• “Seni Tanrı bile affetmeyecek!”
  • Henry James ve Avrupa Burjuvazisinin Düzmece Ahlâkı

    Daisy Miller, meşhur romancı Henry James’in kısa romanı; daha doğrusu, novella’sıdır… Geçtiğimiz yıllarda İletişim Yayınları tarafından yeni basımı da yapılan bu romanı, dilimizde yayımlanan ilk baskısı olan, Varlık Yayınları’nın Haziran 1963 tarihli edisyonundan tanıtmaya çalışacağım

    Romana geçmeden önce: Varlık Yayınları’nın bu büyük hizmetini (ve elbette bu işin baş mimarı Yaşar Nabi Nayır’ı) minnetle anmak, tüm kitapseverlerin vazifesi olmalı. Günümüzün çok zengin yayın ortamında istediğimiz her kitaba en kolayından ulaşabiliyoruz; fakat 1950’lerin, 60’ların o zor koşullarında, kelimenin tam anlamıyla büyük bir idealistlik göstererek, okurları iyi edebiyatla halvete uğraşan Yaşar Nabi ve Varlık Yayınları’nı anmadan geçmek, bir değerbilmezlik olacağından, saygıyla yâd etmek gerekir.

    Varlık Yayınları’nın 989.su, “Varlık Büyük Cep Kitapları” serisinin ise 227.si olan Daisy Miller’ın çevirmeni, İngiliz Dili ve Edebiyatı hocalarından Necla Aytür. ‘Amerikan Romanında Gerçekçilik’, ‘Kitaplar Arasında/Amerikan Edebiyatı, Kültür ve Dil Yazıları’, ‘Başka Bir Amerika’ eserlerinden ve Henry James, Kate Chopin, William Faulkner çevirilerinden tanıyoruz Necla Aytür hocamızı…

    1878’de dergide yayımlanan ve 1879’da kitap hâlinde satışa sunulan roman, İsviçre’nin Vevay (yâhut Vavey) kasabasından bir sahneyle başlar. ‘Dent du Midi’ dağı ile ‘Chillon’ şatosuna bakan (s.4) ‘Trois Couronnes’ adındaki kusursuz otelde (s.3) buluruz kendimizi. İlkin, kuvvetli baş ağrılarından muzdarip halasını ziyaret için Vavey’e gelmiş olan genç adam (27 yaşındadır) Winterbourne’u görürüz. Âşık olacağı Daisy Miller’ın küçük oğlan kardeşi Randolph’un, Winterbourne’dan şeker istemesi ve ablasının kardeşini almaya gelmesiyle tanışma başlar.  “İfade kudreti olmayan” fakat “güzelliği gözlemleyerek çözümlemeye tutkun olan”(s.8) Winterbourne, kızdan etkilenir. Annesi, kardeşi ve rehberleri Eugenio ile tatile çıkmış bulunan Daisy Miller’ın işadamı babası Ezra B. Miller, yaşadıkları yer olan Schenectady’de kalmıştır.(s.9)

    Sosyete yaşamı ve aristokrat zihniyet yargılanıyor

    İlk konuşmalarında söz bir ara, romanın temel eleştirilerinden olan ‘sosyete’ yaşamına ve ‘aristokrat’ zihniyete gelir. Amerikalı olan Daisy Miller, Avrupa’da sosyete olmadığını; asıl sosyete hayatını her kış New York’ta yaşadığını söyler.(s.11). Winterborne, Miller’dan etkilenir kuşkusuz; bu bahsi halasına da açar. Ne var ki, Miller ailesini uzaktan uzağa gözlemleyen halası, bu durumdan hiç de hoşnut olmaz. Çünkü bu kızın (Daisy’nin) hiç de ‘soylu’ ve ‘ahlâklı’ olmayan davranışları vardır: Başta rehberleri olan Eugenio olmak üzere, arkadaşları olan erkeklerle ‘fazla samimi olması’ gibi… Winterbourne da bu kaygıları taşımaktadır. Hem, ilk karşılaşmalarındaki sohbetlerinde, Daisy “Erkeklerle her zaman ahbaplık etmişimdir.” dememiş miydi?! (s.11). Aristokrat ahlâkının (yani ikiyüzlü ahlâkın) bakış açısıyla malûl olan Winterbourne, bu durumu yadırgar hâliyle. Çünkü ona göre bu türden ‘samimiyetler’, ‘serbest’ ve ‘hafifmeşrep’ kadınların âdetleridir. (s.12). Halasının hiçbir zaman kabul etmeyeceği bu ilişkiyi başlarda heyecanla isteyen genç adam, hemen zihninden ‘hafifmeşreplik’ düşüncesini atar ve olayı kendince rasyonalize ederek, Daisy’i, “flört etmekten hoşlanan güzel bir Amerikan kızı”(s.12) diye ‘görür’. Çünkü Winterbourne bir yandan da, aynı zihniyeti paylaştığı, “toplumun kesin çizgilerle sınıflara ayrılmış düzeni”nden bunalmıştır da… (s.16) Zaten bu “düzen” de nefretengiz bir şeydir. “Halasının konuşmasından Miss Daisy Miller’ın bu düzendeki yerinin hayli aşağılarda olduğunu biliyordu. Genç adam, ‘Korkarım, onları beğenmiyorsunuz?’ dedi. ‘Çok bayağı insanlar. Onlar da Amerikalı ama, insan vatanına olan görevini onlar gibisiyle görüşmekle değil, görüşmemekle yerine getirir.”(s.16) Halasının bu sözleri, burnundan kıl aldırmayan o boşyüceliğin, sözde asâletin resmidir…  Bu düşüncelerin etkisinde kalan (çünkü o ‘ahlâka’ müntesip olan) Winterbourne da, aslında sevdiği bu kız hakkında sık sık gelgitler yaşar. Rehberleriyle sıkı fıkı olduğunu her daim yineleyen halasının tesiriyle, birden, “Demek uçarı, hoppa bir kızdı.” demekte çekince duymaz.(s.17) Fakat bu düşüncesinde de istikrarlı olmayacaktır; daha doğrusu, Daisy’i sevdiğinden mütevellit, olamayacaktır. Mensubu olduğu sahte, ikiyüzlü ahlâkın izleri gereği, kof gururdan Winterbourne da nasibini almıştır. Bunun kanıtlarından biri de, anlatıcı-yazarın şu sözleridir: “O zamana kadar, gevezeliğin bu kadar sevimlisini duymamıştı. Daha önce onun ‘bayağı’ olduğu fikrini kabul ettiği hâlde, şimdi bundan pek emin olamıyordu. Yoksa onun bayağılığına alışıyor muydu?”(s.28)

    Les Trois Couronnes bölümü

    İki bölümden oluşan romanın otelin ismini taşıyan “Les Trois Couronnes” adlı bölümü, Daisy Miller’ın Winterbourne’un kışın Roma’ya gelmesini istemesiyle noktalanır. Bu sayfada, Daisy Miller’ın, genç adama âşık olduğunu iyice anlarız: Roma’ya gelmesi isteğine “Böyle bir sözü kolayca verebilirim; halam kış için Roma’da bir ev tuttu; beni de şimdiden davet ediyor.” diye mukabele eden Winterbourne’a, ancak âşık birisi şöyle cevap verebilir çünkü: “Halanız için değil, benim için gelmenizi isterim.”(s.31) Winterbourne, ocağın sonuna doğru Roma’ya gittiğinde, halasından, Daisy ve ailesinin oraya kendinden evvel geldikleri haberini alır: “Geçen yaz Vevay’da peşlerinden ayrılmadığın kimseler, rehberleriyle falan, burada da ortaya çıktılar. … Bir iki ahbap edinmişler ama, gene de en çok rehberle senli benliler. Küçük hanım, asillikten uzak birkaç İtalyan’la da sıkı fıkıymış; bunlarla gezip tozmaları herkesin dilinde.”(s.32) Halasının tahkir ederek söylediği doğrudur. Daisy, daha sonra bir arkadaşın evinde karşılaşacak olan Winterbourne’u, “Dünyanın en yakışıklı erkeğidir. Mr. Winterbourne’u katmazsak tabii.”(s.37) diye tanıttığı Mr. Giovanelli ile tanıştırır. Winterbourne, hiç kuşku yok ki kıskanır bu durumu. Giovanelli’yle bir gece buluşacak olan Daisy’e eşlik eder. Aslında Winterbourne’a âşık olan Daisy îmâ yoluyla istemiştir onun gelmesini. Adamı görünce kıskançlığı iyice artar Winterbourne’nun (çünkü genç İtalyan, çok yakışıklıdır); fakat kurtulmak istediği ama pek de kolay olmayan ‘aristokrat’ refleksi devreye girer ve bir nevî tatmin sağlar: “Winterbourne kendi kendinden memnundu. Adamın ne mal olduğunu anlamıştı. ‘Kibar sınıftan değil.’ diye düşündü. ‘Kibarlığı ustaca taklit ediyor o kadar. Müzik hocası, ucuz bir yazar, ya da ressam olmalı. Yakışıklılığının Allah cezasını versin!’ … Bu da yine Daisy’nin kibar bir kız olup olmadığı sorusunu akla getiriyordu. Kibar bir kız, küçük, flörtçü bir Amerikalı da olsa, tutup aşağı tabakadan olduğu anlaşılan bir adamla buluşmaya kalkar mıydı?” (s.41) Daisy’i, bazı ‘ahlâkçı’ aristokratlar da, davranışlarının Amerika’da normal olabileceğini; fakat buraya uymadığını söyleyip ikaz edecekler; hatta meclislerinden dışlamakla tehdit edeceklerdir. Saf ve içinden geldiği gibi davranan, yani doğasını yaşayan bu kız, haklı olarak, “Buralı kadınların hayatı korkunç derecede sıkıntılıymış diyorlar. Kendi âdetlerimi onlarınkine benzetmek için en ufak bir sebep göremiyorum.” diyecektir.(s.49). Aslında aynı ikiyüzlü köhne ahlâkı paylaşan ve cesaret gösterip de aşkından yana net bir tavır alamayan Winterbourne, nasıl olduysa, ‘sevgilisini’ uyarmak zorunda hissedecektir kendisini:

     “Benim başkaları kadar katı olmadığımı da anlayacaksınız.”

    “Nasıl anlayacağım?”

    “Başkalarının evine giderek.”

    “Ne yapacaklar bana?”

    “Sırt çevirecekler.”

    Winterbourne’un söylediği doğrudur. O ‘düzmece ahlâka’ uymadığın zaman dışlanırsın…

    Romanın son sahnesi, Daisy ile Giovanelli’nin ‘Forum’ da yürüyüş yapıp, ‘Kolisium’ da (Collesium) oturdukları gecedir. Winterbourne da gizlice gider; fakat Daisy onu görür. Konuşurlar. Genç adam, İtalyan delikanlıya kızar; çünkü sıtma salgını vardır ve Daisy’i düşünmemekle suçlar. Oysa orasını ay ışığında görmeyi arzulayan Daisy istemiştir gece gezisini.

    Winterbourne’u kıskandırmak adına İtalyan delikanlı ile nişanlandığını söyler Daisy. Sonra evlerine dönerler ve birkaç gün sonra Daisy’nin çok ağır hasta olduğu ortaya çıkar. Winterbourne ziyarete gider; Giovanelli ise, ortada görünmez. Daisy’nin annesi Mrs. Miller, Winterbourne’a “Daisy geçen gün sizden bahsetti” der. “Çoğu ne dediğini bilmiyor, fakat bu sefer galiba aklı başındaydı. Benimle size bir haber gönderdi. Size bildirmemi istediği bir şey var. O yakışıklı İtalyan’la nişanlanmadığını size söylememi istiyor.” (s.62). Ve bir hafta sonra Daisy Miller ölür. (s.63). Annesi vasıtasıyla ilettiği mesajda Winterbourne’a olan aşkını yinelemiştir. Genç adam “O zaman ne demek istediğini anlamamıştım. Şimdi anlıyorum. Anlıyorum ki, o da takdir edilmeye önem verirmiş.”(s.64) diyerek nedamet getirir… Zavallı Daisy’nin tek ‘suçu’, Avrupalı aristokratların o ikiyüzlü ‘ahlâk’ kurallarını reddedip, özgür yaşamayı seçmesi olur. Birey olma isteği, anlaşılan, hiçbir toplumda cezasız kalmaz.

    Öyle görülüyor ki Henry James de, bu kızı öldürmekle, Avrupa’ya kurban sunmuştur…

     

    Anlatıcı yazar devrede

    Bu romanında da bir Henry James yöntemi olan “anlatıcı-yazar” devrededir. Bu anlatıcı-yazarın James’in kendisi olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Romanın iki yerinde, okuyunca bana Ahmet Mithat Efendi’yi  hatırlatan ‘anlatıcı’ ile karşılaştım: “Verdiğimiz bilgilerden okuyucunun da anlayacağı gibi…”(s.44) ve “ Okuyucunun alayla gülümsemesi tehlikesini göze alarak bildirelim ki,…”(s.52).  Jale Parla hocamız, bizi uyarır: “Henry James ‘güvenilmez anlatıcıyı’ anlatının merkezine taşır[…]”1

     

     

    NOT: Bu yazıya hazırlanırken, Henry James hakkında bazı okumalar yapıp notlar çıkardım. Amacım, James’le alâkalı [romancılığı, üslûbu gibi] bilgiler vermekti; fakat sonradan fark ettim ki, bu yazının konusu değiller yazacaklarım. Yine de, bu yazım vesilesiyle okuyup bilgilendiğim ve faydalanmak isteyen okurlara da yardımcı olacağını sandığım bazı kitapları anmak isterim:

    1) “Yazar, Yazar” David Lodge, Ayrıntı Yayınları, 2011.

    2) “Kitaplar Arasında/Amerikan Edebiyatı, Kültür ve Dil Yazıları” Necla Aytür, YKY, 2010.

    3) “Don Kişot’tan Bugüne Roman” Jale Parla, İletişim Yayınları, 2007.”

    4) Manzaradan Parçalar/Hayat, Sokaklar, Edebiyat” Orhan Pamuk, İletişim Yayınları, 2010.

    5) “Edebiyat Üzerine Düşünceler” T.S.Eliot, Paradigma Yayıncılık, 2007. Çeviren: Doç.Dr. Sevim Kantarcıoğlu

    6) “İngiliz Edebiyatı Tarihi”, Mîna Urgan, YKY, 2010.

    7) “Klasikleri Niçin Okumalı”, Italo Calvino, YKY, 2008, s.181-4. Çeviren: Kemal Atakay

    (Calvino, James’in, “yaşam dolu kız kahramanıyla” (Daisy Miller), “genç Amerika’nın önyargısızlığını ve masumluğunu simgelemeyi amaçla[dığını]” söyler. [s.181])

     

    1 “Don Kişot’tan Bugüne Roman”, Jale Parla, İletişim Yayınları, 7.Baskı, 2007, sayfa 169) 1;a: James’in roman anlayışı hakkında fikir vermesi açısından: “Henry James’in The Art of Fiction’da [Kurmaca Sanatı] belirttiği gibi, roman, edebiyat türlerinin ‘the most elastic’ [en esneğidir]. Düzyazıyla kaleme alınması koşuluyla, bir romanın içinde yer alamayacak yazı türü yok gibidir. …” [Mîna Urgan, “İngiliz Edebiyatı Tarihi”, YKY, 2010 -6. baskı-, s.743])
  • 280 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Gökkuşağı Savaşçıları; Asena, Berk, Defne, Zeynep, Sinan, Tolga, Argun ve maskotları Ahbap

    Birbirlerini candan seven, birbirleri için hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmayan, her zaman iyi şeyler yapmak isteyen, haşarı, heyecanlı bir grup ortaokul öğrencisi, çocuk çetesi ve onların birlikte yaşadığı olaylar.

    Asena ve arkadaşları rehberlik dersi öğretmenleri Onur öğretmenin okullarının 100. Yılı ile ilgili bir şeyler düşünmelerini istemesi üzerine Asena’nın evinde toplanıp nasıl bir şey yapılacağını düşünmeye başlarlar. Defne yapılacak şeyin hem yararlı hem de güzel olmasını düşünerek kütüphanenin en iyi fikir olacağını düşünür. Okullarında kütüphane yoktur. Bu fikir savaşçılar tarafından çok beğenilir ve bu fikirlerini Onur öğretmene anlatırlar. Onur öğretmen bu fikri çok beğenir ama yapılması düşünülen kütüphane gerçekten çok masraflı ve zor bir iştir. Bu yüzden müdür beyi ikna etmek gerçekten zor olacaktır. Defne’nin aklına okulun arkasındaki küçük metruk ev gelir ve bunu öretmenine söyler. Savaşçılar öğretmenleriyle okulun arkasındaki o eve giderler. Onları okulun bahçıvanı Hasan Efendi karşılar. Fakat bu karşılaşmadan hiç memnun olmamış gibidir. Onur öğretmen o metruk evi çok beğenir. Tam istedikleri gibi bir yer olduğunu görür. Ama bahçıvanın orayı onlara göstermek istemeyişine de bir anlam verememiştir. Onur öğretmen öğretmenler toplantısında bu fikri ortaya atar. Öğretmenlerde bu fikri beğenir. Ama müdür yardımcısı o binanın çok eski olduğunu orada her an bir kaza olabileceğini söyleyerek bu fikri onaylamaz. Bunu öğrenen Gökkuşağı Savaşçıları çok üzülürler, özelliklede Defne. Çünkü fikri bulanda evi gösterende odur. Bir anlam veremedikleri bu olaya inanmak istemezler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra savaşçılardan biri olan Zeynep o evi tekrar görmeye karar verir. Eve yaklaşınca iki kişinin birlikte konuştuğunu görür ve gizlice onları dinler. Konuşanlardan biri Hasan Efendi’dir. Ama diğerini tanıyamaz. Bu olayı hemen savaşçılara anlatır. Savaşçılarda bu olayı incelemeye karar verirler. Berk ve Asena birkaç gün sonra gizlice eve girerler. Fakat evde çok önemli bir şey yoktur. Bir çalışma masası ve büyük bir şömine vardır. Berk şöminenin içine girer ve orda gördüğü halkayı kendine doğru çeker. O anda gizli bir geçit açılıverir. Berk şaşırmıştır. Tam geçide girerken Asena ıslık çalarak bahçıvanın geldiğini haber verir. O da geçidi kapadıktan sonra hemen evden çıkar. Koşarak okula giderler. Bu önemli olayı savaşçılarla paylaşmaları gerekiyordur. Bu olaydan sonra hemen toplantı çağrısı yapılır. Aynı akşam Asena’nın evinde durumu tartışırlar. Ve oraya bir kez daha girmeye karar verirler. Bahçıvanın orda olmadığı bir gün gizlice eve girerler. Gizli geçidi açıp sonuna kadar giderler. Tünelin sonunda merdivenlerden inince gizli bir iskele görürler. Çok şaşırarak oradan ayrılırlar. O esnada evin içinde ki masayı kurcalarken gizli bir köşesinde bir defter bulurlar onu da alıp oradan ayrılılar. Artık okulda bazı kötü işlerin döndüğünü anlamışlardır. Böylece Hasan Efendi’yi takibe almaya karar verirler. Savaşçılardan biri müdür yardımcısının okuldan çok hızlı çıktığını görüp onu takip etmeye kararverir. Onu pek tekin olmayan bir semtte ki lunaparka girerken görür. Kışın ortasında orada ne işi vardır diye düşünüp içeri girer. Onu biriyle konuşurken görür. Bu durumu arkadaşlarına anlatır. Sonunda bu işin çok tehlikeli bir olay olduğuna ikna olurlar ve Hasan Efendi’yle müdür yardımcısını suçlayacak kuvvetli delilleri olmadığını görürler. Onun için Asena o metruk evi bir gece gözlemeye arkadaşlarıyla birlikte karar verirler. Kararlaştırdıkları gece dedesine arkadaşı Sinan'da kalacağını söyler ve o eve gider. Güzel bir yere gizlenir. Gecenin ilerleyen saatlerinde denizden bir motor sesi duyulur. Saklandığı yerden çıkıp denizin kenarındaki ağacın üstüne çıkar. Konuşmalardan Hasan Efendi’nin de orda olduğunu ve kaçakçı olduklarını anlamıştır. Ertesi gün arkadaşlarına duyduklarını anlatır. Onlarda korkmuşlardır. Artık kendilerinin yapabileceği bir şey kalmamıştır. Durumu birilerine anlatmaları gerekiyordur. Bunu idareye anlatamıyorlardır Çünkü birkaç öğrencilerin lafına mı güveneceklerdir yoksa müdür yardımcısına mı? Herkes ne yapabileceklerini düşünürken Asena’nın aklına Süha ağabeyi gelir. Çünkü ordu istihbarat biriminde çalışmaktadır. Hemen Süha ağabeyini yemeğe davet eder. Oda Asena'yı kıramayarak yemeğe gelir. Asena ona yaşadıkları bütün her şeyi birer birer anlatır ve defteri gösterir. Süha ağabeyi bu işle ilgileneceğini söyler ve ona bir daha o eve gitmemelerini söyler.

    Asena ve Berk aldıkları defteri yerine koymak isterler. Çünkü onların durumu fark edip kaçmalarını şstemezler. Bu yüzden bir öğlen arasında o eve giderler. Çevre çok sessizdir. Asena eve girer tam defteri bırakıyordur ki arkasında Hasan Efendi’yi görür. Hasan Efendi Asena’yı yakalar bağlar. O esnada Berk’in ıslığını duyulur Hasan Efendi Asena’ya ona gitmesini söyler yoksa ikinizi de öldüreceğini söyler. Asena’da Berk’e açık kapıdan kafasını uzatarak gitmesini ister ve hemen geleceğini söyler. Berk gökkuşağı işaretini yapar Asena ise karşılık vermez. Bu kuraldır işarete karşılık verilir. Yinede sırtını döner ve okula gider Asena’nın dönmediğini görünce gerçekten çok telaşlanır ve Sinan’la birlikte Asena’nın evine giderler. Dedesine durumu baştan sona anlatırlar. Dedesi Süha’yı telefonla arar Süha hemen eve gelir ve çocukları dinler. Çocukları evlerine gönderir. Bu arada o evde Asena zor anlar yaşıyordur. Hasan efendinin kaçakçılıkla ilgili bir çok şeyi açık açık konuşmasından dolayı oların son işi olduğunu ve durumunun hiç parlak olmadığını anlar. Okulun çıkış zilinden sonra eve doğru birinin yaklaştığını görürler. İçeri girdikten sonra müdür yardımcısını karşısında görünce küçük dilini yutacaktır. Akşamın ilerleyen saatlerine kadar beklerler. Motor getirdiği malları almak için gizli geçitten inip aşağı inerler. Çocuğun başına Ahmet’i bırakmışlardır. Dışarıdan köpek sesleri geliyordur. Ahmet köpeği kovalamak için kapıya çıkar ve Süha ağabeyin yumruğuyla bayılır. İçeri girer ve Asena’yı iplerden kurtarır O arada gizli geçitten yukarıya çıkan müdür yardımcısı ve Hasan Efendi silahını onlara doğrulturlar. Süha ağabey yapacakları bir şey olmadığını kaçamayacaklarını kararlı bir sesle söyler. Herkesin yolu açmasını söyler ve Asena’yı tutarak kapıya doğru yürürler. Dışarıya çıktıkları anda Ahbap Hasan Efendi’nin üstüne atlar ve o anda silah patlar. Süha ağabeyde müdür yardımcısını yakalar ve kelepçeler. Kimsenin canı yanmadan bu olayı sonuçlandırmışlardır. Sadece Ahbap’ın tırnağını bir kurşun sıyırıp geçmiştir. Suçlular adalete teslim edilmiştir ve Süha ağabeyle Asena eve giderler. Ailesi de Asena’yı sağ salim görünce çok sevinirler.

    İlerleyen günlerde her şey açıklığa kavuşmuştur hatta müdür bey müdür yardımcısından şüphelenip onunla ilgili araştırma yapmıştır, böyle birinin olmadığını sahte belgelerle atandığını öğrenmiştir zaten bu durumu ilgili makamlara da bildirmiştir.

    Müdür bey Gökkuşağı savaşçılarını çağırıp onlara çok teşekkür eder. Ama gördükleri bu olayları kimseye bildirmeden çözmeye çalışmalarına çok kızar ve azarlar. Ama yinede yaptıkları işleri ne kadar zor olduğunu tekrar söyler. Okula bir kütüphane yaptırma fikrini ortaya atmalarından sonraki gelişmeler gerçekten çok ilgi çekicidir. Süha ağabeyi Asena’ya anlattığına göre sigara ve içki kaçakçılığı yapıyorlardır. Bunun için okuldan daha iyi bir yer olamaz. Bu kaçakçıları yakalattıkları için gökkuşağı savaşçılarına bir ödül verilecektir. Onur öğretmen Asena ve arkadaşlarını rehberlik sınıfına çağırır. A sınıfının bütün öğrencileri teneffüs arasında rehberlik sınıfındadır. Onur öğretmen" kütüphane fikrini öğretmenler toplantısında kabul ettirir. Ailenize konuyla ilgili bilgi verilecek ve yardım istenecek, bunu da bayrak töreninde müdür bey söyleyecek "der. Çocukların hepsi sevinç içindedir.

    Bayrak töreninde müdür bey 100. Yıl için düzenlenen fikirler yarışmasını Orta II A sınıfının fikrini kabul edildiğini ve A sınıfını tebrik eder. A sınıfının öğrencileri ise kazandıkları ödülü kütüphane yapımı için hediye edeceklerini söyler.

    Şimdi gökkuşağı savaşçıları kütüphane fikrini kabul ettirmişlerdir ve zorlu bir mücadeleden sonra tekrar eski hayatlarına döneceklerdir. Bu da onları üzüyordur. Ama gökkuşağı savaşçıları her zaman olacaktır. Kim bilir yine böyle heyecanlı olaylar yaşayabilecekler ve har zaman birlikte olacaklardır.

    Sonuç olarak; daha çok çocuk niteliği taşıyan bu kitapta birden fazla ana düşünce vardır. Öncelikle dostluk ve arkadaşlığın ne kadar önemli bir kavram olduğu birlikte hareket eden insanların, çocuk bile olsalar her çeşit zorluğa, sıkıntıya karşı kuvvetli olmayı, engelleri aşmayı, zorlukların üstesinden daha kolay gelmeyi öğretiyor. İnsanların savundukları fikirleri sonuna kadar sahiplenmelerini o fikri gerçekleştirmek için elinden geleni yapmaları gerektiğini öğretiyor. Ama insanlar çocukta olsa yetişkinde olsa her zaman her şeyin üstesinden gelemez. Bunun için her insan arkadaşlığa ve yardıma muhtaçtır.
  • 81 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Yazarın kendisini muannit sahtegi karakteriymiş gibi hissettim🤔. Zaten genellikle böyle anı ve mektup kitaplarında karakterler yazarların kendileri olurlar. Ama kitabın başında ve sonunda notları yazdığı tarihler karışıktı.Bide lokantaya girdiği yerde; kendi zihninde karşı masada oturan diğer müşteriyle münakaşaya girdiği yer çok hoşuma gitti... Kızılay' da indim de işkence bitti. Midem bağırıyor. 'Zafer İşkembecisi' servise başlamıştır sanırım. Yöneldim. Görünüşte dolu her yer. Sakalları uzamış, pazen, yakalıksız gömlekli, karakuzu bakışlı birinin önü boş. Yanı da. Çöktüm. Komi, yağlı paçavrasıyla inciiriverdi yere masadaki kırıntıları. Pat küt birer çatal kaşık kondu önümüze, bir bölü dört ekmek, şişe suyu. Garson damladı, teri süzülüyor bumuna doğru. Gözucu bakıştık sofra komşumla. Aşevine gireceğim sıra, kaldırımdaki el arabasına dikine konulmuş dikenli tel yumağından sıyrılayım derken, damalı gömleğimin üst cebini taktırmıştım, yırtık sarkıyordu, yüreklendik birbirimizden. "Çorba" dedik, hemen hemen aynı zamanda. Şıp geldi buğusu tüten demir taslar. Sırayla sirkeyi, tuzu boca ettik içine, kocaman birer lokma ekmeği tıkarak avurdumuza, kaşık çalmaya başladık. Isındı bayağı içim. Ne yemeli sonra? Aklımın ucunda, ama bozmuş usta ustalığını ya da ne versen ziftlenecek millet, sirke mirke zor kapatıyor, iyi temizlenmemiş işkembenin sağlığında işlevi belli kokusunu. Yine de eğip tası, suyunun son damlasını bile mideme indirdim. Burnum tastan ayrılmadan "kurulu pilav" deyiverdim. Arkadaşım "tas kebabı" demesin mi? Şaştım. Aşdaşlığı bozmasına da sinirlendim azıcık. Tas kebabı kimbilir kaç paps? demek ki neymiş, görünüşe aldanmamalıymış, parayla iman... Ben, tatlı niyetine bir üzüm hoşafı çekerim belki. O? bakalım göreceğiz, hapur hupur yutuyor patatesleri -et nafile, birkaç parça ya, olsun- bezelyeleri sektirmeden, bol ekmek eşliğinde. Ağırdan alıyorum, elinin tersiyle silerken ağzını daha, "şekerpare" buyurdu. Vay! Canıma tak etti gayrı. Ayıptır bu senin yaptığın aslanım, nispet verir gibi. Ola ki var bir bildiği. Hele sabredelim, önce onun hesabı görülsün, benimkinin ceremesi üç aşağı, beş yukarı kestirilebilir. "Elli beş" dedi, garson şipşak, ekmek su dahil. Eh, bizimki de olsun olsun da 'kırk beş'. İyi be Adam bir teklik de bahşiş salladı eğri tabağa fiyakalı, yarım ağız "afiyet olsun" u bastırıp gitti. Yak bir Bafra. Hiç değilse üzüm hoşafı iyi giderdi ya, vazgeç. Geldi hesap. "Kırk sekiz, elli". Hoppala! Eloğlu et yedi, biz kuru'lu güya, üstünde altı yedi adet kuru fasulyeli pilava yattık, bu nasıl iş? Şekerpare üstüme mi yıkıldı yoksa? Sorsam ayıp olacak. Öfkelendim. Aniadın mı şimdi işin püf yanını. Garanti-bahşiş yüklü, garsonla ahbap, ayı. Yok bir de tabağa bahşiş bırakacaktım. Uzattım elli kağıt. Aldım üstünü. Fırladım dışarı. İşkembeci mi yok, bir daha ayak basarsam bu kazıkçı aşevine Arap olayım.
  • "İşin en zor yanı buydu. Ahbap ve komşuların gözlerine bakabilmek, akıllarından neler geçirdiklerini bilmezden gelerek havadan sudan konuşmak."
  • 296 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Kapağına bakıyorum kökünden sökülmüş kanayan bir ağaç içine bakıyorum gayya kuyuları, çorak arazi, derin çatlaklar ve çöl. İçim karanlık, içim çöl. Duydun mu İçimdekiler'i?

    Halbuki başta farklı düşünmüştüm bu kitaptaki deliliği. Çünkü Aziz’de gördüğüm delilik neşeli ve pervasızdı, kasvetli değil. Hani uzun süre uyumazsınız günü döndürürsünüz de sabaha halletmeniz gereken o işi de halledersiniz sonra işiniz bittiğinde geriye büyük bir özgürlük kalır ve muhtemelen yatmaya gitme vaktiniz yaklaşır ya (özellikle üniversite zamanları çokça sabahladığım o zamanları hatırlıyorum) işte o zaman anlamsız bir gevezelikle saçmalamaya başlarsınız ama mutlusunuzdur da. Aziz tam da böyle bir deliliği yaşıyor. Herkesle, kendiyle hatta yeri geliyor okurla bile dalga geçiyor, böceğe isim takıp onunla ahbap oluyor. Sonra bunları aslında içindeki çoraklığı es geçmek için yaptığını anlasa da o Süngü’nün alaycı zekasını konuşturduğu bir karakter olarak kalacaktır. Arada bir işin rengi değişse de bence Aziz müstehzi, sarkastik bir karakter en azından onu öyle hatırlayacağım.

    “Neyi kaybettiğini hatırla. Kaybettiğin ne yeteneğin, ne de sevgilin. Sen ciddiyetini kaybettin. Ve sonra Aziz Çalışkan kendisi hakkında yaptığı tespiti, kendisine koyduğu teşhisi ellerinin arasına alıp, havaya kaldırıyor ve seyircilere bakarak sırıtıyor gururla.”

    Bir de Kumral kız var. İçindeki gayya kuyusuna düşen. Boğuluyorum demek istese sesini çığlığa dönüştüremeyen. Ve yazara yalvaran, “beni bir ses sahibi kıl” diye. Beni bir ses sahibi kıl çünkü bu dipsizlikte boğuluyorum ve eğer bana ses vermezsen beni kimse duymayacak. Çünkü sen ses verirsen bana, “sesin içime saklanır, aklanırsa adım seninle aklanır”. Kumral kız çırpınıyor sadece ne yapacağını ne diyeceğini bilemeden. Ama onu en iyi anlayacak olana, yazara anlatabildi en azından kendini.

    Ya Harun’a ne demeli. Ömrünü anlamadan tüketip 50lerinde kendine derin sorular sorup bir cevabın peşi sıra her şeyi bırakıp gitmek… Belki bilinçaltını o en mutlu ve anlamlı an için sıkıştırdığında şairin şiirinde dediğini buldu “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!” Onu yola çıkaran somut çabası beyhude, anlamsız olsa da aslında arka planda bu vardı. Bunu anlasa da yolu nasıl gideceğini bilemedi, beklemek gerekiyordu, O bekleyemedi. Çünkü “beklemek, en zor halidir, bir yaşamın” Beklenmeyen bir gün gelse de, bekleyen bekleneni göremedi. Harun’nun yaptığı en iyi şey, çocukluğuyla barışıp kendine bir nefes alma alanı açarak yalnızlığa alışmak.

    “Bazı insanların kalbi çatlaklarla doludur. Yaşananların pek önemi yoktur, o çatlakların kapanması için olması gerekenler olmadığı müddetçe, yaşanan her şey o çatlakları büyütür.”

    Farklı kişi, olay ve mekanların bölüm bölüm ilerlediği ve herkesin bekleyeceği gibi benim de bir düğüm hikâyesi beklediğim ama bir zaman sonra “yok, öyle değilmiş” dediğim sonrasında ise Süngü’den iyi bir gol yediğim romandı. Derli toplu düzenli hikâye anlatımındansa acının gösteriminin daha çok önemsendiği roman…

    Bu söylediklerim kitabı okumayanlar için pek bir şey ifade etmese de bir merakı doğuracaktır. İşte o zaman amaç da hasıl olacaktır. Ancak kitabı okuduğunuzda da bu yazı bir halleşme yazısı olacaktır.