Embriyona bir ruh atfederek bu konuya ilişkin ahlak fikirlerini alt üst eden Hıristiyanlıktır; Hıristiyanlıkta kürtaj ceninin kendisine karşı bir suç haline gelir. Augustinus "Doğurabileceği kadar çocuk doğurmayan bir kadın, tıpkı gebe kaldıktan sonra kendini yaralamaya girişen bir kadın gibi, doğurmadığı çocuk sayısı kadar cinayet işlemiş sayılır," der. Bizans'ta kürtaj sadece geçici bir sürgünle cezalandırılıyordu; çocuk cinayetlerinin yaygın olduğu barbarlarda kürtaj sadece annenin isteği dışında şiddete başvurularak yapıldığında suçtu ve cezası kan parası ödemekti. Ama ilk konsillerde, cenin kaç aylık olursa olsun bu "cinayet"e son derece sert cezalar getirilir. Bu arada bitmek bilmeyen tartışmaların konusunu oluşturan bir soru ortaya çıkar: Ruh bedene tam olarak ne zaman girmektedir? Aziz Tommaso ve yazarların çoğu, bunun erkek çocuklarda kırkıncı güne doğru, kız çocuklarda ise sekseninci güne doğru gerçekleştiğini belirler; dolayısıyla canlı cenin ile canlı olmayan cenin arasında bir ayrım yapılmış olur. Ortaçağ boyunca, kefaret kitabı şunu ilan etmektedir: "Gebe bir kadın meyvesini kırk beşinci günden önce yok ederse bir yıl cezaya çarptırılır. Altmış günün sonunda cezası üç yıl olur. Son olarak çocuk canlıysa, o kadının katil muamelesi görmesi gerekir." Ancak kitapta şu da eklenir: "Çocuğunu beslemekte zorlanacağı için onu ortadan kaldıran yoksul bir kadınla zina suçunu saklamaktan başka bir amacı olmayan kadın arasında büyük bir fark vardır."
Sayfa 156 - Koç Üniversitesi Yayınları·Kitabı okuyor
İki sayfada bir “Kaç sayfa kaldı?” diye sayfa numaralarına baktığınız bir kitap, konusu ne olursa olsun size ağır gelmiştir ya da siz kitap okumaya henüz alışamadınız demektir.
Sayfa 218 - Tahlil Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Hukuk Allah’ın hukukudur, yasa Al­lah’ın yasasıdır.
‎Hak, Rabbinden (gelendir). (Öyleyse) sakın şüpheye düşenlerden olma! ‎(2/Bakara, 147) 147:"Hak Rabbindendir ne. (Hak Rabbinden gelen­dir.) Sakın ha, sakın bu konuda şüpheye düşenlerden olma Peygamberim!" Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, mi­zan hak, hepsi haktır. Ama bakıyorsunuz, müslümanlar hak prob­lemini gün­deme getiriyorlar; lâkin problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile söylemiyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren müslümanlar, öncelikle Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Allah’ın hakkını gün­deme getiremeyen müslü-manlar, kesinlikle hiçbir zaman kullarının hakkını gündeme geti­reme-yeceklerdir. Kaldı ki kulların hakkını da değerlendirebilmek için hak bir ki­taba, hak bir mizana muhtaç olacaklardır, hak bir peygambere kulak vermek zorunda olacaklardır. İşte tüm problemlerin çözümü burada­dır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir? Bunu bilmek zorunda­yız. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse gelsin, kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İş veren hakkı mı? Ana hakkı, baba hakkı mı? Allah hakkı mı, kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandı­ğımız başka bir kaynak bilmiyoruz. "Haktan başka sadece dalâlet vardır." (Yunus: 32) Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kala­caksı­nız. Hak, Rabbinden gelendir. Kâbe konusu da olsa, kıble ko­nusu da olsa hangi konu olursa olsun hak; Rabbinden gelendir. Sakın ha, sen şüpheye düşenlerden olma. Rasûl-i Ekrem Efendimizin zaten bu konuda bir şüphesi yoktu. Eğer sen, sana indirdiklerimiz konusunda şüphede isen hadi senden önceki kitap ehlinden
Din
"Sus" dedi Don Quijote, Sen Gezgin şövalyelerin kaç kişiyi itlaf etmiş olursa olsun, adaletin karşısına çıkarıldığını nerede gördün?
Sayfa 96·Kitabı okudu
SURELERİN BAŞINDA BULUNAN BU HARFLER HAKKINDA LUGAT ALİM LERİ İSE ŞUNLARI SÖYLEMİŞTİR: a-Bazıları, bu harflerin, yirmi sekiz hece harfinden bir kısmını teşkil ettiklerini, bu harflerden bazılarının, bir kısım surelerin başında zikredilerek diğerlerine gerek kalmadığını söylemişlerdir. Nitekim bir insan, hece harflerini anlatmak isterken, baştan bazılarını saymakla yetinerek hepsini söylemez. Bu durum da buna benzemektedir. b-Diğer bazılan ise bu harflerin, müşriklerin, Kur'an-ı Kerimi dinlemeye kulaklarını açmaları için zikredildiklerini söylemişlerdir. Zira müşrikler birbirlerine, Kur'an-ı kerimi dinlememeyi tavsiye ediyor ve diyorlardı ki:"Bu Kur'anı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın belki bu yolla galip gelirsiniz... c- Bir kısım älimler ise bu harflerin, surelerin başladığını ve bittiğini gös-teren birer işaret olduklarını söylemişlerdir. Taberi diyor ki: "Anlatılan bu görüşlerden her birinin bilinen bir yönü vardır."Elif,Lam,Mim"in, Kur'anın isimlerinden biri olduğunu söyleyenlerin sözlerinin iki anlamı vardır. 1- Bunlar:"Elif, Lam, Mim, Kur'anın isimlerinden biridir," "Furkan" ismi gibidir." demek istemişlerdir. Bu izaha göre "Elif,Lam, Mim" yemin ifade eder. Allah teala "Kur'ana yemin olsun ki bu kitapta hiçbir şüphe yoktur." demek istemiştir. 2-Bu âlimler: "Bu harfler, Kur'an-ı kerimin surelerinin isimleridir. Mesela: "Ben, Elif, Lam, Mim suresini okudum" diyen kimse o surenin ismini zikretmiş olur. Böylece dinleyici de o kimsenin, hangi süreyi okuduğunu anlamış olur. Her ne kadar "Elif, Lam, Mim" gibi harflerle başlayan sureler bir'den çok olsa da bu gibi harflerin yanında başka şeyleri de zikrederek bu harflerle sureleri birbirinden ayırdetmek ve o surelerin ismi olarak zikretmek mümkündür. Mesela: Bir kimse, Ben, Elif, Lam, mim, Bakarayı veya "Elif, lam,
Kitap Alıntısı
Efendim insanın kendinden biraz olsun ümidi varsa evlenir mi?" diye sordu. Dayı tedirginlikle şaka mı yapıyor diye bir yandan gözleyerek ve latifeden anlamaz bir adam gibi olmayı da istemeyerek, "Olur mu, evlilik tamamlanmaktır, en büyük gerekliliktir," dedi. Aziz duraksamadan başını sallayarak, "Elbette, bence de gerekli hem de çok, insan zaten bir bela, herkesi birbirine çatacaksın ki birbirlerinin belası olsunlar da etraf rahat etsin, hem de bela arayan bunu evinde yanında bulsun da bir an eksik kalmasın. Şarttır. Beladan halis olması gere ken kaç kişi var şu dünyada, acaba kaç kişi, kim bilir ne kadar az. O yüzden mümkün mertebe de erken evlenmeli. Nasıl her veliyi başka bir veli meşhur ederse her insanı da başka bir ya benzeri ya beteri durdurur. Kim bilir evli bir kadın kaç kadının ırzını koruyor, kaç kişinin rahat uyuyup sokağa çıkmasına sebep oluyor, bilmediği ne sevaplar kazanıyordur, keza evli adam da öyle, kendine ve hanımına değil ama etrafa ne faydalıdır. O evinde hapisken dışarısı salah buluyordur. Bütün çekişmesini yanındakiyle gece gündüz yaparken ot çöp bile nefes alıyor, gece kuşlar ötmeye başlıyordur, sırf evli evinde, çok şükür diye. Zaten insanın böyle göze görünmez faydaları da yoksa neyi var, mikroplar için diyorlar ya, 'Mikrop, bakteri falan amma kim bi-lir ne faydalı, diye, işte benzer hesap."
Sayfa 17 - İletişim·Kitabı okudu