Bu kitabı okurken, bir metni değil; bir terbiye meclisini dinlediğimi hissettim. Makalât, insana bilgi vermekten çok, insanın haddini hatırlatan eserlerden. Sayfalar ilerledikçe zihnim değil, kalbim yoruldu; ama bu yorgunluk bir ağırlık değil, bir arınma yorgunluğuydu.
Şems-i Tebrizi, kelimelerini süslemek gibi bir derdin peşinde değil. O, sözün sahibini büyütmüyor; sözü dinleyeni küçültüyor. Küçültmek derken, insanın kendini ilahlaştıran enaniyetini kırıyor. Bu yönüyle Makâlât, insanı “bilen” değil, “bilen karşısında susmayı öğrenen” bir yere çağırıyor.
Kitabı okurken en çok fark ettiğim şey şu oldu:
Burada anlatılan tasavvuf, romantize edilmiş bir maneviyat değil. Aksine sert, sarsıcı ve yer yer rahatsız edici. Çünkü Şems, nefsin hoşuna giden yollardan değil, nefsin boğazına sarılan hakikatlerden konuşuyor. Bu metin, “ben oldum” diyenleri değil; “hiç oldum” diyebilenleri muhatap alıyor.
Ben bu kitabı okurken, kendimi yüceltmedim. Aksine, eksildim. Eksilmenin ferahlığını hissettim. Çünkü her satır bana şunu fısıldadı:
“İnsan, bildiği kadar değil; bildiğini terk edebildiği kadar yol alır.”
Şems’in dili vakur. Ne bağırıyor ne yalvarıyor. Sadece konuşuyor. Ama öyle konuşuyor ki, insanın içindeki sahte itibarlar birer birer dökülüyor. İbadetin şekilden ibaret olmadığını, ahlakın sözden önce geldiğini, imanın ise iddia değil hal olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor.
Bu kitap bana şunu öğretti:
Tevazu, kendini aşağılamak değildir. Tevazu, kendini merkeze almaktan vazgeçmektir.
Enaniyet, yalnızca kibirle değil; fazilet gösterisiyle de var olabilir.
Ve hakikat, çoğu zaman suskunların omuzlarında taşınır.
Makâlât’ı bitirdiğimde “okudum” demek içimden gelmedi. Çünkü bu kitap okunan değil, insanı okuyan bir eser. İnsan, bu metnin karşısında kendini savunamıyor. Ya kabulleniyor ya