Atâullah İskenderî'ye göre: "Suç işlediğinde ümidinin azalması, karşılık beklentisiyle iyi eylem sergilediğinde ümidinin artması, kişinin Tanrı'ya değil, eylemlerine güvendiğini gösterir."
Türkçesi zayıf olanlar için bazı sözcüklerin öteki Türkçelerini verecek olursam:
Suç: Günah.
Sergilenen iyi eylemin karşılığı: Sevap.
Güven: İtimat.
Eylemler: Ameller.
Tanrı: Allah.
İskenderî'nin çağında mutezileye mensup düşünürlerle sünni düşünüler arasında hicri ilk üç asırdaki yoğunlukta bir cedelleşme kalmadıysa da, bu sözü ister istemez vad-vaid meselesini düşündürür bana.
İşaret ettiği güvenin kıblesi içe değil, her halkasıyla kamuya dönüktür. Yolcusu birliği dille ikrar ediyorsa da sebeplerin ve ettirgenlerin arkasında yalnızca kendinin ve ötekinin fiillerini görebildiğinden, âleme yalnızca determinist nazarla bakabildiğinden, birliği aklıyla derk etmiş değildir. Bu mesele coğrafyadan dilden ve kültürden aşkın bir mesele olduğundan ve elbette insan her yerde insan olduğundan muhtelif din ve geleneklerde de izdüşümleri düşünülmüş, tartışılmış. Tibet Budizmi'nin Kagyu ekolünden Garchen usta şöyle der: "Bize, başkalarına fayda sağlamak için aydınlanma ruhu (bodhicitta) ile biriken sevabın güneş gibi olduğu öğretilmiştir. Sürekli olarak doğal bir şekilde ve çaba sarf etmeden parlar. Öte yandan, bencil bir motivasyonla biriktirilen sevap, lambadaki yağ gibidir: ışığı sönmeye mahkumdur. Bu nedenle, ölüm vakti geldiğinde kişinin saklayabileceği tek değerli şeyin bodhicitta olduğu söylenir."
Bedreddin Simâvî, Varidat'ında; sevap-günah / cennet-cehennem ikiliklerine değinirken, Tanrı'nın, varlığı halkindeki ibdaya dikkat çeker ve "uygunluk"tan bahseder. Aslında avamın ve ulemanın imanını tenkit etmez sadece, bugün iki bin küsür yaşına yaklaşan Epikür yumurtasının yani "kötülük