Halime Kanat

Halime Kanat
@kanatth3
Bi okur;)
"Eğer fedailerin gerçekten de tam söylediğin hale dönüşeceklerine emin olabilsem anlattıklarına bütünüyle ikna olabilirdim," dedi Ebu Ali. "Ama kendisini bir cennetin beklediğine ne kadar inanmış olursa olsun bir insanın ölümün peşinden koşabileceğine nasıl inanayım bilemiyorum." "Varsayımlarım yalnızca insan ruhu üzerine bildiklerime değil aynı zamanda insan vücudunun fonksiyonları hususundaki bildiklerime de dayanıyor. Dünyanın neredeyse yarısını at, eşek, deve sırtında dolaştım. Kah yürüdüm, kah gemilerde yolculuk yaptım. Sayısız insanla, gelenekle muhatap oldum. Her türlü insani davranışa tanıklık ettim. Kısacası şu an ruhsal ve fiziksel açıdan tüm insani özelliklere önümde açık bir kitap misali hakimim. Fedailer yeniden Alamut'ta uyandıklarında artık cennette olmadıklarını görmenin derin üzüntüsünü hissedecekler. Bu üzüntüyü hafifletmek için de tecrübelerini arkadaşlarıyla paylaşacaklar. Bu sırada vücutlarındaki haşhaşın da tesiriyle benzer şeyleri bir kez daha yaşama arzuları giderek artacak. Onlar bu arzunun nedenini cennete kavuşma isteği olarak tasavvur edecekler. Akılları fikirleri birlikte oldukları kızlarda olacak ve gerçek ölümü özlemle beklemeye başlayacaklar. Şehevi hayaller giderek dayanılmaz bir hal alacak. Adeta çılgınlığın eşiğine gelecekler. Hayalleri, anlattıkları, tasavvurları tüm hayatlarını çepeçevre kuşatacak. Kanları kaynayacak kısacası. Sonunda da müthiş istekle dolu, sağlıklı düşünemeyen insanlara dönüşecekler. Onları teselli edeceğiz bir süre. Sonra vakit gelince onlara sonunda cennet kapılarının ardına kadar açılacağını söyleyeceğimiz vazifeler vereceğiz. Ölüme koşacaklar ve dudaklarında mutlu bir tebessümle canlarını verecekler..."
Hasan Sabbah'ın itirafı;
Tarihteki tüm idare metotlarını dikkatle inceledim. Menfi ve müspet tüm yönlerini mukayese ettim. Tarihte hiçbir hükümdar tam manasıyla egemen olmamıştır. Egemenliği en çok tehdit eden husus da zaman ve mekan olmuştur. Büyük İskender dünyanın neredeyse yarısını fethetti. Ama ölüme yenilip zirveye çıkamadan tarih sahnesinden silindi. Roma imparatorları güçlerini nesilden nesle aktardılar. Evet, mekan sorunu yaşamamışlardı belki ama zamana her seferinde yenik düşüyorlardı. Muhammed ve takipçileri daha iyi bir metot geliştirdiler. Her yana ruhları köleleştirecek vaizler gönderdiler. Bu şekilde her türlü direnci kırmayı başardılar. Artık ülkeler olgun armutlar gibi sapır sapır avuçlarına düşüyordu. Ama maneviyatın güçlü olduğu yerlerde mesela Hıristiyanlar karşısında bu üstünlüklerini yitiriyorlardı. Roma kilisesinin onunkinden bile daha iyi bir metodu vardı. Orada veraset Müslüman halifelerde olduğu gibi kan bağına göre değil zeka kapasitesine göre tespit edilen kurallara göre biçimleniyordu. Ancak en zekiler liderlik mertebesine yükselebiliyordu. Tabii bu zeka da inananların çok güçlü bir biçimde birlik olmasını sağlıyordu. İşte kilise köleliği zaman içinde bu şekilde alt etti. Ama onlar da mekana bağımlıydılar. Bizzat bulunmadığı yerlerde kilisenin hiçbir gücü olmuyordu. Bu yüzden de çeşitli vaatlerle güçlü müttefikler aramak mecburiyetinde kalmışlardır. “Ben burada başka hiçbir müttefike ihtiyaç duymayacak bir yapı inşa etmek istiyorum. Şimdiye dek hükümdarlar birbirleriyle hep orduları vasıtasıyla savaştı. Toprak almak, düşmanları alt etmek için de orduya ihtiyaç duydular. Bir karış toprak parçası için binlerce askerin öldüğü savaşlar yaşandı. Ama diğer taraftan hükümdarlar hiçbir vakit kendi hayatlarının tehlikede olduğu korkusunu hissetmediler. İşte bizim hedefimiz
Hasan Sabbah:
“Sence benim başka seçeneğim var mıydı?” diye karşılık verdi Hasan kararlı bir ses tonuyla. “Evet, Protagoras sen insanın her şeyin ölçüsü olduğunu söylerken haklıydın. Bu anlaşılmaz hayatla uzlaşmaya varmaktan başka ne gelir elimizden? Yoksa bu çamur deryasında debelenip dururuz sadece. Kainatla ilgili kaygıları da kurguladığımız insanüstü varlıklara terk etmek zorunda kalırız. Zaten zekamız da ancak içinde yaşadığımız bu küçük, zavallı gezegene layık, değil mi? ‘İnsan her şeyin ölçüsü.’ İşte bu düşünceyle bir anda bit kadar bir varlık birden hürmet edilesi bir mertebeye yükseliyor. Artık tek yapması gereken haddini bilmek olmalıdır. Kainatı incelemekten vazgeçmeli, üzerinde yaşadığı toprak parçasıyla alakadar olmakla yetinmelidir. Bu düşünceyi kavradığımda dostlarım kendimi ve etrafımdaki her şeyi bu kavramın ışığında yeniden değerlendirmeye koyuldum. Kainat benim için artık bomboş bir haritadan ibaretti. Ve bu haritanın ortasında küçücük bir leke vardı. Gezegenimiz. Bu lekenin üzerinde de küçücük bir siyah nokta bulunuyordu. Ben. Bildiğim tek şey oydu. Haritanın geri kalan beyaz kısmından feragat ettim. Artık bu küçük lekeyi araştırmalı, boyutlarını kavramalı... sonra hükmedecek güce kavuşmak için çabalamalı diye düşündüm. Amaçlarım, arzularım doğrultusunda hükmetmeliydim ona. Ama yalnızca bu küçük noktaya. Yoksa Allah'la boy ölçüşmeye kalkan birinin dibi boylayacağının bilincindeydim."
Hasan Sabbah:
"Şu sonsuz gök kubbeye bir bakın. Bu yıldızları sayabilir misiniz? Aristarkus onların hepsinin birer güneş olduğunu söylemişti. İnsan aklı bunu anlamaya yeter mi? Diğer taraftan sanki bunlar bilinçli bir irade tarafından düzenlenmiş gibi duruyor. Bunun Allah'ın ya da tabiatın rastgele gücünün sonucunun olmasının bir manası yok. Bu sonsuzluğun altında değersiz varlıklarız hepimiz. Kainatla mukayese edildiğinde ne derece aciz bir varlık olduğumu daha on yaşındayken idrak etmiştim. O zamandan beri yaşadıklarım neticesinde hangi görüşlerim değişti? Allah’a peygambere, ilk aşkın büyüleyiciliğine olan inancım sona erdi. Yaz akşamlarında yaseminler artık eskisi gibi güzel kokmuyor. Laleler artık eskisi gibi rengarenk değiller. Sadece kainatın sınırsızlığına dair şaşkınlığım ve beklenmedik tabiat olaylarına ilişkin korkularım baki kaldı. Dünyamızın kainatta bir toz zerresi olduğu, bizlerin de bu toz zerresinin içinde seçilemeyecek kadar küçük varlıklar olduğumuz bilgisi hâlâ içimi derin bir umutsuzlukla dolduruyor.”
Hasan Sabbah:
“Felsefen çok da hoşuma gitmiyor,” diye konuştu Ebu Ali. “Hayatta sürekli hatalar yaptığımız ve genellikle de yanlış inançlarımızın kurbanı olduğumuz hususunda haklısın. Ama mutluluk yanlış tasavvurlarımıza dayanıyor diye her türlü mutluluktan vazgeçmek zorunda olduğumuz anlamına mı gelir bu? Senin gibi düşünen biri bu durumda tüm hayatını şüphe ve belirsizlik içinde geçirmeye mahkumdur.” “Fedaileri cennete gönderme fikrimi ilk işittiğinde neden sinirlendin? Sence mutlu değiller mi? Onların mutluluğuyla, mutluluğun kaynağındaki hakikatten bihaber biri arasında ne fark var? Aslında ben seni neyin rahatsız ettiğini gayet iyi biliyorum. Sen üçümüzün bildiği şeyleri onlar bilmiyor diye rahatsızsın. Oysa durumları buna rağmen hiç de kötü değil. Hatta benden bile iyi durumdalar örneğin. Şu an yaşadıkları mutluluk, onları hiç bilmedikleri bir yöne doğru çekmekte olduğumdan zerrece şüphelenseler nasıl da bir anda kedere dönüşür bir düşünsene. Ya da yaşadıklarına ilişkin onlardan çok daha fazla şey bildiğimi öğrenseler mesela? Veyahut kendilerinin elimde yalnızca birer oyuncaktan, çaresiz satranç taşlarından ibaret olduğunu öğrenseler? Çok daha zeki bir varlığın arzuladığı bilinmeyen bir planın basit birer parçaları olduklarını bilseler? Bakın dostlarım bu türden düşüncelerle ben her gün boğuşuyorum. Kainatı ve bizi gözetleyen üstün bir varlığın var olup olamayacağını düşünürüm hep. Bizimle alakalı her şeyi, hatta ölüm anımızı dahi bilen ama acımasızca gözlerimize perde çekerek bizi bu türden bilgilerden mahrum bırakan üstün bir kudret var mıdır? Bizi bu şekilde var eden kudret belki de üzerimizde bir deney yapmakta, hayatımızla, kaderimizle oynamaktadır. Elinde birer kukla olan bizlerse kendi mutluluğumuzu kendimizin şekillendiğini düşünerek avunup duruyoruzdur belki. Neden