Eskiden her şey daha güzel, daha zarifti. Ne günlerdi...
Sayfa 144 - Pegasus yayınları·Kitabı okuyor
O zamanlar hayat çok güzeldi..
Sayfa 37·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Depremi Tanrı'ya bağlayan Diyanet İşleri Başkanı
Filozoflar ve bilim insanları bunları tartışırken, Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, yüzlerce kişinin öldüğü ve binlerce insanın yaralandığı Van depremi üzerine şöyle bir açıklama yaptı: “Deprem konusu sismologların, jeologların, jeofizikçilerin, deprem uzmanlarının, bilim insanlarının teorilerine, fay hatlarının hareketlerine indirgenemez; bunu yapmak bir zihin tembelliğidir, eşyanın hakikatine yönelik düşünce eksikliğidir, yaratıcılık eksikliğidir, fiziğin üzerine metafizik düşünce geliştirmek eksikliğidir; bu depremler bir tesadüf sonucu meydana gelmiş olamaz.” Yaklaşık 17 bin kişinin öldüğü İzmit depreminde de türbanlı kızlar pankart açıp, slogan atıp, bu depremi ilahi adalete bağlamışlardı. Şimdi de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bu olayı Tanrı’nın işine bağladı. Üstelik Mehmet Görmez sözün gerisini getirmedi. Tanrı mükemmelse, ki tanımı gereği öyle olmak zorunda, böyle bir şeyi neden yapsın, masum insanların ölümüne neden yol açsın, geride kalanları neden acılar içinde bıraksın? **Üstelik Diyanet İşleri Başkanı bu iddiayı ortaya atarken, birçok filozofu ve bilim insanını küçümsemekte, onları “düşünce tembeli” ve “yaratıcılıktan yoksun” olarak nitelendirmektedir. Yani kuşkucu felsefenin en önde gelen temsilcilerinden biri olan Antik Yunan filozofu Sextus Empiricus, deneyimci felsefenin ve Avrupa Aydınlanma hareketinin önde gelen ç düşünürlerinden biri olan 18. yüzyıl İskoç filozofu David Hume, 19. yüzyılda dünya dengelerini değiştirecek kadar önemli kuramlar ortaya koyan Alman filozof Karl Marx, yine aynı yüzyılda perspektivist felsefenin gelişmesine yaşamsal değerde katkılar sağlayan ve felsefeyi geri dönüşü olmayan yeni bir yola sokan Alman filozof Friedrich Nietzsche ve 20. yüzyılın en önemli filozoflarından ve varoluşçu felsefenin
Meclis’ten “Musul gidiyor” sesleri yükseliyor, sert eleştiriler yapılıyor. İzmit Mebusu Sırrı Bey konuşuyor: Lozan’da Misak-ı Milli’den feragat ettiler... Arazi meselesinin hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilan edilen Misak-ı Milli çiğnendi, heba edildi, iptal edildi, battal edildi... Ve Mustafa Kemal Paşa “usul hakkında söyleyeceğim” diyerek söz alıyor: Sırrı Bey gibi arkadaşlarımız Misak-ı Milli’den bahsediyor. Delege heyetimiz Misak-ı Milli’yi mahvetmiş, Bakanlar Kurulu Misak-ı Milli’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Milli’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Milli’nin ne olduğunu evvela anlamalı, ondan sonra saldırganların kim olduğunu meydana koymalı. Efendiler, arazi meselesi ve hudut meselesi, Misak-ı Milli’nin, malumu âliniz, birinci maddesinin kapsamındadır. Misak-ı Milli şu hat, bu hat diye hiçbir şekilde hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve yüce heyetinizin bakışındaki isabettir. Yoksa, haritası mevcut bir hudut yoktur... Sırrı Bey oturduğu yerden Gazi’ye cevap veriyor: Paşa Hazretleri çok teşekkür ederim ki sözlerimi murafaa buyurdunuz [tartıştınız], anlamadığımı söylediniz. Misak-ı Milli’nin, bendeniz, haddim olmayarak, yazanlarındanım. Gazi cevap veriyor: Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok bela koydunuz. Yani bugün katiyeti ihlal eder sözlerden başka bir şey yapmadınız. Mustafa Kemal “Musul Misak-ı Milli’ye dahildir” derken milli bir hedefin siyasetini yapmıştır; bunun gerçekleşmeyeceğini görünce, realist bir tutumla siyasetini değiştirmiştir. O zaman “iki ay önce şöyle diyordun...” diyecek muhalefet de basın da yoktur! Muhalefetin ve basının bu güce ulaştığı günleri yaşayacak olan İsmet İnönü, anılarında, Lozan süreci hakkında Meclis’te
… Bazı şeyler eskiden güzeldi, ait oldukları zamanda. …
İthaki Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Bugünün çalışması yarının hızını arttırabilmelidir. Çok hareketli, meselelerle dolu bir coğrafyada yaşıyoruz; dünya her an sıkı bir birliğe gidiyor; buhran, buhran üstüne geliyor. Vakıa bugün nisbi bir rahat içindeyiz. Orta Avrupa'ya iktisaden kendimizi bağ­lamışız; klering hesabıyla, şununla, bununla geçinip gidiyoruz. Fa­kat bu muvazaa yıkılabilir, o zaman ne yapacağız? .. Fakat asıl me­sele bu değil, asıl mesele toprağı ve insanı hayatımıza sokamamak­ta. Kırk üç bin köyümüz var; birkaç yüz kasabamız var. İzmit'ten öteye Anadolu'ya açılın; Hadımköy'den öteye Trakya'ya gidin. Birkaç kombinenin dışında hep eski şartların devamını görürsünüz. Coğrafya yer yer esniyor. Sıkı bir nüfus siyasetine, sıkı bir İstİhsal siyasetine başlamamız lazım. Öğretme ve yetiştirme işleri için de aynı zaruretlerle karşı karşıyayız. Birtakım mekteplerimiz var; bir­ çok şeyler öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak... O za­man ne olacak? Kriz...Halbuki maarifi istihsalin yardımcısı yapa­biliriz ve dahili eşanjı arttırabiliririz. Bütün mesele burada. Dahili piyasayı genişletmekte. Yarı zirai, yarı sınai bir iş hayatı temin ede­biliriz. O kadar husus! İstİhsal kaynaklarımız var ki...İşte İstanbul. Daha dün bir yüksek müstehlikler şehriydi. Bütün yakın şark bura­ya akardı. O kadar ki, otuz senede bir şehir yanar ve köşkleri, ko­nakları, yalılarıyla, çarşılarıyla, pazarlarıyla adeta yeni baştan, ya­pılırdı. Yanya'nın çiftliği, Yenice'nin tütünü, Mısır'ın pamuğu, hu­lasa İslam dünyasının yarısının istihsali bu şehirde harcanırdı. Şim­di
Sayfa 248·Kitabı okuyor
Alıntı
Reklam
Reklam