Kürtler neden isyan eder?
170 yıldan beri Türkiye'nin gündeminden düşmeyen bir soru. İlk önce 1840'larda Botan Beyi Bedirhan Bey ile Hakkâri emiri Nurullah Bey ayaklanıp istiklal ilan etmişler. 1879'da Şemdinli hâkimi Seyyid Ubeydullah isyan etmiş; İran'ı fethetmesine ramak kalmış. 1909'da Milli aşireti, 1913'te Hizan, 1920'de Koçgiri Devlet'e meydan okuyup cezalarını bulmuşlar. 1925'te başlayan Şeyh Said isyanı, Güneydoğunun önemli bir bölümünü etkisi altına alıp Bingöl'ün Genç kazasında geçici bir hükümet bile kurduktan sonra kontrol altına alınabilmiş. Hemen ardından bu kez Şemdinli, Raman, Mutki, Sason ve Midyat'ta isyanlar çıkmış. 1928'de Ağrı Dağında Binbaşı İhsan Nuri Bey öncülüğünde kurulan isyancı Kürt yönetimi 1930'da bir askeri operasyonla imha edilmiş. 1938'de Dersim'de 40.000 sivilin canına mal olan bir harekât sonucunda devlet otoritesi tesis edilmiş. Neden isyan ettikleri bilinmeyen bir konu değil. İlk önce, bölgede yüzlerce yıldan beri hüküm süren özerk yapının "Tanzimat" adı altında yıkılıp yerine asker-memur egemenliğinin kurulmasına itiraz etmişler. Daha sonra, kaç bin yıllık vatanlarında "yabancı" sayılmayı içlerine sindirememişler. "Ermeniler gitti, sıra bize geldi" kaygısı da 1920 ve 30'lardaki isyanlarda galiba etkili olmuş. 1925'i izleyen Mecburi İskân Kanunu döneminde pek çokları sırf korku ve çaresizlikten dağa çıkıp, çatapat tüfeğiyle ordulara meydan okumuş. Son dönemde pek çokları için bardağı taşıran damlanın Kürtçe kişi ve köy adları meselesi olduğunu, aklı başında birkaç kişiden işittim. Çocuğumun adını zorla değiştirseler ben dağa çıkar mıydım? Belki cesaret edemezdim, bilmem, ama edenlere de bir selam gönderirdim mutlaka. "Devletimiz yol yapsa, fabrika yapsa sorun çözülür" tezi bu yüzden bana inandırıcı gelmiyor. İnsanlar dünyanın hiçbir yerinde, sırf fakir
Sayfa 228 - Liber Plus Yayınları / 24 Ocak 2011
Düşünce
Tek düğümle dokunurdu Iran halıları, oysa Türk halısı çift düğümdü ve dünyanın neresinde olursa olsun çift düğümlü bir halı Türkçe kadar Türk malıydı. Bir düğüm bütün bir Türk dünyasını birbirine bağlamış, bir halı düğümü bu dünyaya kimlik olmuştu.
Sayfa 133·Kitabı okuyor
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
İstiklâl Harbi zaferle neticelendiğinde, Mustafa Kemal, Avrupa toprakları haritalarda "T" harfinin sığmasına yeterli, büyük bölümü ve de facto başkenti Asya'da bulunan bir ülkenin lideri haline gelmiştir. Buna ek olarak "Batı" da coğrafi anlamda Avrupalılığı fazlasıyla azalmış, kültürel açıdan yakınlık duyduğu Hıristiyanların nüfüstaki oran hatırı sayılır oranda düşmüş yeni Türkiye'yi kendisine ait bir "Öteki" olarak görmeyi bir kenara bırakmıştır. Bir anlamda, Terakki ve İttihad Cemiyeti'nin 1908 yılında gerçekleşme. sini önlemek için ihtilâl yaptığı felâket senaryosu sahneye koyulmuştur. Ancak, Mustafa Kemal'in "Türkiye”nin "İran" haline gelmesine müsaade etmeye niyeti yoktur. İstiklâl Harbi sırasında Sovyet rejimini taklitten asr-ı saadete dönüşe uzanan bir yelpazede yorumları ortaya koyulan "Şark Mefkûresi"" türünden yaklaşımlarla "Batı"dan kopmak, onun gözünde seçenek değil, her koşulda önlenmesi gereken bir gelişmedir.
Sayfa 648·Kitabı okuyor
Safevî hanedanının menkıbevî dip tarihinden kendimizi soyutladığımızda karşımıza çıkan en önemli gerçek devletin birinci unsur olarak Türklere dayanması, Şah İsmail’in duru bir Türkçe ile şiirler yazması ve nihayet saray dilinin Türkçe olmasıdır. Bunlar hiç değilse Safevî devletindeki Türk etkisini görmezden gelmemizi engellemektedir.
Sayfa 20 - Yeditepe Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
Kitapta Kemalist rejimin uygulamalarının bu topraklarda gerçek anlamda bir laikliğin yerleşmesini engellediğini söylüyorsunuz. Rejiminin laiklik anlayışı nasıl? Rejimin laiklik anlayışı koca bir yalandan ibarettir. Laik filan değildir Türkiye Cumhuriyeti. Aksine, İslam ve Sünni Türk İslam'ın dışındaki her şeyin yok edilmesi ve vatandaşlıktan çıkarılması üzerine kurulu bir cumhuriyettir. Cumhuriyet'in ilk 10 yılının en önemli sosyal vakası –üstü kapatılan ve unutulmaya çalışılan vaka– Türkiye'nin İstanbul haricindeki tüm gayrimüslim vatandaşlarının sınır dışı edilmesi hadisesidir ve bu etnik değil, dini esaslar üzerinden bir temizliktir. Dili Türkçe olan ve Türk kültürüne göre yaşayan Hıristiyanlar sınır dışı edilmişler. Buna karşılık tek bir kelime Türkçe bilmeyen Pomaklar, Giritliler filan Türk kabul edilerek Türkiye'ye getirilmiştir. Yüzde 99.8 Müslüman çoğunluğu yaratma politikası cumhuriyetin temel politikası olmuştur. Dünyanın Müslüman yoğunluğu en yüksek olan ülkesidir Türkiye, Suudi Arabistan ve Libya ile birlikte. Ne Suriye, ne Mısır, ne İran, ne Irak: bunların hepsinde iyi kötü bir gayrimüslim unsur bir şekilde varlığını sürdürebilmiş. Cumhuriyet büyük bir başarıyla eskiden üçte ikisi müslim üçte biri gayrimüslim olan bir toplumu yüzde 99.8'e arındırmayı başarmıştır. Böyle bir rejimin laikliğinden söz etmek mümkün değildir. İkincisi, Türkiye'de din özgürlüğü yoktur. Gayrimüslimlerin birazcık olsun vardır da Müslümanların yoktur. Devlet eliyle empoze edilmiş belirli bir İslam yorumu söz konusudur. Şu anda Müslümanlarla devlet arasında yürütülen mücadelenin konusu laiklik ya da Müslümanlık sorunu değildir. Devletten bağımsız bir Müslümanlık yorumuyla, devlet güdümünde bir Müslümanlık yorumu arasındaki çatışmadır.
Sayfa 21 - Liber Plus Yayınları / Yanlış Cumhuriyet / 25 Mayıs 2008
Düşünce
Av avlamak kuşkusuz bu imgenin ortak bir özelliğidir, ancak kesinlikle tek veya hatta baskın bileşeni değildir. Artık "cennetlerin" sunduğu hizmetlerin tüm yelpazesini inceleme zamanı geldi. "Cennet" teriminin esnekliği, kurumun kendisinin esnekliğini gayet iyi yansıtır. Bazı durumlarda terim, tıpkı resmi unvanlar ve madeni paralar gibi, zamanla değerini büyük ölçüde yitirdi. M.Ö. ikinci yüzyıla ait Dura-Europos'tan bir Yunan satış belgesinde paradeisos, tıpkı daha sonraki Türkçedeki borduz (bahçe) ve Farsçadaki firdevs gibi, basitçe özel bir bahçe anlamına geliyordu. Ancak diğer durumlarda terim değerini büyük ölçüde artırdı. Aynı temelden, Eski Farsça paridaida'dan yola çıkan kelime, Batı'da zamanla, birçoğu en azından yüzeyde oldukça çelişkili olan sayısız anlam kazandı. William McClung'un öne sürdüğü gibi cennet, hem dünyevi olanı (maddi bolluk yerleri) hem de dünyevi olmayanı (ruhsal huzur yerleri) bünyesinde barındırır; onlar aynı anda hem oluşum ve ütopik varoluş yerleri hem de yozlaşma, düşüş ve kaçış yerleridir. Son olarak ve bizim için en önemlisi, bunlar insanlar tarafından bozulmamış ilkel, el değmemiş doğanın örnekleri olabilir ya da tam tersine, insanların doğayı biçimlendirdiği, yeniden düzenlediği ve tertip ettiği ayrıntılı sanat eserleri olabilirler. İncil geleneğinde (Tekvin 2.8-10 ve 19-20), cennetin oldukça bariz bir şekilde güçlü kozmolojik anlamları ve çağrışımları vardır, ancak Lars Ringbom'un işaret ettiği gibi, aynı durum, kendi yeniden yapılandırmasına göre, "dünya imparatorluklarının içinde kutsal, kraliyet şehri, tüm dağların başlangıcı ve tüm suların kaynağı, tüm bitkilerin anavatanı, tüm ateşlerin ilkel ocağı, kraliyet otoritesinin orijinal yeri ve doğru inancın gerçek kaynağı olan fikirle yakından bağlantılı, merkez ve kökenlerin bir
Sayfa 47