• 22 yıl sonra, bunları ilk kez yazıyorum.. Türkiye'nin aylarca ve merakla izlediği olayın ayrıntılarını ilk kez duyacaksınız..

    Peki, bir 'Gazeteci', 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı'nda, anı mı anlatır?

    Vallahi, Gazeteciliğin özgürlüğü mevzuu, artık mevzu olmaktan çıktığı için, bununla idare edelim..

    Ve zaten, bir 'Gazeteci'nin en önemli sermayesi, meslek anılarıdır.. Çünkü bu anılar aynı zamanda 'Memleketin anıları'dır..

    Neden anı paylaştığımı ise birazdan söyleyeceğim..

    **

    Tarih 24 Ekim 1996.. Türkiye öğle saatlerinde gelen bir haberle çalkalanıyor;

    -İş adamı Vehbi Koç'un naaşı çalındı.

    Haftalarca izi sürüldü işin.. Haber bültenlerine her gün "Vehbi Koç'un naaşı" ile ilgili bir haber giriyordu..

    Ekim-Kasım-Aralık ayları böyle geçti.. İstanbul polisi, MİT, Jandarma, tüm birimler harıl harıl çalışıyordu. Ama naaştan hiçbir iz yoktu..

    **

    Tarih 2 Ocak 1997.. Vay be, 22 yıl geçmiş.. Star Televizyonu'nda muhabirim..

    Muhabir arkadaşım Murat Demirel nefes nefese yanıma geldi;

    -İde, iki kişi geliyor.. Vehbi Koç'un naaşı ile ilgili görüşmek istiyorlar. Beraber konuşalım.

    "Tamam" dedim..

    Birkaç dakika sonra, biri kadın diğeri erkek iki kişi girdi haber merkezine.. Yanlarında da, yanlış hatırlamıyorsam 5-6 yaşlarında bir çocuk..

    Haber Merkezi'nde, polis muhabirlerinin oturduğu bölüme geçtik..

    Doğrudan konuya girdi adam;

    -Bir yakınımız Vehbi Koç'un naaşını çalmış.. Ama çok pişman olmuş.. Çok da borcu var.. 1.5 milyon Dolar karşılığında teslim etmek istiyor..

    İki Murat birbirimize baktık.. Gözlerindeki ifade sorar gibiydi, "1.5 milyon Dolar'ın var mı?"

    Tebessüm ettik.. İstenen rakam üzerine şaka yapmaya kalktım ki, içimdeki ses uyardı;

    -Akıllı ol.. Ya doğru söylüyorlarsa..

    **

    Söze ilk ben girdim..

    -Peki nasıl emin olacağız söylediklerinizin doğruluğundan?

    Böyle deyince adam ayağa kalkıp, "İnanmıyorsanız konuşacak bir şey yok" dedi..

    Sözleri garip gelse de tavrı inandırıcıydı..

    Kaçırmamak için araya girdim;

    -Rahatça ilerleyebilmemiz için, Genel Yayın Yönetmenimizle konuşmamız lazım..

    "Konuşun o zaman" dedi adam..

    Murat misafirlerle otururken, ben rahmetli Ufuk Güldemir'in odasına gittim.. İçeri girmeden önce, sekretaryanın telefonundan danışmayı aradım;

    -Bize gelen misafirler kimlik bıraktı mı?

    -Evet, bıraktılar.

    -O kimliklerin hemen birer fotokopisini çekin.. Sonra ben alacağım..

    O anda aklıma geldi.. Olur da bir anlaşmazlık olursa, en azından kim olduklarını bilelim diye düşündüm..

    Sonra girdim Ufuk Güldemir'in odasına.. Konuyu anlattım..

    "İrtibatı kesmeyin.. Para konusunda da pazarlık havasına girin, ciddiyetinize inansınlar"dedi..

    Tekrar masaya döndüm..

    Murat sohbeti ilerletmiş, sonradan adlarının M.Ö ve N.K olduğunu öğrendiğimiz misafirler de rahatlamıştı..

    Naaşın nerede olduğunu öğrenebilmek için, sorularla sağdan soldan daldık ama tek kelime çıkmadı ağızlarından..

    Mesleki deyimle, iş balon da olabilirdi, ama öyle önemli bir işti ki, "ya doğruysa" sorusu zihnimizde sörf yapıyordu..

    **

    15-20 dakika sohbet ettikten sonra, ertesi gün tekrar buluşmak üzere uğurladık..

    Ardından, danışmaya inip kimlik fotokopilerini aldık..

    Genel Yayın Yönetmenimizle de ayrıntıları paylaştıktan sonra işe koyulduk..

    Plana göre, ikinci görüşmede, Star'ın patronu Cem Uzan'ın konuyla çok ilgilendiğini ve naaşın bedelini ödeyerek, Koç ailesine bir jest yapmak istediğini söyleyecektik.. Dolayısıyla, o andan itibaren her aşamada Ufuk Güldemir'le konuşacak, ama konuştuğumuz kişinin Cem Uzan olduğunu söyleyecektik..

    Çünkü para ondaydı:)

    **

    Ertesi gün yeniden buluştuk.. Merak edip sordum;

    -Koç ailesi ile irtibata geçtiniz mi?

    Geçmişler ama sonuç alamamışlardı.. Önce yadırgamıştım.. İçimden bir ses, "Vehbi Bey'in naaşını alabilmek için 1.5 milyon Dolar veremediler mi?" dedi..

    Ancak sonradan kavradım.. Bu hadisede fidye ödeselerdi, o andan itibaren, fidye için ailenin her ferdi tehdit altına girerdi.. Bir naaşı kaybetmeyi göze almalarının sebebi, geride kalanların can güvenliğini riske atmamaktı..

    **

    Buluştuk dedim ya.. Tabii o andan itibaren takip altındayız..

    Çünkü, ilk görüşmeden sonra, Murat, İstanbul Emniyeti ile irtibata geçti ve bir Şube Müdür Yardımcısı'na durumu bildirdi..

    Neden o Şube Müdür Yardımcısı? Çünkü o da bize daha önce, Türkiye'nin bugün bile konuştuğu büyük bir işi vermişti.. Şimdi sizinle paylaşmayacağım o iş, 23 yıl sonra bugün bile hâlâ "Derin operasyon"nidalarıyla konuşuluyor.. Oysa ne derin, ne de çetrefilli.. Aile içi bir ihbarın neticesiydi..

    Şunu bilin isterim, Türkiye'de çok fazla manalar yüklenen birçok olay, aslında o kadar basit olaydır ki, şaşarsınız..

    **

    Uzatmayayım, ikinci görüşmeden itibaren polis peşimizdeydi.. Üçüncü görüşme içinse, 9 Ocak günü belirlendi..

    Tabii o ana kadar, para konusunda, ara ara Cem Uzan'la görüşüyormuş gibi Ufuk Güldemir'i arıyor, saçma sapan bir muhabbetin ardından kapatıp, "İşler yolunda" diyorduk..

    Televizyonun önünde buluşuldu.. Kameraman arkadaşımı ve beni istemediler.. Murat yalnız gidecekti.. Onlar yola çıktı, biz de takibe geçtik..

    Yolda birbirimizi kaybettik.. Murat bacaklarının arasındaki telefondan, çaktırmadan beni arayıp, "Bu X oteli ne zaman yapıldı ya?" gibi saçma sapan soruları duymamızı sağlayınca, sahil yolunda olduklarını anladık..

    Sonuçta, Yedikule'de yetiştik..

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin karşısındaki bir kafede buluşuldu.. Orada, Vehbi Bey'in naaşının çalınması işinin patronu olan otelci de vardı.. Ve anlaşıldı ki, bize gelen M.Ö ve N.K. da bizzat işin içindeydi..

    Teknik takip yapıldığı için, tüm faillerin bir araya geldiğini anlayan polis düğmeye bastı..

    Kafe bir anda polis doldu.. Otelci kameramanımı ve beni görünce elini belindeki silaha attı ama tabloyu görünce vazgeçti..

    **

    Sanıklar polis minibüsüne bindirildikten 10 dakika sonra konuştular.. Naaş Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki boş bir mezardaydı..

    O ana kadar, haber merkezinin yöneticileri dahil, kimse operasyonun ayrıntılarını bilmiyordu..

    Hatta, Ufuk Güldemir, o akşamın bülten akışına haberin adını "KAZIK"diye yazdırmıştı.. Kazıktan kasıt, diğer haber merkezlerini atlatacak olmamızdı.. Hem de bu kadar büyük bir olayda..

    Sanıklar bizden önce Uğur Dündar yönetimindeki Kanal D Haber'e gitmişti.. Ve yılların gazetecisi Uğur Dündar'ın ekibi, bu işi ıskalamıştı.. Vesileyle Uğur abinin kulakları çınlasın..:)

    **

    Canlı yayın aracımıza bilgi verdik ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na geçti.. Önde polis araçları, arkada biz, yarım saat sonra mezarlıktaydık.. Bizimle ilk irtibatı kuran sanık M.Ö. korkuyla yaklaştığı bir mezarı işaret ederek, "İşte burada.. Ama ben görmeyeyim" diye ağlamaya başladı..

    Bir aile mezarlığındaki boş mezarın üzerinde kalın bir mermer kapak vardı.. Bir yandan elimdeki mikrofonla anons yaparak olayın ayrıntılarını anlatıyor, bir yandan da 4 polise destek olup, ağır mermer kapağı kaldırmaya çalışıyordum..

    Nihayet kapağı açabildik ve boş mezarda, rahmetli Vehbi Bey'in naaşıyla karşılaştık..

    Akşam Star Ana Haber'de, canlı yayında olayı duyurduğumuzda yer yerinden oynadı..

    **

    Girişte dedim ya, bir 'Gazeteci' 10 Ocak günü, basın özgürlüğünden falan dem vurmak yerine, neden bir meslek anısını anlatır ki..

    Şundan..

    Bakın, bu olay Koç ailesi için çok kıymetliydi.. Murat Demirel ile hayatımızı tehlikeye atarak giriştiğimiz ve başarıyla sonuçlandırdığımız bu işi, 22 yıldır, Koç Ailesi'nden tek kişiyle konuşmadık.. Her şey biliniyordu.. Ancak, aile için bu kadar kıymetli bir işe imza atmış 'Gazeteciler' olarak, olur da 'Yanlış anlaşılırız.. Bir beklentimiz varmış gibi algılanırız' diye, aileden hiç kimse ile konuşmadık..

    Bugün, öyle bir noktaya geldi ki meslek, bir iş adamı için iki kalem oynatan, telefona sarılıyor;

    -Abi, seni yazdım bugün..

    10 Ocak günü bir anıyı paylaşmamın sebebi budur.. 'Gazetecilik', meslek namusu üzerinde ayakta kalabilen bir meslektir..

    Bu namus bazılarının dilinde, bazılarının da fıtratındadır..

    Mevzu bu..

    Fıtratında "NAMUS" olmayanların bayramı kutlu olmasın...
  • bir kentin dışardan görünüşü
    Bütün bir gün derin suları kolladı şunun için
    Bir çoban mevsimini geçirmek için saçının billûrundan
    Üç kulesi altı şairi sayısız minareleri
    Ve yer yer uçuklamış kıyılarıyla
    Bu kent bütün bir gün. Hadi gidelim.

    O senin bir türlü belleyemediğin
    Kuştur. Bir türkünün hallacında dağılmış
    Keçedir. Onu Doğuda nehirlerin kaynaklarına
    basıyorlar
    Balkondur. En bencil sarmaşığa çekilidir tetiği
    Lekedir. Eski Frikya üzümünden inansız menekşeden
    Taştır. Bizansın yıkılışını kibirle sürdürmektedir
    Çocuktur. Babasınınkine benzer annesinin yüzü
    Çünkü mutlu İstanbul kadını alır erkeğinin yüzünü
    Çünkü daha dün dört tarafından çekiştirilmiş
    utancınla
    Şiirime güvenli bir barınak aramıştın

    İnce parmaklarıyla
    Aralamaya çalışırken kederini
    Sen yitip giden aşkta

    Senin kahkahanın boğumunda
    Söz temiz değil

    İklim. Devrik tezgahı güneşin
    Sokaklardan kadınsı bir seccade gibi akıyor iklim
    Gözlerimiz bozuluyor kanımızın gürültüsünden
    Kırmızılar bitişiyor hiçbir şey kesin değil
    Tenteler gökyüzüne bir folklor kazandırıyor
    Yeni yapıların kekemeliği ve akasya
    Ve çınar. Yelesinin içinde tükenmiş bir aslan
    Ve sütunlar başıbozuk devriyeleri
    Ne kuşatmalar ne dostluklar pahasına
    Büyük bir mutfak yaratmış bir imparatorluğun,
    Yalnız sütunlar savunuyor serinliği

    Saatler uzun günler kısa

    Fenikelileşememek. Ben bu sözü söylüyorum
    Bu sözü sana söylüyorum bir gün gerekir nasıl olsa
    Serhas’ın askerlerine gümüş zincirlerle döğdürdüğü
    Öbür ucuna da gittim ben bu suyun,
    Buradan taa peygamberler kıyısına kadar
    Büyük suları sadece karpuz soğutmada kullanıyorlar
    Fatih Sultan Mehmed gemilerini karadan yürüttü ya
    Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz o gün bugün
    Toprakçıl bir çapadır Denizyollarının arması bile,
    Ama dilimizde yine de en ürpertili kelime deniz
    Yine de sokaklarda bir kanal eğilimi
    Dondurmacılarda bir ikinci kaptan tavrı
    Teneşirlerde bir tekne beğenisi
    Bir kazazede takısı bulunur sarhoşların yüzlerinde

    Yine de faizcinin sesindeki hasır
    Yelken olmaya özeniyor

    Şoför edebiyatına önsöz olarak geçse yeridir
    Yeni Cami’nin caddeye dadanmış dirsekleri
    Ve
    Bitişiğindeki gri gökkuşağının altından
    Agop’un ülkesine bir anda geçilir
    Orada işte orada
    Kibrit bilekli kızların anahtar burunlu sekreterlerin
    Lastik mühürle para basanların eğeyle tabanca
    üretenlerin
    Cüzamlı işhanlarının çiçekbozuğu basımevlerinin
    Önlerinden dalgın dalgın yürüyorsun

    Sen ki bu şehrin eski tutarsızlarındansın
    Kök bitkilerin heterogüllerin Çin yakılarının arasından
    Bir güz sonu duygusunu ancak bir kez duyulabilecek
    bir sığınma eğilimini
    Kuytulardan aldığın bir çiçek gibi yukarı semtlere
    doğru sürüklüyorsun

    Sen ki
    Ayı Hugo’dan zararsız Mallarme’ye, kaçık Artaud’ya kadar
    Bir şeyler okudun biraz. İyi.
    İngilizlerden de saymayı öğrendin biraz. O da iyi.
    Ağzında bir tatil gevezeliği
    Alnında bir ayazma serinliği taşıyan
    Bir kadını sevdin çok. O belki daha da iyi.
    Ama ne yap biliyor musun?
    Şu eski adresini değiştir artık
    On yıldır bilgeliğini tüketti.

    Saatler uzun, günler…
  • zeytindagi 7 (son)
    Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
    - Benim Ahmed'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed'i? Yüz bin Ahmed'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
    - Bu tarafa gitmişti, diyor. O tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı?
    Ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed'ini görsen, ona da soracaksın:
    - Ahmed'imi gördün mü?
    Hayır... Hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
    Şimdi Anadolu'ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor.
    Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu'dan utanır gibi, hepsi İstanbul'a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor. Anadolu Ahmed'ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.
    Ahmed'i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmed'i kumarda kaybettik!
    Silahlar, toplar, altınlar, develer ve erzak, hepsini, hepsini verdik. ( Arap emir ve şeyhlerine. ) Ve bütün seferden bize yine ve yalnız bir Türk çocuğunun isimsiz, nişansız, mezarından başka birşey kalmadı.

    Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay
  • https://www.youtube.com/...qyw-4nh_aKcOGgKN4dkA İstanbul Film Akademisi kanal linki. Sinema, dizi, sanat hakkında çeşitli ve cesur yorumlar, çalışmalar bulabileceğiniz güzel bir kanal. En beğendiğim iki videonun linkini de aşağıya bırakıyorum, iyi akşamlar herkese.

    https://youtu.be/NA5utQ-9U9o Stanley Kubrick hakkında 36 dakikalık bir video. Son 4 dakikada Kubrick'in konuşması var. Bu konuşmada ünlü Icarus hikâyesini de yorumluyor: "... ama aynı zamanda Icarus hikâyesinin ahlâkî temelinin genel kabul gördüğü gibi 'Fazla yükseklere uçma' mı olması gerektiği yoksa başka açıdan düşünürsek, 'Balmumu ve tüyleri düşünme ve kanatlarınla daha iyi iş yap' mı olması gerektiğinden asla emin olamadım."

    https://youtu.be/42PezWDleRU bu videoda da adamlar sanat ve sanatçıyla ilgili bütün kalıpları yarım saatte kırıyor, ama belki onlar kırdıklarının farkında değiller :)
  • Hareket Ordusu kahramanının şöhretinden halâs olmak ve Enver beye (Paşa) Harbiye Nazırlığı yolunu açmak için, Mahmut Şevket Paşa'yı güpe gündüz kurşunlayıp öldürdüler. Bir taşla iki kuş vurmak istiyorlardı; hem ikide bir önleri­ne çıkan meşhur bir kumandanın gölgesinden kurtulmak, hem de ondan yanaymış gibi davranıp günün muhaliflerini bir çırpıda temizleyivermek!..
    Nasıl, Avcı Taburları'nı kış­kırtıp Hareket Ordusu'nu, İstanbul kapılarına getirmişler ve beni düşürmüşlerse, bu sefer de Mahmut Şevket Paşa' nın kan davası ve asayiş bahanesi ile bütün muhaliflerini as­tılar, sürdüler, birer köşeye sindirdiler!
    Fakat bu defa, Talât ve Enver mihverinin yanıbaşında bir üçüncü adam peydahlandı: Cemal Paşa. Bahriye Nazır­lığı Cemal Paşa'ya yetmezdi. Umumi Harb'e girince, (1914 -1918) Kanal harekâtı macerası ile ikinci Yavuz Sultan Selim olmak hevesi, onun da başını yedi. Talât ile Enver bugün de hem yanyana canciğer yaşıyorlar, hem birbirlerinin kuyusunu kazıp birbirlerinden kurtulmaya çalışıyorlar. Allah encamlarını (sonlarını) hayr etsin!.
  • Bugün Tarık Akan'ın Ölüm Yıl dönümü büyük usta sanatçı aydın saygın onurlu sanatçımızı saygıyla anıyoruz... 🌹🌹🌹💖💖💖
    Tarık Akan (1949 - 2016)
    13 Aralık 1949 İstanbul doğumlu sinema oyuncusudur. Gercek Adı Tarık Tahsin Üregül'dür. Ses Dergisi'nin yarışmasında birinci seçilerek sinemaya girdi.

    Yıldız Teknik Üniversitesi, Makina Mühendisliği ve Gazetecilik Enstitüsünden mezun oldu. Babası emekli albaydır.

    2002 yılında "Anne kafamda bit var" isimli bir kitap çıkarmıştır. 1991 yılında daha önceleri kendisininde okuduğu Taş Özel İlkokulu'nu yap işlet devret sistemi ile alarak Özel Taş Koleji'ni kurdu.

    Eğitim konusunda da diğer işlerinde olduğu gibi başarılı oldu. Aziz Nesin'in vefatından sonra görevini devir alan oğlu Ali Esin'den vakıf başkanlığını devir aldı.

    Sinemacılığın kötü gittiği 1975-1980'li yıllarda ticari taksi alarak kiralama sistemi ile ticarete devam edip pornografik filmlerde yer almamayı tercih etti.

    Yazları fırsat bulduğunda Bodrum Akyarlar'da manço kulüp yanında taştan bir Rum evini restore edip dostlarını da ağırladığı bir yazlık haline getirdi.

    Sanatçı Tarık Akan, 16 Eylül 2016 Cuma günü İstanbul'da tedavi gördüğü özel bir hastanede hayatını kaybetti. Bir süredir akciğer kanseri tedavisi gören ünlü oyuncu Tarık Akan, İstanbul'da tedavi gördüğü özel hastanede yaşama veda etti.

    Filmografi

    Vizontele Tuuba (film) (2003)
    Gülüm (film) (2002)
    Meşrutiyet - Abdülhamit Düşerken (film) (2002)
    Hayal Kurma Dersleri (film) (2000)
    Eylül Fırtınası (1999)
    Mektup (film) (1996)
    Aşk Üzerine Söylenmemiş Herşey-Hep Aynı (film) (1995)
    Çözülmeler (film) (1993)
    Yolcu (film) (1993)
    Devlerin Ölümü (film) (1991)
    Uzun ince Bir Yol (film) (1991)
    Bir Kadın Düşmanı (film) (1991)
    Bir Küçük Bulut (film) (1990)
    Karartma Geceleri (film) (1990)
    Berdel (film) (1990)
    Üçüncü Göz (film) (1989)
    Dönüş (film) (1988)
    Yağmur Kaçakları (film) (1987)
    Kızımın Kanı (film) (1987)
    Ses (film) (1986)
    Adem ile Havva (film) (1986)
    Kıskıvrak (film) (1986)
    Acı Dünyalar (film) (1986)
    Beyoğlu`nun Arka Yakası (film) (1986)
    Bir Avuç Cennet (film) (1985)
    Tele Kızlar (film) (1985)
    Paramparça (film) (1985)
    Kan (film) (1985)
    Damga (film) (1984)
    Alev Alev (film) (1984)
    Yosma (film) (1984)
    Pehlivan (film) (1984)
    Beyaz Ölüm (film) (1983)
    Gecenin Sonu (film) (1983)
    Derman (film) (1983)
    Çocuklar Çiçektir (film) (1983)
    Arkadaşım (film) (1982)
    Yol (film) (1982)
    Kaçak (film) (1982)
    Delikan (film) (1981)
    Herhangi Bir Kadın (film) (1981)
    Adak (film) (1980)
    Sürü (film) (1978)
    Seninle Son Defa (film) (1978)
    Maden (film) (1978)
    Kanal (film) (1978)
    Lekeli Melek (film) (1978)
    Bizim Kız (film) (1977)
    Baraj (film) (1977)
    Nehir (film) (1977)
    Sevgili Dayım (film) (1977)
    Şeref Sözü (film) (1977)
    Aşk Dediğin Laf Değildir (film) (1976)
    Öyle Olsun (film) (1976)
    Kader Bağlayınca (film) (1976)
    Gece Kuşu Zehra (film) (1975)
    Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (film) (1975)
    Ateş Böceği (film) (1975)
    Merhaba (Bizim Aile) (film) (1975)
    Delisin (film) (1975)
    Evcilik Oyunu (film) (1975)
    Ah Nerede (film) (1975)
    Çapkın Hırsız (film) (1975)
    Mavi boncuk (1974)
    Hababam Sınıfı (film) (1974)
    Memleketim (film) (1974)
    Mahçup Delikanlı (film) (1974)
    Esir Hayat (film) (1974)
    Kanlı Deniz (film) (1974)
    Boşver Arkadaş (film) (1974)
    Yaz Bekarı (film) (1974)
    Oh Olsun (film) (1973)
    Canım Kardeşim (film) (1973)
    Yalancı Yarim (film) (1973)
    Umut Dünyası (film) (1973)
    Bebek Yüzlü (film) (1973)
    Yeryüzünde Bir Melek (film) (1973)
    Üç Sevgili (film) (1972)
    Tatlı Dillim (film) (1972)
    Sev Kardeşim (film) (1972)
    Para (film) (1972)
    Azat Kuşu (film) (1972)
    Suçlu (film) (1972)
    Sisli Hatıralar (film) (1972)
    Aşkların En Güzeli (film) (1972)
    Feryat (film) (1972)
    Kaderimin Oyunu (film) (1972)
    Melek mi, Şeytan mı? (film) (1971)
    Beyoğlu Güzeli (film) (1971)
    Vefasız (film) (1971)
    Emine (film) (1971)
    Solan Bir Yaprak Gibi (film) (1971)

    Ödüllerinden Bazıları

    1973: 10. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Suçlu
    1978: 14. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Maden
    1984: 21. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Pehlivan
    1989: 26. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Üçüncü Göz
    1990: 27. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Karartma Geceleri
    1992: 6. Adana Altın Koza Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Karartma Geceleri
    1996: 33. Antalya Altın Portakal Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü
    2003: 40. Antalya Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu, Gülüm