes parlaklığında olan galaksinin küresel bir yıldız kümesi çıkma ihtimali de var. Diğer bir deyişle, gerçek birgalaksi olmayabilir. '
    Samanyolu'nun etrafında, 75.000 ışık yılı mesafede turlamakta olan Segue 1'in oraya nasıl geldiği ise hala bir muamma.Teori lerden biri, Samanyolu'nun 12 milyar yıl önce baska bir galaksiyle çarpıştığını ve
    Segue 1'in de bu çarpısma sonucunda suanki yerine sabitlendiğini söylüyor. Diğer teoriye göre,bos bir galaksi olarak uzayda sürüklenirken, 8 milyar yıl önce Samanyolu'nun çekimine yakalanıp bir daha kurtulamadı.
  • Ahşap bir konağın yıkıntıları arasında son günlerini geçiriyordu Necip amca. Yardıma muhtaç ve kimsesi olmayanlara yemek götürüyorduk. Parası ve evlatları vardı ama gelen giden kimsesi yoktu. Gel seni güzel bir yere götürelim dediysemde eşinin anıları olan tarihi bu konakta ölmek istiyordu. Bir kaç kez ziyaret ettim. Her seferinde yarım yamalak anlatmaya çalışırdı ailesini ve eşini. Bir kaç ay sonra vefat haberini aldım. Eşine kavuştu muhtemelen. .... Konağı da restore edildi.Kültür bakanlığına bağışlamış.
    Güzel şey bir insanı sevindirmek, bir çocuğu belki bir yaşlıyı. ..
    En son gördüğümde şunu söyledi "gülümseyerek getirdiğin bu aş seni uğurlayacak benim duamla cennete"derdi...Gülümseyin, paylaşın , sevin.
    Bir anı#arkeolojik#incelemeler#yaparken
    Şeyda
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.