Bazı kitaplar vardır, son sayfayı kapattığında hikâye bitmez; seninle kalmaya devam eder...
Küllerinden Doğarken benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Bir solukta okudum, her sayfasında heyecanı, merakı ve duyguyu hissettim.
Kaleminize, emeğinize sağlık sevgili @fundaucuker. Yine harika bir hikâyeye konuk oldum.
Ama o son neydi öyle?
Şimdi gel de devamını bekle...
Her güzel kitap gibi tek okumanın yetmediği bir kitap. Seneler önce bana hediye edildiğinde okumuştum. Dünyada insanlar sınırlarla ayrılsa da aslında belli başlı parametrelerle yaşar ve ölürüz. Bambaşka sandığımız hayali sınırlar ise özünde bir yanılsamadır. Dünyayı kirletmenin, nüfusları yok etmenin en iğrenç pratik yollarından biri savaş. İçindeki insan hikayeleri ise insan olmayı unutanları bile çileden çıkaracak derecede korkunç, üzücü. 3-4 güne sığan bir aşk ve mücadelenin hikayesi. Bir insanı sevmek için kaç zaman yeter? Ya peki başka bir millet için savaşmak? Peki daha önce görmediğin ama bir kaç günde tanıyıp bağlandığın insanlar için acı çekmek? Bize zamanın ve mekânın insanı sadece sınırlayan sınırlı gerçekler olduğunu göstermiyor mu? Hayatın daracık bir anını kapsayan, bir ömürden fazlası sayılacak kısacık bir kaç gün. Sevgi, ihanet, kader ve diğer insani durumlar…
İnsana hayatı sorgulatır, şöyle ki;
Savaşlar ve yapay sınırlar insanı önce ötekileştirir sonra da anlamsız serüvenlere iter. Tanımadığın birine düşman olmak, kısacık anda tanıdığına aşık olmak, ona üzülmek hep bu acı hayatın gerçekleri olagelmiştir. Hayatı anlamlı ve dolu yaşamak varken, anlamsız ırk, din vs hayali sınırlarla insanlığı tüketmek… buna savaş ve koruma demek… aklı çalışan insanlar için kahredici bir zorbalık değil midir? Esas savaş çıkaranların hesapları yüzünden acı çekmek, yok olmak… tarifsiz ahmaklık ve tarifsiz acılar bundan gelir.
Kitap bir başyapıt elbette. İçselleştireceğimiz, acı çekeceğimiz sahnelerle dolu. Tıpkı sevip de kalbimizi ısıtan anlarla dolu olması gibi!
Fihrist’in Opera klasikleri dizisini okumaya başladım. Açıkçası beklentim yalnızca bir librettodan ibaret bir metin okumaktı. Fakat L’Orfeo, hem operanın doğuşuna hem de müziğin bir hikâyeyi nasıl taşıyabildiğine dair oldukça kapsamlı bir giriş niteliğinde çıktı karşıma.
Claudio Monteverdi’nin 1607 tarihli L’Orfeosu bugün hâlâ sahnelenen en eski operalardan biri olarak kabul ediliyor. Kitap, eserin librettosunu sunmakla yetinmiyor; önsöz, tarihsel arka plan ve değerlendirme yazılarıyla birlikte operanın neden bu kadar önemli olduğunu da anlatıyor. Operaya uzak biri olarak benim için en ilgi çekici taraflardan biri buydu. Çünkü metni okurken yalnızca Orpheus’un hikâyesini değil, aynı zamanda operanın nasıl ortaya çıktığını ve neden bir dönüm noktası sayıldığını da öğreniyorsunuz.
Yunan mitolojisinden bildiğimiz Orpheus ile Eurydike’nin trajik hikâyesi eserin merkezinde yer alıyor. Sevdiği kadını ölümden geri getirmek isteyen bir adamın yeraltı dünyasına inişini anlatan bu hikâye, aslında aşkın sınırlarını, kaybı ve insanın kader karşısındaki çaresizliğini sorguluyor. Mitolojik bir anlatı olmasına rağmen duygusal tarafı son derece insani. Belki de bu yüzden dört yüz yılı aşkın süredir yaşamaya devam ediyor.
Eser yalnızca müzik açısından değil, edebiyat, mitoloji ve tarih açısından da ele alınıyor. Özellikle Orpheus figürünün antik kaynaklardan nasıl devralındığı ve Monteverdi ile Striggio tarafından nasıl yeniden yorumlandığına dair bölümler, librettoyu daha bilinçli okumayı sağlıyor. Böylece metin yalnızca bir opera metni olmaktan çıkıp kültürel bir yolculuğa dönüşüyor.
Kitabın fiziksel tasarımı da ayrıca dikkat çekici. Kapağın barok estetiği çağrıştıran görselliği, içerikle uyumlu bir atmosfer yaratıyor. İtalyanca metnin Türkçe çeviriyle birlikte sunulması ise hem
Bir insanın hayatını mahveden gerçekten kötü insanlar mıdır, yoksa o kötülüğü gelenek, terbiye, kader ve namus adı altında normalleştiren toplum mu?
Peki, çoğu zaman kadınları her anlamda ezen erkekler midir yoksa erkeklerin kurduğu düzeni sorgulamadan kabul edip bu düzeni onlardan daha çok uygulayan kadınlar mı?
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım!
Orhan Kemal ’in El Kızı kitabını bitirdim. Kitabı bitirdikten sonra oturup uzun uzun ne hissettiğimi düşündüm. Çünkü ortada garip bir durum vardı. Bir yandan kitabı sevmiştim, bir yandan da içimde eksik kalan bir şeyler vardı…
Sanırım bunun en büyük sebebi beklenti.
Bazen bir kitabı okumadan önce o kadar çok övgü duyuyoruz ki daha ilk sayfayı açmadan zihnimizde kusursuz bir eser oluşturuyoruz. El Kızı da benim için biraz böyle oldu. O kadar çok övülüyordu ki kitabı elime aldığımda beni derinden sarsacak, uzun süre etkisinden çıkamayacağım, ağlatacak bir hikâye bekliyordum. Çünkü beni tanıyanlar bilir; kadının toplumdaki yeri, uğradığı haksızlıklar, aile baskısı, görmezden gelinen acılar gibi konular beni fazlasıyla etkiler normalde. Çoğu zaman böyle kitapları okurken karakterlerle birlikte üzülür, ağlar ve günlerce etkisinden çıkamam. Ama El Kızı bende farklı bir duygu bıraktı. Üzmekten çok sinirlendirdi. Hem de öyle böyle değil…
Bunun en büyük sebebi de hiç kuşkusuz Hacer Hanım’dı…
Uzun zamandır bir roman karakterine bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum. ( Masumiyet Müzesi Kemal beni böyle çıldırtmıştı en son :)) ) Kadın her konuştuğunda tansiyonum yükseldi desem abartmış olmam. Ama sonra fark ettim ki beni asıl öfkelendiren şey Hacer Hanım’ın kendisi değildi. Çünkü Hacer Hanım sadece bir karakterdi neticede...
Asıl öfkelendiğim şey, onun gerçek hayatta bu kadar çok karşılığının olmasıydı. Belki siz de
Orhan Kemal’in 1960 yılında kaleme aldığı ve okuyucu ile buluşturduğu “El Kızı“, çok tanıdık bir hikayeyi ele almış olmakla birlikte, insanda farklı duygular yaratıyor. Toplumcu gerçekçi yazarlarımızdan Orhan Kemal işçiye, köylüye, yoksula, insan ilişkilerine dair önemli tespitleri romanlarındaki karakterler ile hayat bulmakta. El Kızı da bu başarısının örneklerinden biri.
Romanımızın üç ana kahramanı var. Nazan, Mazhar ve Hacer. Nazan, Mazhar’ın karısı. Sevgisini belli edemeyen, her an hata yapmaktan korkan bir karakter. Mazhar şehrin en tanınan avukatlarından biri. Nazan’ı yıllar öncesinden sevmiş ve kendi isteğiyle evlenmiş. Mazhar’ın annesi Hacer ise aşağılık kompleksi yaşayan, avukat annesi olmakla gurur duyan ve Nazan’ı Mazhar’a layık görmeyen kayınvalide olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın adından da tahmin edilebileceği gibi, bir gelin-kayınvalide çatışması ve arada kalan bir koca ile başlıyor hikayemiz. Şahsen okurken yalnızca bu çatışmaların ele alınacağını düşündüğüm romanda işler bambaşka seyrediyor ve her karakterin penceresinden dünyaya bakmak mümkün oluyor.
Kapak görselinde yer alan tektaş yüzük, hikayenin başında karşımıza çıkıyor. Nazan’ı mutlu etmek isteyen Mazhar, yüklü para vererek bu tektaşı satın alıyor. Karısına hediyeyi verdiğinde bu sefer ondan bir sıcaklık görmeyi umuyor. Mazhar’ın ricası ise, Nazan’ın bu yüzüğü Hacer hanıma göstermemesi. Ancak Hacer hanım bir noktada bu yüzüğün varlığından haberdar oluyor ve Nazan’a karşı duyduğu rahatsızlık birken bin oluyor. Asıl hikaye ve çatışmalar ise bundan sonra başlıyor.
O yılların toplumsal cinsiyet rollerine ayna olmaya niyetli olan El Kızı romanı, günümüze de ayna tutmayı başarıyor bana kalırsa. Hikayede süslü, “boyanan” kadına; bakımsız, “pespaye” kadına ve özgür olma çabasında olan kadına nasıl
Arkadaşlar; bizim İspanya ile flörtlerimiz, Azerbaycan'a "kardeş ülke" dememiz meğer hep boşunaymış :) Bizim asıl kader ortağımız Brezilya'ymış; bu kitapla resmen bunu anlamış oldum. Ülkemiz sağ olsun; biz siyasete bulaşmadık, siyaset gelip bize bulaştığı için kurgu dışı okumaları çok az yapan ben, siyasi okumalara daldım ve açıkçası aklı ve vicdanı olan herkesin böyle yapması gerektiğini düşünüyorum. Ülkesini seven; hak, hukuk ve adaletten yana olan herkes bu kitabı okumalı.
Ülkemizin bu sancılı döneminde tanıdığım; bu karanlık dönemin aksine aydın, pırıl pırıl bir avukat olan Mehmet Pehlivan, sadece mesleğini icra ettiği için 361 gündür haksız, hukuksuz bir şekilde tutuklu. Ancak bu tutukluluk süresi bu onurlu avukatı mesleğinden koparmadı; aksine o, dört duvar arasında da mesleğini icra edip bu kitabı kaleme aldı ve savunmanın onuru olduğunu bir kez daha gösterdi. Ufkumu açtığı için kendisine teşekkürü bir borç bilir; bütün kalbimle, bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını dilerim.
Yargı silahıyla kuşatılan Lula da Silva bugün Brezilya Devlet Başkanı. Umarım bizim ülkemizde de kırabiliriz bu düzenin dişlerini ve bir şenlik havasında ayağa kalkabiliriz.