• Kapat kapını, teslim ol, şehrin bitti yerde senin yalnızlığın başlar...
  • Çocukluğunda sakladığı yaralarının bir tesellisiydi bu kim bilir belki de hiçliğine...

    Yaşamak delicesine bir duygu derken hayallerini süslediği mesleğin hakkını vermek adına yola düştü Deniz.. Memleketinde olmayan bir ismin ağırlığnı taşıyordu kimsesizce. Babası bu ismi ona vermeden önce gözlerinin karalığına bakıp" deniz gibi aydın, göğün maviliği kadar umut dolu kal canım kızım" diyerek okumuştu kulağına kedersizce. Kaderi de hallice..

    Yola çıktığında heyecanını saran alacakaranlık içini kemiren fare yığınlarına dönüşüyordu. Gidiyordu işte artık. otobüse binerken pencerenin kenarında sayıkladığı gözleri buğulanmış ve elleri camın kenarından babasının yüreğine doğru sarkmıştı. Bu ilk ayrılışları da değildi oysa ama belki de ... Deniz, boğazını temizledi sakince , kendine geldi ve bir an için düşünde " Sonunda işte oldu; hem sevdiğim adamın yanına hem de çocuklarımın yanına gideceğim ve dünyanın en güzel mesleğini yapacağım" diyerek geçirdi içinden sessizce. Hatta biraz da gülümsedi. Bu gülümseme ile olgunlaştığını anladı. Çünkü bir kenarda bıraktığı ailesi bir kenarda sevdiği için çıkılan yolun sersemletici sarsıntısı ile kala kaldı öylece.. iniş mesafesine yaklaştıkça kalbi de yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Ve o anda kapının açılmasıyla birlikte beliren suret dünyanın en mükemmel şiiri gibi işledi yüreğe. İşte Aslan da tam o anda belirdi kocaman sevişiyle.. Sarılmaların ardı arkası kesilmeden mutluluk dağıldı gökyüzüne...
    Yaşam yelkovanın ucundan seyrederken saniyenin her bir geçişini Deniz ve Aslan da birbirlerinin zamanı oldular her vakitte. Kimi zaman bir yemek masasının içi şiir dolu kaselerinde kimi zaman birbirlerinin gözlerinde. Ama hep birlikte..

    Derken günlerin en şafaklı anlarından birinde okula doğru koşar adım Deniz'İn ayak sesleri doldurdu tüm memleketi. Öğrenciler etrafında ve her çocuk sesinde salıncağın iplerinden göğe doğru açılan bir uçurtma gibiydi hayat onun için. Her günleri umut dolu, eğlenceli kimi zaman ağlamaklı ama hep sarılmalı geçerdi. Bir gün müfettiş çaldığında kapıyı "Hoca hanım burada eğitim vermelisiniz oyun değil" diyerek dikmişti gözlerini kartal gibi haince.. Oysa oyunla öğrenilen bir hayatın olduğunu düşünse sözlerini nimet diye çiğner çıkarmaya utanırdı o halde... Ve yine o farkındalığın yaşandığı bir günde bir olay yaşandı kahpece..
    Deniz öğretmen pencerenin kenarından arada başını göğe çevirip tebessüm ederdi hep. Her zaman ki gibi yaklaştı pencerenin kenarına ama bu sefer göğe değil onlara doğru yönünü çeviren 3 adamın yüzlerine baktı dikkatlice. Kendi aralarında bir şey konuştukları çok belliydi ama bi tuhaflık olduğunu da sezmemek elde değildi. Adamların ellerindeki silahı görünce tedirginliği bin kat daha arttı haylice. Bir süre sonra etrafının biraz daha kalabalıkça olduğunu anladı ve hemen kötü olaya bir adım kala polise telefon etti gizlice. ve çocuklarına seslendi keder dolu içiyle.. "Çocuklar şimdi hep birlikte oyun oynayacağız herkes sıraların altına saklansın ve ben sizin isimlerinizi tahmin ederek kim olduğunuzu bulmaya çalışacağım, ama sakın ama sakın ben demeden çıkmak yok" derken bir patlama sesi .. yaşça büyük olan çocuklar bazı şeyleri daha net anlayabiliyorlardı ama yine de oyuna katılmak durumundaydılar. Öğretmen sesin tamir edilen bir yerden patladığını söyleyerek oyalamaya çalışıyordu kendince. Ve işte seslerin sesini kısamayan öğretmenin sesini kıstılar zalimce.. Evet haince vurulmuş yatıyordu öğretmen masasının köşesinde. Çocuklara arada seslenip çıkmamalarını söylesede ayağa kalkmaya gücü yetmiyordu her bir direnişinde. O anda polislerin geldiğini ve çatışmanın şiddeti ardından çocukların kurtulduğunu gördü yattığı yerden. yüzünde tebessüm ellerinde kan izi... Polislere "çocuklara öğretmenlerinin iyi olduğunu ve bir kaç gün sonra gelip oyuna kaldıkları yerden devam edeceğini bu süreye kadar hiç üzülmeden evlerinde kalmalrını söyledi." Ve evet Aslan , canından sevdiği canan.. Gözlerini artık açamıyordu ama başında bulunduğu doktora "Bir kaç günlük uykunun ardından yine geri geleceğini ve onu çok özleyeceğini "söylemesini istedi. O anda Aslan haberi almanın sersemliği ile sarsıldı ve nereye gideceğini bilmeden dağıldı olduğu yere..

    Bir kaç günün ardından gözlerini açan Deniz, Aslan'ın sesini duyuyordu sanki yıllar geçmişti aradan ve hasreti taşmış da toplayamamıştı kendini o kaldığı yerden.. Ve ardı arkası kesilmeyen tebessüm çığlıkları.. "Dememiş miydim ama Aslan'ım bir kaç günlük uykudan sonra yine hep beraberiz diye" ...


    Deniz gözlerini açtığında yanı başında Aslan'ı görünce içini derin bir rahatlık kavradı o an. Sıkıcca sarıldı ve gerçek sandığı rüyanın eşiğinden baktı gökyüzüne.. Gökyüzü ise Aslan'ın gözleriydi her seferinde... Şimdi gözlerini yeniden kapatmaya değil de aynı şeyi görmekten korkmanın acısı ile kalktı yaşamın yaşanacak olan sessizliğinden...
  • Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski bütün filmlerinde insanın görünmeyen içlerine doğru bakar. Ölüm yaşlılık kaygı ve nefret duygularının gündelik yaşamda nasıl karşılıkları olabileceğine, insanda nasıl göründüğüne kafa yormuş bir yönetmen. Görsel dilin müzik eşliğinde bir şölene dönüştüğü bir filminden söz edeceğim; ‘‘Üç Renk Üçlemesi’’nin (Three Colors Trilogy) kimilerine göre en iyi bölümü olan Mavi filmi (1993). Bir kadının yalnızlıkla nasıl baş edebileceğine dair öznel bir çıkarsama. Bir trafik kazasında çok sevdiği, aynı zamanda dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan eşini ve kızını kaybeden Julie, bu dayanılmaz kaybın ardından yaşama nasıl tutunacaktır?
    Filmin renginin neden mavi olduğunu hissedebiliyor insan. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir hayatta, gökyüzü ve su gibi akan bir özgürlük de, kuşku ve yalnızlıkta insan için. Kazadan önce ilkin küçük kızın mavi renkli mendili uçar arka camdan. Film boyunca rengin mavi olması sıcaklıktan çok gerçekliğin duygusunu vermek için olabilir. Kaykayla yolda kayan bir genç direksiyon hâkimiyetini şu ya da bu sebeple kaybedip bütün gücüyle ağaca çarpan ve un ufak olan arabayı görmüş ve sadece kadının sağ kaldığını anlamıştır. Fakat iyi bir eş ve baba olan müzisyenimizin son sözlerini de işitir, ailesini eğlendirmek için anlattığı bir fıkrayı tamamlamaktadır son nefesini verirken. Julie’nin yaşamındaki çölleşmeyi, arzunun çekilip gidişini, dünyaya yabancılaşmayı, zaman ve mekânın erimesini tek bir diyalog olmadan hissettirmek… Sinemanın manası da sihri de bu olsa gerek. Fakat Julie, ilk bakışta bize oldukça uzak, acıyı içine atıp tırnaklarını kalbine batıran bir kadın profiline alışkın olan kültürümüz için yadırgatıcı. Bağırıp çağıran hastanenin camlarını kıran birine o kadar da aşina değiliz. Hapların hepsini yutmaya kalkışmak da intiharın ağır dinî sorumluluğu yüzünden pek olası değil bu diyarlarda. Arkadaş ya da akraba tek bir yakınının yanında olmayışı ise tek başınalık nimetini öne çıkaran modernliğin zalimane külfeti olarak görülebilir.
    Mavi dipsiz yalnızlık
    Kadının özgürleşmesi ile eşinden kalacak hiçbir mülke müdanasının olmaması arasında kuvvetli ilişki var. Özgürlük, çalışmadan yaşamını sürdürme lüksüne sahip kadınların işi yönetmene göre. Bir de inkâr ve kabullenme salınımında acıyı gizleme ve hiçbir insanla paylaşmama hâli var ki bunun ancak yüzme havuzunda dışa vurulabilmesi de yalnızlığın modern bertarafı.
    Julie cenaze törenini hastane yatağında izleyebiliyordu ancak. Dünyanın en önemli bestecilerinden biri olan büyük müzisyen elim bir kazayla hayatını kaybetmiş, hiç kimse böyle bir ölümü kolayca kabul edemez mealli tören cümleleriyle defnedilmekte. Patrice AB’nin ortak marşı olarak kullanılmak üzere çok büyük bir proje müziğini bestelemiş ve son rötuşlarını yapmakta iken hayat bitivermiştir. Bugüne kadar bestelediği müziklerin çoğunda Julie’nin desteği vardır hatta bizzat bestelemektedir kimi müzik çevrelerine göre. Bu konuda gazetecilerin sorularını cevaplamaz Julie.
    Kocaman eve bir başına döndüğünde bir karşılayan vardır elbet; özgürlük sosuna bulanmış mavi, dipsiz bir yalnızlık. Burada da Julie genel geçer davranış kalıplarından ayrılır. Böyle durumlarda kadınlar bütün anıları eşyaları izleri titizlikle saklayıp bir sandığın içine özenle yerleştirirler. Julie ise şömineyi yakar ama ısınmak için değil. Kızının bütün eşyalarını, birlikte yaptıkları son resimler ve doğum gününde alınmış bebekler de dâhil, her şeyi ateşe atar. Kocasının izlerini siler yaşamından, kendisine teslim edilen Avrupa’nın beklediği o büyük bestenin yazılı olduğu kâğıtlar da dâhil.
    Geçmişe tutunmanın boşluğu yerine önü arkası görünmeyen sonsuz bir yalnızlığı deneyimlemeye hazırdır. Bu durum Iraklı sanatçı Talal Mahmud’un bronz heykelini hatırlattı bana; geçmiş ve anılar keskin paslı fakat eğimli bir bıçak gibi yukarı doğru uzanırken, her yönüyle büyük tehlikeler içerirken, acıtacağı kesin olmasına rağmen, insanın kendini çarmıha gerer gibi ona boylu boyunca sarılışı. Filmde ise tam tersi var. Yaşanmış her şeye arkanı dönüp gitmek… Peki geçmiş, ondan geçip gitmekle geçip gider mi? Bu kadar kolay mıdır geçmişin defterini dürüp arkana bakmadan yürümek?
    Herkes zerre zerre yine yalnız
    Gözünden bir damla yaş çıkmadı Julie’nin. Evin işlerini gören yılların emekçisi Marie bu yüzden çok ağladığını söyler, o ağlamadığı için. Avrupa filmlerinde bizdekinin aksine ağlamaz, dövünmez insanlar, gözyaşı çok azdır ve insanlar serinkanlılıkla karşılamış gibi görünür yaşananları. Kalpler, duygular sürekli kontrol altına alınmış ve aklın denetimine verilmiştir sanki. Jülie avukatına, hizmetçi ve bahçıvana ömür boyu yetecek bir hesap açtıktan sonra geri kalan yaşadıkları ev de dâhil bütün gayrimenkulü satması talimatı verir. Ne var ki kiraya çıktığı küçük apartman dairesinin kilerinde onu karşılayan bir fare ailesi hiçbir şeyin kolay olmayacağının ilk sinyalidir. İşte en çok burada başlıyor benzerliğimiz. Kadınların yalnız yaşarken baş etmede en çok zorlandıkları şeylerin başında gelir fareler ve haşereler. Hırsızlarla, yalnızlıklardan yararlanmaya çalışan gelişmemiş erkek taifesi de ayrı bir evrensel kâbus. Bu heyulalar hemen her kültürde belli dozlarda sıkıntı, kaygı, tereddüt ve acı vermeye devam ediyor.
    Julie’nin hayatına girip çıkan insanlar, avukatı, kocasının yakın arkadaşlarından biri, aynı apartmanda yaşayan ve eve erkek arkadaş getirip durduğu için komşular tarafından imza toplanarak atılmak istenen bir kız ve evin sokağında flüt çalan evsiz. Sonra tek başına gidilen kafeler, yapayalnız içilen kahveler, telefonla gelen, paketi haşır haşır açılıp hüzünle yenen yemekler arasında tam bir Avrupa hüznü.
    Ne iş yapıyorsunuz sorusuna “hiçbir şey” diyen ve artık yaşamın anlamını kaybetmiş gibi görünen Julie, tesadüfen öğrendiği gerçekle yeni bir aydınlanma yaşar. Kocasının yıllardır bir sevgilisi olduğunu öğrendiğinde yükselttiği üzüntü ve acı kulesi tuhaf biçimde yıkılır. Bu insan insanın hem şifası hem de cehennemidir, önermesini haklı çıkaran bir parıltı. Neredeyse Necip Fazıl’ın dizelerine ulaşır Julie: “Bütün insanlığı dövsen havanda/ Herkes zerre zerre yine yalnız.”Didem Madak ona şöyle derdi belki Ah’lar Ağacı’ndan Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Sevgili bir avukatın yanında çalışan sekreterdir ve dünyaca ünlü müzisyenden hamiledir. “Seni seviyor muydu?” sorusuna aldığı olumlu cevap hürmetine evin satışını durdurup kadına bağışlar. Öyle ya kimi seviyorsa evi de onun olsun. Başkasını seven adamın bir eşyası değip dokunmasın ona. Ünlü müzisyen, sevgilisine karısının çok iyi bir kadın olduğunu, ona sonsuz güvendiğini hatta kendisinin bile ona güvenmesi gerektiğini söylerken yanılmamış. Julie için gerçek arınma da gerçek özgürlük de bir insana bağlı mutluluğun üzerindedir artık.
    Artık her insanı, her mekânı, her eşyayı görecek gözü ve zamanı var. Önünden geçip gittiğimiz bir evsize neyiniz var, diyebilir. Daha önce durup dönüp bakamayacağı nice şey… Gerçi bazı yalnızlar daha da nemrutlaşır. İnsana, özellikle de acize yoksuna iyice kapatır kendini, korunma adına. “Daima tutunacak bir şey bulmak lazım” dedi evsiz adam ona. O müziğe ve flütüne tutunmuştu. Bir seferinde kahvesini içerken yaşlı, şık fakat kemiklerindeki erime yüzünden artık neredeyse çöp kutusuna yetişemeyecek kadar küçülmüş yaşlı kadının bir cam şişeyi yerine atma çabasına tanık oluruz uzun süre. Kimse yardım etmez, çünkü herkesin acelesi vardır bu şehirde.
    Julie annesini en iyi huzurevine yerleştirir ve ziyaretine gittikçe onun hafızasının kızından hızla uzaklaşmasına tanık olur. Yalnızlaşmanın bir veçhesi de unutmaktır. İki ucu keskin bıçak gibidir bazı oluşlar, unutuşun hem nimet hem bela oluşu gibi. Unuttukça  ıssızlaşırız. Yerinden hiç kalkmayan annenin dünyaları ayağıma getiriyor dediği televizyonda, en çok kalbin zor dayanacağı aksiyon programlarını izlemesi de insan yaşamındaki zıtlıklara özlem ve arzulara güzel bir gönderme. Hiç kıpırdamayan insanın hayallerinin uzanabileceği yerlere göz kırpmak. Çok yükseklerde yürüyen ip cambazları, uçaklardan atlayan maceracılar, esnek iplere bağlı olarak uçurumlardan düşenler… Ölmüş kocasına selam yollayıp duran anneyle dertleşme ve durumunu idrak etmesini bekleme ihtimali de kalmamıştır artık.
    Yıllardır platonik olarak Julie’yi seven Patrice’in yakın müzisyen arkadaşı aşkını itiraf eder. Bestenin bir nüshasını saklamıştır. Julie yarım kalan eserin bitirilmesine yardım eder. Sevgiyle başlanmış her şeyi tamamlamıştır böylelikle. Evi vermiş, konçertoyu hitama erdirmiştir. Sevmediği ama sevgisini ve emeğini takdir ettiği adama istediğini vermeye gelmiştir sıra. Burada Cengiz Aytmatov’dan uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki benim hiç onaylamadığım maşeri vicdan çıkar karşımıza; sevgi emektir. Filmin bitiş şarkısını herkes istediği gibi onaylayıp reddetmekte serbest elbette:
    Sevgi sabırlıdır
    Sevgi her şeye inanır
    Sevgi şefkatlidir
    Sevgi asla son bulmaz
    Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırlara
    ve bilgiye sahip olsam
    Eğer dağları yerinden oynatacak kadar inancım
    olsa ama sevgim olmasa
    Bir hiçim
    Ama peygamberlik ortadan kalkacak
    Bilgi sona erecek
    Bilgi ortadan kalkacak
    İşte böylece kalıcı olan iman ümit ve sevgidir
    Yıldız Ramazanoğlu, ‘’Yalnızlığın Mavi Yüzü’’, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.
  • Yıllar sonra
    Odanın kapısını açınca
    Senin yerine
    Arkası dönük iki kadin görüyorum
    Yaşları belirsiz
    Biri kollarını balkonun korkuluguna dayamış
    Öbürü kapının pervazina yaşlanmış
    Uzanıp giden ovaya bakıyorlar
    Akşam serinliğinde .
    Bakislarinin ucunda
    Mor dağlar yükseliyor
    Ve inen davarin
    Çan sesleri duyuluyor uzaktan .
    Kapıyı aralık bırakıp
    Alacakaranlıkta
    Dağın doruğuna tirmaniyorum
    Yorgun atimin yedeğinde .