• - daha evvel hiç uçmuş mudun?
    - hee uçtum ben bi kez. Uçaklan İstanbula gittiydim
    - nası döndün ki?
    - trenlen
    - bence trenle daha güzel
    - bence trenler çok uzun ben uçakları seviyom
    - beni?
    - efendim?
    - beni seviyon mu?
    - istersen.. severim
    - isteyom galiba
    Sen aydınlatırsın geceyi filmi
  • Fikrinin doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmeyi aklından bile geçirmez. Önemli saydığı tek şey bu fikre kendinin inanıp inanmadığıdır. Şimdi, bir fikrin değeri ile bunu ileri süren kişinin içtenliği arasında hiçbir bağlantı yoktur. Doğrusunu istersen, büyük bir olasılıkla, kişi ne kadar içtenlikten uzaksa, ileri sürdüğü fikir de o oranda saf bir zihinsel değer taşıyacaktır, çünkü o kişinin ihtiyaçlarının, arzularının ve de önyargılarının rengini kapmamış olacaktır. Ne var ki seninle siyaset, toplumbilim ya da metafizik tartışmaya niyetim yok benim. Ben insanları ilkelerden daha çok severim. Bana şu Mr. Dorian Gray’i biraz daha anlatsana.
  • Kişiyi sevmek ya da sevmemek sizin elinizdedir. Ama “İnsan” olmak için insanı sevmek durumundayız. "Her zaman istenebilecek ve bazen elde edilebilecek bir şey varsa, O da insan sevgisidir." demiş Albert Camus. İnsan sevgisine her zaman ihtiyacımız var. Fakat insanları sevdiğimiz ölçüde sevileceğimiz gerçeği karşısında yapabilecek hiçbir şeyimiz yok. Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür. Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır ama akrep onu sokar. Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar. Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler. Ama Hintli adam şöyle der: Sokmak akrebin doğasında vardır. Benim doğamda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim? Sevmek karşılıksızdır. “İnsan Sevgisi” de karşılıksızdır. Hiçbir amaç gütmeden sevmeliyiz. İster Yaratılanı severim, yaratandan ötürü.” dersin, istersen “Seviyorum çünkü sevmek beni mutlu kılıyor” dersin, istersen de Hiçbir sevgi karşılıksız kalmaz. inancıyla seversin. Sonuç olarak; Seversin, sevilirsin. Sevmiyorsan bu dünyada ne edersin?
  • 1- Ürdün, Petra: Okumuş her Türk buraları görmeli!
    Bizde Arapları küçümser bir kesim ama buna kimsenin hakkı yok. Çünkü miraslarını çok iyi koruyorlar. Araplar, şehirlerine gözleri gibi bakar. Bizde yaşadığımız şehir göz göre göre batarken, sağa sola peşkeş çekilirken kimsenin sesi çıkmaz. Petra, Roma devrinin şehridir. Kervan yollarının üzerindedir, kayalara oyulmuş müthiş bir şehirdir. Korunmuş şehir görmek isteyen Arap şehirlerini dolaşsın.



    2- İran: Etrafa bakma sanatı İran'da öğrenilir
    İsfahan'dan başlayın. İlk görülmesi gereken hat Tebriz-İsfahan hattıdır. İkinci hat ise Tahran'dan başlayan ve İsfahan'a giden hattır. Kaşan ve Kum görülür. Sonra Yezd. Eski İran'ı görmek istersen de Şiraz. İranlılar, şehirlerini bozmaz. Ben de kültürlerini koruyanları severim. Unuttuğumuz Türkçenin kökü de oradadır, konuşurlar. Münevver bir halktır.



    3- Budapeşte: Kendimi dinlediğim şehir
    Burası benim kafamı dinlediğim, hayat için planlar yaptığım yerdir. Buda ya da Budin'de halen çok iyi kitapçılar var. Prag, müzik şehridir. Kültürlü insanların olmadığı bir şehrin karakteri olmaz. Kasaba kütüphanesinde birinci sınıf kütüphaneci varsa güzeldir o şehir.



    4- Moskova: Gezilmez, yaşanır
    Ben küçük Volga şehirlerini severim. Mesela Yaroslav, şüphesiz Moskova'nın o büyük curcunasını ve kendine has yönlerini seversiniz ama orada gezmek değil yaşamak güzeldir. Gecelerine karışmak, sosyetesini bilmek. Ama Petersburg tabii bambaşkadır.



    5- Semerkant: Hayal kurulur
    İnanılmaz bir ortaçağ medeniyeti. Hiçbir yerde öylesi yok. Kalmış, korunmuş. Evler sade ve sakin. Avlu içinde kerpiç evler. Gökdelen yok. Bilhassa Semerkant ve Buhara ardından da Taşkent'te gökdelen filan göremezsiniz. En çok beğendiğim yahudi gettosu mesela Buhara'dadır. Geceleri Semerkant'taki Registan Meydanı'nda oturmalısınız. Ateş seyretmek gibi bir şey, büyüleyici. Tefekküre dalıyorsunuz, hayal kuruyorsunuz.
  • Kapı aralık kalmış, üşüyorsun. Demir kapı çok soğuk olur. Bazen senin de yüzün öyle oluyor. Bana git diyorsun. Gitmek mi¿ Küfret istersen. Kovsan ne yazar ki? Aşkın gururu mu olurmuş. Âşık adam vazgeçmezmiş. Ben... Yok yok, ben onlardan olamam işte. Çayı açık severim ama seni çok koyu sevdim ben. Gel hadi gel, gidersen üşür içimdeki yanan adam.
  • Şems. "Müsaadenizle bir hikâye anlatmak isterim."
    Ve işte şu hikâyeyi anlattı bizlere:
    Hazreti Musa bir gün bir başına dağları dolanırken, uzaktan yoksul ve yalnız bir çoban görmüş. Çoban dizüstü çökmüş, ellerini semaya açıp dua etmekteymiş. Bu durum Musa'nın çok hoşuna gitmiş ama yaklaşıp da çobanın duasını duyunca afallamış.
    "Kurban olduğum Allah'ım. Seni ne kadar severim, bir busen. Ne istersen yaparım, yeter ki Sen iste. Sürüdeki en yağlı koyunu kes desen, gözümü kırpmadan keserim Senin için. Koyun kavurması güzeldir Allah'ım, kuyruk yağını da alır pilavına katarsın, tadından yenmez olur."
    Musa duaya kulak kabartarak çobana yaklaşmış.
    "Yeter ki Sen dile, ayaklarını yıkarım.. Kulaklarını temizler, bitlerini ayıklarım. Ne kadar çok severim ben Seni. Sana çok hayranım!"
    Duydukları karşısında Musa öfkeden küplere binmiş. Bağıra çağıra kesmiş çobanın duasını: "Sus, seni cahil adam!
    Ne yaptığını sanırsın. Allah hiç pilav yer mi? Allah'ın ayakları mı var ki yıkayasın? Böyle dua mı olurmuş! Külliyen günaha giriyorsun. Derhal tövbe et!"
    Çoban, Musa'dan azarı işitince kulaklarına kadar kızarmış, utancından yerin dibine geçmiş. Özür üstüne özür dilemiş, bir daha böyle kendi kafasına göre dua etmeyeceğine yeminler etmiş. O gün akşama kadar Musa çobanın yanında durup ona temel duaları ezberletmiş. Sonra "Allah benden
    razı olur, iyi bir iş yaptım" diye düşünüp yoluna devam etmiş. Ama o gece bir ses işitmiş. Seslenen Rab imiş.
    "Ey, Musa, sen bugün ne yaptın? Sen ayırmaya mı geldin buluşturmaya mı? Şu garip çobanı azarladın. Onun Bana ne kadar yakın olduğunu anlayamadın. Ağzından çıkan lafı bilmese de, o çoban inancında samimiydi. Kalbi temiz, niyeti halisti. Biz kelimelere bakmayız. Niyete bakarız. Kelimelere bakacak olsak yeryüzünde insan kalmazdı! Biz çobandan razıydık. Başkasına medîh olan söz sana zemdir. Ona bal olan sana zehirdir. Sen işittiklerini inkâr ve küfür saydın ama busen ki bir kabahati varsa bile, ne tatlı kabahattir onunki."
    Musa hatasını anlamış. Ertesi gün güneş doğar doğmaz, çobanı görmek için tekrar dağa çıkmış. Çoban yine duaya durmuşmuş. Ama dünkü heyecanından, samimiyetinden eser yokmuş artık. Öğretildiği gibi yakarmaya gayret gösterdiğinden, aman bir yanlış laf etmeyeyim diye takılıyor, kekeliyor, terliyormuş. Musa, çobana ettiğinden pişman olup sırtını okşamış ve demiş ki:
    "Ey dost, ben hatalıyım, ne olur affet. Bildiğin gibi dua et. Allah'ın nazarında böylesi daha kıymetlidir."
    Çoban, Musa'dan bunları işitince hayrete düşmüş ama bir
    o kadar da rahatlamış. Ne var ki o artık bir üst aşamaya vasıl olduğundan, masum inkârına, tatlı günahına dönmeyip, Musa'nın öğrettiği ezbercilikte de kalmayıp, tüm bunların ötesine geçmiş. Rabb'ine yakın mutlu mesut, mübarek bir hayat sürmüş.
    "İşte bu yüzden, birinin ağzından bal gibi dökülen söz, bir başkasının kulağına zehir gibi gelebilir" dedi Şems..