• 144 syf.
    Öyle bir eser okuyacaksınız ki ama durun bir dakika okumadan evvel uymanız gereken kuralları anlatmalıyım. Kitapta mı yazıyor bu kurallar ? Tabii ki de hayır, sadece benim yaşadıklarımı yaşamamanız adına ufak bir hatırlatma.
    Okumaya başlamadan , yapmanız gereken tüm işlerinizi bitirin, randevularınızı tamamlayın sadece kitaba ait zaman yaratın. Niye mi? Ben şöyle bir göz gezdireyim diye elime aldım ve esiri oldum bitirene kadar bırakamadım. Tüm gün boyunca yaptığım tek şey bir sonraki sayfayı merakla çevirmek not almak ve alıntılara bakarak paylaşmak oldu. Rutin işlerimin tamamı aksadı, hiçbir mesajıma bakamadım. Dünya ile irtibatım kesildi tek iletişimim roman oldu.
    Sigara içenler , okurken kaç tane daha ekleyecek günlük limitine , artış olacak endişe etmeyin fark bile etmeden kendiliğinden gelişen bir durum.
    Çay severler ya da benim gibi kahve tiryakisi olanlar , çayınız kahveniz de hazır ve nazır pozisyonda size eşlik etmek için beklesinler. Haa unutmadan hiç denemediyseniz türk kahvenizi kulpsuz fincanda bir kere de olsa için. Neden mi? Spoiler yok , kusura bakmayın Boşnak olduğum için senelerdir bu şekilde içtiğim kahvenin kulpsuz fincanda olma sebebi eserin içinde, okuyun anlayın ve lütfen tekrar ediyorum bir kere deneyin.
    Evet gelelim romana;
    Yazarımız her ne kadar ‘’ ben size bazılarının hayatlarından ve bazı acılardan bahseden bir hikaye anlatacağım , siyahın da bulaştığı fazla renkli bir hikaye ‘’ diye başlatsa da Mavi Otobüs yolculuğunu mütevazilik ettiğine inanıyorum. Onlarca hikaye var, onlarca acı, onlarca ‘’ at otobüsten kurtul şu yolcudan, lanet olsun senin gibisine ‘’ dedirten onlarca karakter var.
    İsminin anlamından bi haber, varlığından rahatsız Avni Kaptanın otobüsünde kimler yok ki?
    Şehit çocuğu, tıp öğrencisi, akıllı duyarlı, aşkına sahip çıkan korumacı adam gibi adam. İyi ki varsın dedirten, geçmişini unutmayan, Bahar’a olan hakiki aşkın tarafı insan evladı Kemal.
    Şeytanın insanda yansıyan hali . Bir gün göz göze gelirsek dedim yüzüne tüküreceğim dünyaya gelişi bence ihmal kaynaklı ancak ne yaparsınız ki kazalarda zarar tazmini maalesef yok . İnsanlığın yüz karası ‘’ Çokta tınnn’’ Zararın, yalanın , kötülüğün, şerrin işgal ettiği tüm alanın zehir abidesi Reis Musa..
    Yapma, ne olur aldanma öyle üç beş fiyakalı hediyeye, süslü cümlelere görünüşe kanma diye diye hikayesini inşallah umduğum gibi sonlanmaz umuduyla okuduğum ancak öteki olmanın kaderini kendileri yaratan , yalan ilişkilerde asıl olmaktan ziyade öteki olmanın farkına varmak istemeyen Merve ahh be Merve ahh..
    Eleştirel ve vicdansız, ukala ancak güvensiz, kibirli küstah buna rağmen yakışıklı ve eğtimli olmayan , başkalarının onun hakkındaki en ufak düşüncesine bile dikkat etmeyerek saygı duymayan, toplumun yalaka kısmının eseri sahtekar Abdullah Sami..
    Her birinin ayrı kişilikleri , öyküleri ve yanlarında anlatılan karakterlerin de bir o kadar daha ibret alınacak , acınılacak ya da aferin dedirtecek eşlikleri..
    Demiştim en başta onlarca öykü, onlarca empati, kızgınlık , hayranlık yaratacak duygular içinde kalacaksınız.
    Hele ki Ömer , Balkan kökenli Ömer’in nelerin görmezden gelindiğinin, lafla klavye ya da televizyon haberleri karşısında kuru laf kalabalığından başka hiçbir icraatın olmadığının yüzümüze tokat gibi çarpılacak hikayeleri.
    Aida Spahiç, Novi Pazar doğumlu, tıpkı annem ve babam gibi. Benim ailem de Boşnak. Aida’nın yaşadıklarını birebir yaşayan onlarca akrabam oldu. Dünyanın sessiz kaldığı katliamda, annemin her gün bir yakınım daha öldürülmüş ağıtları arasında bizim evde hiç sessizlik olmadı. Katliam öncesi ve sonrasında defalarca gittiğim topraklardaki farkı, bakışları, duyguları sıradan turistik bir geziye giderek anlamanız imkansız.
    Aynen Ceylan Maaruf’un
    Dil, din, ırk ayrımı gözeterek eziyetten kaçınmayan , istediğin gibi yaşayabilirsin ancak benim onayımdan geçtiği müddetçe dayatmasıyla bakışları , duyguları insan olmayanların acıttıkları canları yaşadıklarını anlayabilmemiz gibi.
    Ben olsam ne yapardım dediğim defalarca empati kurmaya çalışsam da sonlandıramadığım ‘’ Amca ve Yeğeni ‘’ hikayesini ve İlyas Dede ile Aysel Ninenin aşkını bahsetmeden geçmek çok büyük ayıp olurdu.
    Otobüs yolculuğu sona ererken yani roman da biterken vücut organlarımın işlevlerinde aksaklıklar oldu. Öyle yaralar oluştu ki öyle izler bıraktı ki ömür boyu taşıyacağımdan eminim Bir ayakkabı tamircisinin çocuğunun şehirde yalınayak gezmesi kadar tuhaf bir duygu bu , toplumdaki bağlantılarda dikkatli ancak tavırlarda duruşlarda ne kadar eksik kalmışım, ne kadar iyi olsam da o kadar iyi değilmişim dedim.
    Metroda olacaklar için de şüphe ettiğim şeylerin doğrulandığını duyup hayal kırıklığına uğrayarak yutkunmak zorunda kalmamışımdır inşallah diye temenni ediyorum.
    Bana bu güzel eseri okuma imkanı sağladığınız için, şu kendimi sorguladığım neyim ne olacağım yargılamalarımın kararını verememiş olduğum zamanda hem de .
    Kaleminiz daim okuyanınız anlayanınız bol olsun inşallah.Yüreğinize , duyarlılığınıza, kelimelerinize sağlık Mehmet Y.
    Mutlu olmayı bırakmak istemiyorsanız, halen insani duygular taşımaktan , empati kurabilmekten hoşnutsanız muhakkak okuyun ve okutun.
    Keyifli okumalar..
  • 166 syf.
    ·8/10
    Cemil.. Yazar olabilmek için tam zamanlı çalıştığı işi bırakan Cemil.. Evde mutfağı çilek reçeli kokularıyla dolduran Cemil.. Ankara'da, toplu konutlarda sıkışıp kalmış Cemil.. Editörden romanıyla ilgili dönüş beklerken alt komşunun çocuğuna, üst komşunun annesine kafayı yoran Cemil.. Yola her çıktığında ya gençliğiyle ya da yaşlılığıyla karşılaşan Cemil.. Nazlı ile hayatını, aşkını sorgulayan sonunda yine Nazlı'da aşkı bulan Cemil..

    Evet uzun uzun yazdım çünkü bu kitapta Cemil çok farklı kesitlerle çıkıyor karşımıza. Bir ölmek üzere olan babasıyla konuşmalarında, bir üniversite arkadaşlarıyla dertleşirken, bir Nazlı'yla evde otururken.. Olaylar arası bağlantılar yok. Geri dönüş ve ileri gidiş teknikleriyle Cemil'i tanıyoruz. Pek çok şeyi eleştiriyor Cemil kitap boyunca. "Bir şey hissetmek ama hissetmemeye çalışmak. Başka biri olmaya çalışmak. Her zaman keder verici." diyor Barış Bıçakçı. Nasıl da güzel anlatıyor insanın kendisine başkalaşımını, görmezden gelişini. Bir başka bölümde ise "Birlikte yaşlanmanın iyi tarafı birbirine söylediğin veya söylemediğin şeyler yüzünden ölmeyeceğini bilmek. Gençken konuşmak da susmak da ihanettir; gençken insan kolay can alacağını, canının kolay çıkacağını düşünür." derken gözler önüne seriyor tüm yaşamı. Aforizmalardan bolca bahsederken "Evrendeki en bol elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır, dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar." diyerek düşündürüyor böyle güzel ifadeyi nasıl bulduğunu. "İstanbul'da gün boyu dolaşırken dünyanın hâline üzüldüm. Ankara'da insan sadece Ankara'nın haline üzülüyor." dediğinde anlıyorsunuz Ankara sevdasını. "Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz." diyerek de öldürüyor sizi bir nevi.

    Anlatımını, dilini beğendim evet ama daha çok beğendiğim bir şey var: Bu kitapta bir sürü kitap, şiir, film, müzik önerisi olması. Ada ya da Arzu, Yalnız Bir Avcıdır Yürek, Ayak İzlerinde Adımlar, Lolita, Mırıldandığım Öyküler, İçeriye Bakan Kim, Gazoz Ağacı, Bodur Minareden Öteye, Bir Tren Yolculuğu, Saatlerin Tıkırtısı, Ses ve Öfke, Sonsuz Günbatımı, Döşeğimde Ölürken bahsettiği bazı öyküler ve kitaplar.

    Kitap boyunca bölüm aralarında Cemil'in editör kadınla yaptığı içsel konuşmalar dikkat çekiciydi. Daha çok dikkatimi çeken ise "Cemil'e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi":
    • Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway romanı
    • John Cheever'ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü
    • Joshua Logan'ın Piknik filmi
    • Seymour Glass
    • Charlie Haden ve Carla Bley'den The Ballad of the Fallen
    • Patrice Leconte'un Monsieur Hire filmi
    • Ezginin Günlüğü'nün Bahçedeki Sandal albümü
    • Mehmet Günsur'un Hırça Mapası öyküsü
    • Ali Osman Coşkun'un resimleri
    • Raymond Carver'ın öyküleri
    • Nazlı'nın söylediği Yeşil Ayna türküsü
    • Melihat Gülses'ten Kapıldım Gidiyorum
    • Pars Tuğlacı'nın Okyanus Ansiklopedik Sözlüğü
    • Wynton Marsalis'in The Majesty of the Blues albümü
    • Henri Rousseau'nun resimleri
    • Led Zeppelin'den The Battle of Evermore
    • Italo Calvino'dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler
    • Julio Cortazar'ın Oyunun Sonu öyküsü
    • Stevie Smith'in El Sallamıyordum, Boğuluyordum şiiri.

    Maddelerin içindeki Nazlı'nın söylediği şarkı maddesinde aşkın kokusunu aldınız sanırım. O zaman sıra Sinek Isırıklarının Müellifi kitabının kokusunu almakta. Keyifli okumalar.
  • KAHVE 1. SELİM
    Kahvenin Osmanlıya girişi Mısır seferinden dönen 1. Selim aracılığı ile olur . Kahve o kadar hızlı popüler hale gelir ki 1554 yılında İstanbul’da Tahtakale semtinde ilk kahvehane kurulur.
    Hatta yemenden topraklarımıza kadar gelen bu kahve türkülerimize bile konu olur.
    Avrupalı tüccarların İstanbul’da kahveyi keşfetmesiyle kahvenin Avrupa yolculuğu başlar.
  • Kaptan John Newton zincire vurulmuş kölelerle ağzına kadar dolu gemilerle denizde giderken ilahiler söylüyordu:
    İsmin kulağa ne hoş geliyor İsa...
    Tanrı Waka'nın kara gözyaşlarından doğan kahve Etiyopya'da milyonlarca yıl önce filizlenmişti.
    Belkide Tanrı, Afrika'dan koparılacak ve hayatlarını Amerika'nın çiftliklerinde başka tanrılar adına tüketecek olan milyonlarca köleye, kahve ve şekerin yaşatacağı acılara ağlıyordu.
    Eduardo Galeano
    Sayfa 54 - Sel Yayınları
  • Kölelik kurumunun yaygın olduğu dönemlerde köle sahiplerinin sorumluluğu kölelerin barınma ve yeme ihtiyaçlarının karşılanmasıydı. Günümüze baktığımızda maaş + yol + yemek + sgk karşılığında kölelik sistemini daha modernize, çağımıza göre revize edilmiş şekilde devam ettiğini görüyoruz.


    Toplu taşıma araçlarının içerisine baktığımda sabahtan akşama kadar birilerinin binip birilerinin indiğine şahit oluyorum. Sürekli bir devinim ve sürekli bir kargaşa halinde zaman akıp gidiyor. Bu gürültü ve kargaşa içerisinde kulakları sağır edici bir sessizlik var. Bu sessizlik asık suratlı kayıp ruhların, köle ruhların yani bizim sessizliğimiz.

    Toplu taşıma araçlarında hep insanları gözlemlerim. Yüzlerini iyi yıkamamış, belki de kahvaltı yapmaya vakit bulamamış, uykusuna yolda devam eden ya da pencereden dışarıya bakarken çok uzaklara dalıp giden sonsuz uykuda olan insan kalabalığını heyecan ile izler dururum.

    Herkes bir hayat mücadelesi içerisinde, herkes ekmeğinin peşinde, büyük bir çoğunluğumuz da başkalarının kölesi olma koşuluyla kazanmak zorunda olduğumuz paranın peşinde. İşte bu durum bana her daim Charles Bukowski’nin şu sözlerini hatırlatır; “Hangi cehennemde, bir insan sabah 06:30′ da çalar saat ile uyanıp, kendini yataktan atıp, giyinip zorla bir şeyler yiyip, sıçıp, dişlerini fırçalayıp, saçını tarayıp ve trafikte boğuşarak bir başkası için bir sürü para kazandığı bir yere gidip bunlardan keyif alır ve hangi cehennemde insandan böyle bir şansı olduğu için şükretmesi beklenir.” İnsanları izlerken de bu sözler kafam da döner döner durur.


    Ailelerimiz daha ilkokul sıralarından itibaren iyi bir okul kazanmamız gerektiği, kazanamazsak maaşı iyi olan bir sigortalı bir iş bulamayacağımızı bizlere empoze etmeye başlarlar. “Oku da adam ol, bir mesleğin olsun, aç ta açıkta kalma” derler. Daha adam olmanın ne anlama geldiğini bile kavrayamadan 25 yılımızı ders çalışmak ve adam olmayı öğrenme yolunda harcarız. Sonrasında nasıl olduğunu fark etmeden aslında yüzyıllardır süre gelen kölelik sisteminin içerisinde buluruz kendimizi.

    Nazım Hikmet’in de dediği gibi; “Büyük hürriyetin ile çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle hürsün.”

    Kölelik kurumunun yaygın olduğu dönmelerde köle sahiplerinin sorumluluğu kölelerin barınma ve yeme ihtiyaçlarının karşılanmasıydı. Bazı kölelerin sahiplerinin atlarını ve eşeklerini kullanabilme hakları vardı. Bazı sahiplerin daha insani tarafları varken, bazılarının şuan mobbing diye adlandırdığımız psikolojik şiddet ile korku kültürü yaratma ve daha fazla çalışmalarına sevk etme teknikleri de vardı. Günümüze baktığımızda maaş + yol + yemek + sgk karşılığında kölelik sistemini daha modernize, çağımıza göre revize edilmiş şekilde devam ettiğini görüyoruz.

    Bu sistem istediğimiz zaman istediğimiz yere çekip gidebilmemize izin vermek yerine; yaz ve kış olmak üzere iki kez birer hafta dinlenme hakkımız olabileceğinden, ne kadar sakal bırakıp nasıl giyinmemiz gerektiğine kadar bize yaptırımlarını uyguluyor.

    Haftanın altı günü şanslı isek beş günü başkalarını zengin etmek için çalışıp hiç inisiyatif kullanmadan ne şekilde davranmamız gerektiğine kadar her şeyin belirlendiği bir nevi hapishanenin içerisinde yaşıyoruz. Bu şirketler her şeyi bizim yerimize her şeyi düşünüyorlar ve başka bir kölelik aracı olan teknolojiyi de ayaklarımızın altına sermiş durumdalar.

    Ayrıca iş yaşamımızda bu doğrultuda ilerleyen sistem; sosyal ve özel hayatımızda da peşimizi bırakmıyor. Ne kadar porsiyon yememiz gerektiğini bizim için hazırlayan fast food zincirleri, içeceğimiz çayın kahvenin boyutunu belirleyen kafeler, ne kadarlık bir alanda nasıl bir alışveriş yapmamız gerektiği konusunda bizleri yönlendiren alışveriş merkezleri de kölelik hayatımızı rahat bir biçimde yaşayabilmemiz için bize destek oluyor. Düşünmeye, analiz etmeye, sorgulamaya ihtiyacımız olmadan yaşamımızı sürdürüyoruz.


    Diğer bir taraftan, sonsuza kadar ödenemeyeceği garanti edilmiş borçlar altında, toplumumuz daha fazla tüketmeye teşvik edilerek, daha da borç batağına saplanmış bir şekilde köleliğimizi yaşıyoruz. İş gücümüzü, yeteneklerimizi, ruhumuzu bankaların bize koymuş olduğu belirli bir para limiti içeren plastik kartlarına satıyoruz. İş hayatında patronlara, sosyal hayatta tüketime ve bunların aslında en tepesinde olan bankalara ve paraya köle oluyoruz.

    “Son model arabam olsun, evim olsun, yazlığım kışlığım, akıllı telefonum, havalı giysilerim olsun” dedikçe kendi nefsimizin de kölesi olmaya, nefsimizin kölesi oldukça da sistemin kölesi olmaya devam edeceğiz. Bu kölelik sistemi farklı tarzlara büründürülmüş şekillerde her daim ileri yüzyıllarda da önümüze sunulacaktır. Bize düşen ise kendimizi güçlü kılacak kişisel donanımlarımızı arttırmak ve başkalarını zengin etmek yerine kendimize yatırım yapmaktır.

    Bu süreç sancılıdır. Sistemin dışına çıkmak hem ruhsal aynı zamanda maddi anlamda da dibe vurmak demektir. Fakat unutulmamalıdır ki; en büyük yükselişler en dibe vurduktan sonra gerçekleşir. Tevekkül içerisinde kölelik sistemine direnmek, uzun vadede aydınlanmayı ve özgürleşmeyi getirecektir. Her birimizin kendi içerisindeki bu özgürlük yolculuğu da gün gelecek toplum olarak özgürleşmemize olanak sağlayacaktır.

    Hüma Ünsal
  • Merhabalar;

    Yeni çıkmış olan Kahvenin Hikayesi kitabını hızlıca sipariş verdim.. :) bu kadar kahve'den bahsedip, böyle güzel bir kitabı almamazlık edemezdim.. Kahvenin yolculuğu efendim bu.. Ben bu yolculuğa hazırım. :) Yanına da Yolda kitabını sipariş verdim... Yolculuğun tadını artırdım diyebiliriz. İlk kitabını severek okuduğumuz Mehmet Genç'in Rotasız Seyyah 2 yani ikinci kitabı da hali hazırda kitaplığımda vardı ve harika bir üçlü kombinasyon yaptım kendime..

    Kahve eşliğinde bu güzel üç kitabı da aynı anda okuyacağım ve yolculuğumu üst seviyeye çıkaracağım...

    https://1000kitap.com/Bendisay ve https://1000kitap.com/EvaEva Hanımlar da bu yolculukta beni yalnız bırakmayacaktır. Kahveleri ile eşlik edeceklerdir. :)

    Bakalım damakta nasıl bir tat bırakacak.. :))

    Not: Kahvenin Hikayesi kitabını hızlıca siteye ekleyen yardımsever DUA Hanım'a da teşekkürlerimizi bir borç biliriz... İyi ki varlar... :)

    Buda böyle bir anımdı.. Sağlıcakla kalın.. :)
  • Tanrı Waka'nın kara gözyaşlarından doğan kahve Etiyopya'da milyonlarca yıl önce filizlenmisti.
    Belki de Tanrı , Afrika'dan koparilacak ve hayatlarını Amerika'nın çiftliklerinde başka tanrılar adına tüketecek olan milyonlarca köleye, kahve ve şekerin yaşatacağı acılara ağlıyordu.