• ...burjuva demokrasisinin özgürlükleri birer yalan dolan sadece. Elimizde hakların, daha doğrusu sözde hakların hepsi aslında halkın ancak ufak bir bölüğü için gerçek bir anlam taşır.
    Yasa bakımından, toplumun her üyesi mal mülk sahibi olmakta özgürdür; ama, birey ancak elindekinin sahibi olmakta özgür olduğuna göre, bunun anlamı şuna varıyor: kapitalizm iş araçlarına, işçi de ücretine sahip olmakta özgürdür. Bunun sonucu olarak, mal mülk hakkı, toplumsal eşitsizliği sürdürmeye varıyor.
    Hukuk bakımından hepimiz yasa önünde eşitizdir. Ama, işsizlik, açlık, mecburi hizmet, zorlama kültür, taraflı mahkemeler, sınıflara bağlı jüriler, zengin sınıfın avucu içinde bulunan polis gücü gibi şeyler, gerçekte, bu eşitliği maskaraya çeviriyor.
    Jean-Paul Sartre
    Sayfa 52 - Çan Yayınları
  • Sosyolog Simmel, “modanın zafer anı, aynı zamanda ölüm anıdır” der. Bir ürün toplumun tüm kesimlerine ulaştığında artık yok edilmelidir ki yeni ürünlerin önü açılsın.
    Hiçbir şirket on sene kullanılan telefon veya beş sene giyilen tişört üretmek istemez. Daimi tüketim kapitalizmin ibadetidir.
    Simmel’in bu muhteşem tespiti aşk ilişkilerinde de geçerlidir. Birlikte olduğunuz kişinin gözünde önce “moda” olursunuz.
    Sevgiliniz sizi saatlerce sıkılmadan dinler, entelektüel birikimlerinizden yararlanır, sırlarınızı ve zayıf noktalarınızı öğrenir, benliğinizi keşfetmeye çalışır.
    Aylar geçince doğal olarak “demode” olmaya başlarsınız. Bu durumun cinsiyetle veya karakterle ilgisi yoktur. İnsan doğası böyledir.
    Çılgınlık ve aykırılıklarla başlayan ilişkiniz; evden çıkmaya bile üşendiğiniz, “imdb 7+ filmler” araması yaptığınız sıkıcı akşamlara mahkum olur.
    Buna “aşkımız bitti, bari sevgimize sahip çıkalım” evresi de denebilir. Son derece doğal ve sağlıklı bir süreçtir bu.
    Sükuneti korumak ve itidalli olmak lazımdır.
    Lakin, kapitalizm uzun ilişkilerden nefret eder.
    Çünkü yıllarca flört eden çiftler, birbirlerine pahalı hediyeler almazlar. Gösterişten uzak durur, evlilik yolunda makul adımlar atmaya başlarlar.
    Bütçe hesabı yapmakta ve banka hesaplarını açıkça paylaşmakta beis görmezler. İşte bu durum tüketim kültürünün işine gelmez.
    Eğlence ve giyim sektörünün devleşmesi için sürekli partner değiştirmeli, imajınızı taze tutmalı ve en iyi partnere sek sek oynayarak ulaşmaya çabalamalısınız.
    İyinin daha iyisi her zaman bulunabileceği için, ilişkiniz varken dahi gözlerinizi açık tutmalı, amiyane tabirle “yedekleme sistemini” devreye sokmalısınız.
    Materyalist aşk ve dizilerde hipergerçeklik
    İşte Instagram, Facebook, Snapchat gibi web siteleri tam da bu amaç için kuruldu. Bizleri narsist yapmak için. Bizimkinden daha parlak hayatları gece gündüz röntgenlememiz için.
    Ya bu imaj rekabetinin lideri olmamız ya da pes edip sessizce bunalıma girmemiz için. Günde yetmiş iki tane özçekim paylaşan, artık yüzünü görmekten usandığım narsist kadın arkadaşım… Bu sözlerim biraz da sana. Egonu sanal beğenilerle beslemekten vazgeç lütfen.
    Materyalist aşk ve dizilerde hipergerçeklik
    Kapitalizmin icat ettiği, görselliğe ve maddiyata dayanan “materyalist aşk”, bilinçaltımıza işledi bile. Entrika dolu tüm o aşk dizileri, Baudrillard’in “hipergerçeklik” adını verdiği bir yanılsama yarattı.
    Bu diziler, plazada çalışan beyaz yakalıların aşklarını anlatıyor. Yakışıklı ve güzel karakterler döne dolaşa birbirlerini ayartıyor. Kimse toplu taşıma aracı kullanmıyor, herkesin arabası son model ve tertemiz.
    Şişman, çirkin veya bakımsız birey yok denecek kadar az. İşte bu imgeler gerçeğin yerine geçmiş durumda. Zira dizi ve filmler gerçeği yansıtmıyor, aksine yeniden üreterek “çıtayı Allahuekber dağlarına çıkarıyor.”
    Madem evimizde ve cebimizde bu teknolojiler var, hepsinden yararlanacağız elbette. Toplum evrimini en rasyonel biçimde sürdürecek. İtirazım yok.
    Fakat şunu bilelim ki hepimiz bir başkası için demodeyiz. Hiç kimse ve hiçbir şey daima zirvede kalamaz. Öyleyse hayatın anlamı zirvede değil, daha aşağılarda, belki de yerin bilmem kaç metre dibinde.
    Tam da bu yüzden acı ve keder olgunlaştırıyor. İmajın ve ambalajın anlamını yitirdiği, sevdiğin insanla sıkıcı bir akşam sıkıcı bir film izlemenin kıymetinin anlaşıldığı, o yalnız ve leş çukurlar… Sanırım anlam orada.

    Alıntı
  • Kapitalizm bireyi yalnızlaştırıyor, atomize ediyor. Çünkü yalnızlaşmış birey kapitalizm için daha yağlı bir müşteridir; yalnızlık arttıkça satışlarda iki katına çıkar.
  • Kapitalizm bugün bireyin, içinde doğduğu uçsuz bucaksız bir kozmostur ve bu kozmos en azından bir birey olarak ona kendisini, onun içinde yaşamak zorunda olduğu, şeylerin değiştirilemez bir düzeni olarak sunar. Kapitalizm, piyasa ilişkilerinin sistemine dahil olduğu sürece bireyi, eylemin kapitalist kurallarını onaylamaya zorlar. Weber
  • Aydınlanma 3 şeyi denetim altına aldı. Birincisi doğayı denetim altına aldı. Onun kanunlarını keşfetti. Onu makine gibi algıladı ve tahrip etti.İkincisi toplumları denetim altına almak istedi, toplumların kendi içerisinde ki çeşitliliği yok ederek tek tip bir toplum biçimine ve sonuç olarak kitleleri totaliter toplumlara dönüştürdü. Üçüncüsü insanı kontrol altına almak istedi.İnsanlara özgürlük eşitlik ve kardeşlik vaat ediyorum dedi. Fakat bu vaat yerine gelmedi. İnsanlar bir özgürlük simülasyonuna girdiler, kapitalizm bireyi nasıl tanimliyorsa birey o olmaya başladı. Kapitalizm için birey tüketen, iyi koşullar içerisinde yaşayan, son derece konfor içinde olan, nasıl görüleceği, ne yiyeceği ne içeceği belli bir birey profili inşa etti.İnsanlar copy paste hayat yaşamaya başladı ve özgünlük ortadan kalktı.
  • David, ''Kitlelerin esenliğinin bireyin esenliğinden önce geldiği fikrini siz ve ben yadırgayabiliriz ama Rusların ve Orta Asyalıların gönlünde yatan ideal budur,'' diye sürdürüyor. Kapitalizm ve Batı tipi demokrasilerde kitlelere değil, bireye tapılır. Oysa Rusya'da birey, bireyin fedakarlığını kutlamak için diktiğimiz şu anıtların üzerindeki ciladan ibarettir.