Ölüm sessizliğinin göbeğinde tabutun demir kapağı aniden kulak tırmalayan bir gıcırtıyla açıldı ve cadı doğruldu. Bu sefer ilkinden daha korkunç görünüyordu. Dişleri takırdıyor, dudakları durmadan kıpır kıpır edip korkunç lanetli sözler dökülüyordu ağzından. Kilisede bir rüzgar koptu; azizlerin ikonaları pencerelerin kırılan camlarıyla birlikte yere düştü. Kapı menteşelerinden ayrıldı ve bir sürü yaratık kilisenin içine doluştu, içerisi kanat çırpma ve tırmalama sesleriyle doldu. Bütün bu yaratıklar etrafta uçuşup yerlerde sürünerek, sarhoşluğun son demleri de kaybolan filozofu arıyordu.
İşte, koltuğumuza oturmuşuz, kitabımız elimizde, daha da rahat olmak için bacak bacak üstüne atıyoruz, bir sigara yakıyoruz. Haydi o zaman, sükûnet ya da tasasızlık ya da neşe ya da mutluluk, işte ne ad vermek istiyorsan, gel bakalım. Tam vaktidir. Gelebilirsin. Neden gelmiyorsun? Kim girdi? Kimdir her şeyi mahvetmeye gelen? Kapı kapalı değil miydi?
Hangi kapı? Merdivenlere açılan tahta kapıyı, ardına bir demir değnek geçirmekle kapatmanın yeteceğini mi sanmıştın? Dostum, bu, kendini savunmak için en önemsiz olandı. Bir pazar gününü mahvetmek için gelecek kişinin zili çalmaya, anahtarı kilide sokmaya hatta odana girip seni yerinden sıçratmak için omzuna dokunmasına bile gerek yoktur. Senin kendi içinde kilitlenen kapıların var mı? Bu anlamda bir önlem aldın mı? Ya o zaman? Geri gelen anıları, yani kaybolan yılları, artık olmayan ya da seni unutan insanları hatırlamayı durdurabilecek misin?
Ya ölüm, ona ne dersin? Onu hesaba katmamış mıydın? O senin içinde tırmanmaya devam ediyor. Her ne kadar bütün bedenin içinde tek bir bozuk hücre olmasa bile, o ilerleyebilir. Doğduğun gün, milim milim yaklaşmaya başladı.
Doğru, sen düşünmüyorsun, şimdilik onu bütünüyle unutmuşsun oysa bir soluk alamadığında, mutlu olmak için bir adımdan daha yakın olan algılanamayan bir mesafeyi aşamadığında, oraya göz diktiğinde ve daha ileri gidemediğinde he odur, ölümdür ve sen okyanuslar, dağlar aşarak kaçabilirsin; onu hep içinde taşıyacaksın ve her şeyden daha çok ondan nefret ederek içinde gece gündüz besleyeceksin: Hiçbir anne evladına karşı bu kadar özenli olmamıştır.
İnsanın kaderinde bir düğüm noktası var. O düğümü çözebilmek, hayatın keskin dönüşlerinden birine kapı açıyor. Marifetlerinle aptallıkların arasındaki mesafeyi adamakıllı ölçebilmek, zaaflarını ve gücünü dürüstçe keşfedebilmek, geçmişle gelecek arasındaki hayati dengeyi kurabilmek, benliğinin karanlıkta kalan taraflarını bulup yüzleşebilmek buna bağlı..
Alper Gencer – Ah!
sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın
**
kırışır seni beklemekle geçen zaman
belki hiç
gelmezsin!
**
yuvası zindan olan bir mahpus haykırışı:
bir renksiz kanatlı kelebek olmak!
neyin temrinisin ey hayat?
kösnüdüğüm yağmurlar hangi otlara karşı?
**
kıyam et! bağrımdan alıp da yürü
sesimin şeriki olmuş bu çocuk
bir çocuk bezmi elestten beri
yürürlüğe konulmuş temsili bir pak.
**
al işte bedenimden söküp de çıkar
bulamadım nerede saklıdır o dert?
**
güneş gözlerine bandı mı ışığı
vakit aydınlıktır renginle o sıra
ve afyonlu gülüşündür hayalimdeki...
**
tozu dumana katmanın becerisinde:
“yine hangi rüzgârın emrine amadesin?”
**
bu gelincik bu rüzgâra fazla dayanmaz
dertler giderek silahlanıyor