• 460 syf.
    ·15 günde·Beğendi·9/10
    Okuyanlar bilir, Zweig'ın birçok kitabı intihar metaforuyla doludur. Zaten Zweig 1942 yılında intihar ederek hayatına son vermiştir. Bu kitapta da Edith karakter üzerinden intihar metaforu bulunmaktadır. Zweig'ın en uzun kitabı olan Sabırsız Yürek / Acımak romanı, onun aslında neden intihar ettiğinin bir kaynakçası niteliğinde. Zweig'ın intiharının arkasında yatan nedenin Hitler faşizminin tüm Avrupa'yı ele geçirmesi olarak bilinir ama bu kitap bize açıkça gösteriyor ki Zweig'ın içinde öyle bir acıma duygusu var ki o tarihte yaşananlara dayanacak ne kalbi ne de sabrı var.

    Kitaba gelince, 400 sayfa boyunca insanın içindeki acıma dürtüsünün ne kadar güçlü olduğu ve yufka yürekli bir insanı ne kadar hatalı işlere sürükleyebileceği işleniyor. Kitabın ana karakteri ve yufka yürekli teğmenimiz Hofmiller. (Bu karakter belki de Zweig'ın ta kendisiydi bilinmez.) Hofmiller roman boyunca, felç geçirdiği için ömür boyu yürüme engeli olan Edith'e karşı son derece yoğun bir acıma hissi duyar. Bu his bir süre sonra onu ele geçirmeye başlar ve dönüşü olmayan bir dizi hata yapmasına vesile olur. Hofmiller'ın sürekli yaşadığı duygu değişimleri, çok yoğun acıma duygusu ve hiç düşmeyen gerilim temposu kitabı, zaman zaman okuması zor bir roman haline dönüştürüyor. Fakat, kitabın sürükleyici anlatımı, karakterlerin çok iyi işlenmiş olması, acıma duygusuyla ilgili son derece derin tahlillerde bulunması bu romanı Zweig'ın en başarılı birkaç kitabından biri haline getiriyor.

    Kitabın işlenişinden çıkıp en baştaki düşünceme gelirsek, romanda Zweig, kendi deyimiyle "hayatın sillesini yemişleri, toplumun bir şekilde dışına itilmişleri" -kendisinin de bir Yahudi olmasının da etkisiyle- öyle başarılı bir şekilde anlatmış ki Hitler'le başlayan Avrupa'daki faşist furyanın güçsüz gördüklerine karşı işleyeceği vahşete dayanamayacağını rahatlıkla anlıyorsunuz. Böyle bir yazarın yaşadığı topraklardan çok uzaklarda -bir anlamda tehlikeden uzaktayken- neden intihar ettiğinin cevabı teğmen Hofmiller'ın Edith karakteri üzerinden güçsüzlere acımasında gizli.

    Kitabın adı, bir sabırsız yürek olan Edith nedeniyle belki "Sabırsız Yürek" ama bence "Acımak" kitaba en yaraşır isim diye düşünüyorum.
  • 512 syf.
    ·7/10
    Bülbül kadar güzel olmayan, Bronz Atlı’ya benzer detaylarla dolu fakat onun kadar da güzel olmayan bir kitap Kış Bahçesi. Ciddi ciddi Bronz Atlı’ya aşırı benzeyen detaylar var. Tatyana ve Alexander’ın tanışmasına benziyor Vera ve Alexander’ın tanışması. Bir annenin nasıl olup da geçmişinin yasını tutarken bugünündeki çocuklarını yaraladığını anlayamıyorum. Hiç mi iyileşmedin? Kaç yaşına gelmişsin, çocuklarının sana veremediği özgürlüğü hikayeyi anlatmak mı verdi? Bilemedim. Sırf bu inat yüzünden kaybettiği onca şey... O finalde ortaya çıkan gerçek ilk andan itibaren beklediğim bir şeydi. Ben bir okur olarak bu ihtimali görmüşken Anya nasıl sıfır umut, sıfır beklenti ile tüm ihtimalleri silebildi. Bence en acı detay, kadının inadınının umutsuzluğunun sebep olduğu şeylerdi. Bu bende dramatik bir sonuç yaratmadı. Aksine öfkeden deliye çevirdi. En nefret ettiğim şey, ana karakterinin inadı yüzünden körleşmesi. Sevdiğim tek karakter Nina olabilirdi, o da fazla fevriydi. Finali güzeldi. Fakat kitapta beklediğimi bulamadım. Beklediğim kadar dokunmadı kalbime. Bülbül, çok daha iyiydi. Yine de söz konusu Kristin Hannah olunca beklediğimi bulamadığım kitaplar bile iyi demektir bence. :)
  • 1989 yazında Kapıkule'de yapılan psikolojik bir araştırmaya göre Bulgaristan Türkleri için yapılan
    açıklamalar gayet ilgi çekicidir: "Yüz yıllık ayrılığa rağmen, Türkiye'deki soydaşlarıyla tamamen benzeşen tutum ve davranışlar yapısına ve sosyal dokusuna hala sahip olduklarını, her türlü
    baskılara rağmen kendilerine güvenlerini hiç yitirmemiş, verdikleri kararlardan pişman olmayan sağlam birer karakter sergilediklerini bulmuş olduk... hayat tarzlarında İslamiyetin ve büyük bir milletin mensubu olmanın yapılaştırdığı kültür ve ahlak telakkisi ile ve Türklüğe olan bağlılıklarıyla mümkün olabildiğinden şüphe edilemez"
    H. Yıldırım Ağanoğlu
    Sayfa 314 - Beğlan Toğrol
  • 90 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Rus edebiyatının önemli isimlerinden Anton Pavloviç Çehov'dan okuduğum üçüncü oyun kitabı Vanya Dayı oldukça güzeldi. Oyun okumayı seviyorum zaten bir de kalemini beğendiğim Çehov olunca daha güzel oluyor. Öyküleri ve romanları da güzeldir elbette ama oyun konusunda başarılı bir isim. İş Bankası Yayınları'ndan çıkan kapağı görünce boyama kitabı aldığımı sandım ancak çevirisi oldukça kaliteli. Oyun ilk sayfadan itibaren oldukça sarıyor özellikle Vanya Dayı'nın konuşmaları çok hoş. Toplam dört perde ve fazla uzun değil. Diyaloglar oldukça iyi ve oyuncuların hareketlerini belirten cümleler açıklayıcı olmuş. Karakter sayısı fazla değil ve olay bir çiftlikte geçiyor. Çehov'un oyunlarında nedense bir çiftlik aşkı var. Hikayesine gelirsek; köy hayatına alışmayan ve sürekli hasta olan profesör Serebryakov kayın biraderi Voynitsy, yani Vanya Dayı, ile pek anlaşamamaktadır. Profesörün kızı olan Sonya'nın ise dayısıyla arası iyidir ve aile doktoru olan Astrov'a aşıktır. Vanya Dayı ise profesörün genç karısı Yelena Andreyevna'dan oldukça hoşlanır ancak karşılık göremez. Sürekli bir karmaşa ve mutsuzluk hakimdir çiftlikte aynı zamanda karakterler oldukça maddiyatçıdır. Aile ve insan ilişkilerinin çıkmazlığını, insanların dışarıya bakışını ve ekonomik konulardaki açgözlülüğü anlatmaya çalışan bir oyun okuduğumuzu söyleyebilirim. Yelena zaten Sonya'nın üvey annesidir ve bu ikili de birbiriyle anlaşamaz. Herkesin kusurları ve tutkuları var ancak ifade konusunda sıkıntı yaşıyor hemen hepsi. Biraz kasvetli bir oyun gibi görünebilir ancak okuması eğlenceli. Vanya Dayı tam bizden bir karakter en çok sevdiğim o oldu diyebilirim. Elinize aldığınız an bitirebileceğiniz güzel bir oyun yazmış Çehov amca. Oyun kitabı merak ediyorsanız ya da oyun okumayı özediyseniz kaçırmayın derim. Sonu ilginç ve şaşırtıcı buldum ayrıca. Aslında tam son gibi olmasa da bize anlattığı önemli ipuçları mevcut. Vanya Dayı gerçek anlamda tam bir dayı diyebilirim. Hani bu köprüden geçene kadar ayıya dayı diyeceksindeki gibi ayı falan değil harbi dayı bu adam. Öyle dayım olsa keşke dediğim çok oldu okurken. Dayı mevzusu önemlidir aslında kimi dayı var ilk deneyimleri yaşatıyor, kimi var bayramda bile aramıyor. Dayımın kızını yolsa görsem tanımam şimdi, neyse.
  • 496 syf.
    ·9/10
    Beni yeniden yaşadığım o günlere ve yerlere götürdü elimden bırakamadım diyebilirim. Karakter seçimleri ve konu bağlantıları çok başarılı. Bu dönemi sevenler için şiddetle tavsiye ederim.
  • 200 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Kitap İş Bankası Kültür Yayınlarının bastığı ilk kitapmış. Nuri Conker'in yazmış olduğu Zabit ve Kumandan kitabını ele alıp eklemeler yapan Atatürk'ün Zabit ve Kumandan ile Hasbihal adlı kısa eseri bu kitabın içindedir. Kitapta bir subayın taşıması gereken nitelikler, yetenekler, karakteri gibi konulara yer verilmiş. Bilim ve teknikten öte karakter ve inanç konularına, manevi konulara daha çok ağırlık verilmiş ki Nuri Conker'e göre bilimsel birikimin yanında mertlik cesurluk özverili olma gibi manevi duygular ile taçlandırılması gereklidir. Atatürk ise aynı düşünceyi bir kademe ilerleterek "Asıl olan mertlik ve özveridir." demiştir. Subayların inisiyatif almalarının ne kadar önemli olduğu, fedakar özverili olmalarının ne derece öneme sahip olduğu, aynı zamanda subayların erlerin kalp ve güvenlerini nasıl kazanacakları, subayların nasıl disiplin sağlayabilecekleri, taarruzun önemi ve savunma yaparken bile taarruz yapmanın gereklilikleri hakkında çarpıcı bilgiler taktikler içermektedir.
  • 160 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Ana karakterimiz Husrev, tanınmış bir oyun yazarıdır. Husrev, son oyunu "Ölüm Korkusu"nda dikkat çeken ve sorgulanan bir oyun yazar. Oyundaki karakter silahla oynuyorken yanlışlıkla annesini vurur ve ardından kendinisini incir ağacına asar. Bunun dikkat çekmesinin, sorgulanmasının sebebi ise babasının da kendini incir ağacına asarak ölmesidir. Sonrasında ise Hüsrev'in kendini sorgulamaları, düşünceleri, etrafındakilerle çatışmaları etrafında gelişiyor Bir Adam Yaratmak.

    Okuduğum ilk tiyatro metniydi. Başladığım gibi de bitti zaten. Dediğim gibi sınavım için başladım bu yüzden hiçbir beklentim yoktu. Ancak okumaya devam ettikçe Husrev'in derin düşünceleri beni içine çekti ve etkilendim kitaptan.
    Kitapta aslında eserlerin hep kişinin hayatından izler taşıdığını çok güzel şekilde belirtiyor. Bunu da yine sürükleyici bir tartışma etrafında veriyor bize. Sonlara doğru ise kitabın en beğendiğim noktası, "Bir Adam Yaratmak" üzerine düşüncelerini okuyoruz. Çok derin girmeyeceğim okuyacakların tadı kaçmasın diye ama çok güzeldi o satırlar.
    Necip Fazıl'la tanışmam böylesine güzel bir kitapla olduğu için çok mutluyum. Devamı de gelecek kesinlikle. Kitabı da herkese öneririm.